Şeyh Gâlib’in mütekerrir müseddes formunda yazılmış meşhûr bir ilâhisi vardır. Erbâbının çok iyi bildiği ilâhinin bestekârı meçhul. Bu yazıya konu olan şiirin ilk bendini aktarayım.

Tedbîrini terk eyle takdîr Hüdâ’nındır
Sen yoksun o benlikler hep vehm ü gümânındır
Birden bire bul aşkı bu tuhfe bulanındır
Devrân olalı devrân erbâb‐ı safânındır

Âşıkda keder neyler gam halk‐ı cihânındır
Koyma kadehi elden söz pîr‐i mugânındır

Bu ilâhiyi ne zaman dinlesem ilk mısrada geçen terk eyle ibaresinin “derk eyle” olması gerektiğini düşünürüm. Niye böyle düşündüğümü ise bilmiyorum. Oysa başta Naci Okçu’nun neşrettiği Şeyh Galip Divanı olmak üzere, baktığım tüm metinlerde “terk eyle” diye geçiyor. Bu konuda en ufak bir şüphe bile yok. Derken terk eyle olmalı diye kendimi ikna ederim. Aradan zaman geçer, ilâhiyi bir vesile ile yeniden dinlerim ve aklıma tekrar derk eyle gelir, sonra yeniden bu düşünceyi kovarım ve bu böyle devam edip gider.

Kimin tedbirini terk eyleyelim?

Şeyh Galip, tedbirini derken kimin tedbirini kastediyor? Muhatabın mı, gâibin mi? İkinci mısra, “sen yoksun” diye başladığına göre muhatabı okur mu? Tedbiri elden bırakması gereken biz miyiz? Bu durumda mısra, günümüz Türkçesine nasıl aktarılmalı? Aldığımız tedbiri mi terk edeceğiz? Yani tedbir almayacak mıyız? Tedbir, takdirin bir cüzü değil midir? Deveyi önce bağlayıp sonra tevekkül etmeyecek miyiz? Şeyh Gâlib bunları bilmez mi? Bilir elbette. O, böyle diyerek sıradan kul ile âşık arasındaki farkı bize gösteriyor. Bunu anlıyorum.

Biz mevzu tam olarak anlaşılsın diye, bendin diğer mısralarına da bakalım.

Sen yoksun, benlikler hep senin zanlarındır. Sen birden bire aşkı bul, çünkü bu hediye, aşkı bulanlara verilir. Dünya yaratıldığından beri zevk u safa, safâ ehlinindir. Âşık olanda dert tasa ne arar, sıkıntı cihan halkınındır. Bundan dolayı sen elinden aşk kadehini bırakma, çünkü söz pîr-i mugânındır, yani mürşidindir.

Bendin tamamına baktığımızda şairin, tasavvufun en temel meselesini konu edindiğini görüyoruz. Derviş ile Allah arasındaki en büyük engel, dervişteki benlik düşüncesidir. Benlik yani nefis engeli aradan kaldırıldığında Hakk kalır geriye. Sâlik, o mertebeye eriştiğinde de ben dediği şeyin hep bir zan olduğunu, aslında böyle bir şey olmadığını anlar. Ben diye bir şey olmayınca da tedbire gerek kalmaz.

Şiir bu kadar açık iken aklıma neden hep ‘derk eyle’ geliyor? Önce tedbir, sonra derk ve takdirden ne anladığımı açıklarsam sanırım sebebini daha iyi izah etmiş olacağım.

Sözlüklerde bir kimsenin işini çekip çevirmesi, sonunu hesap etmesi şeklinde tanımlanan tedbir, yönetim, bir şehrin yönetimi, bir evin yönetimi, sevk ve idaresi anlamına geliyor. Tedbîrü’l-medîne, şehrin yönetim usûllerinden bahseden eserlere verilen isim. Tedbîrü’l-menzil ise ev idaresinden ve aile ahlâkından bahseden kitaplara verilen isim. Kur’ân’da Allah için “yüdebbirü’l-emr” ibaresi geçer. Kâinâtta cümle mevcûdât ve mahlûkâtı idare eden mânasına.

Derk, anlama ve kavrama anlamında bir kelime. İdrâk etmek de aynı kökten. Derk eyle, yani anla, idrak et, tam olarak ne olduğunu öğren, demek. Takdîr ise İslâm Ansiklopedisi’nde şöyle tarif ediliyor: “Allah’ın nesneleri ve olayları özellikle sorumluluk doğuran beşerî fiilleri, ezelde planlayıp zamanı gelince yaratması anlamında terim.” Ahmet Avni Konuk, bir memlekete benzettiği insan vücudunun müdebbirinin, yani yöneticisinin akıl olduğunu, hal ve hareketlerin kontrolünün aklın mes’ûliyetinde olduğundan bahseder.

Şimdi mısraı tekrar hatırlayalım:

Tedbîrini terk eyle takdîr Hüdâ’nındır

Takdir Allah’ındır, o yüzden tedbir almana gerek yok, tedbir almaktan vazgeç, uğraşma. Çünkü ne kadar tedbir alırsan al sonunda ezelde takdir olunan tahakkuk edecektir. Kul tedbir alır, Allah takdir eder. Bu, aklı başında olan kullar içindir. Ama âşık olanlar için hâl böyle değildir. Onlar tedbiri de Hakk’a havale eder. Âşık olanın aklı olmadığı gibi akla da tedbire de ihtiyacı yoktur.

Benim anladığım şekilde ise şöyle:

Tedbîrini derk eyle takdîr Hüdâ’nındır

Takdir Allah’ındır ve sen Allah’ın kâinatı nasıl sevk ve idare ettiğini çok iyi anla ve ona göre davran ve kâinatın ve zamanın mutlak sahibinin kim olduğunu iyi anla, öğren. Tedbîr sahibine müdebbir diyoruz. Müdebbir ise yapıp edeceklerinin sonucunu inceden inceye düşünüp hesap eden, ona göre hareket eden, tedbirli ve ihtiyatlı davranan demek. Müdebbir-i kül ve umûr ise ezelde tasarladığı her şeyi zuhûra çıkaracak sebepleri yaratan, gerekli tedbirleri alıp dilediği gibi düzenleyen ve yöneten Allah’tır. Şu hâlde âleme bak ve müdebbiri ve tedbirlerini iyi anla.

Şeyh Gâlib, şiirinde, Koca Ragıp Paşa’nın;

Hârâbatı görenler her biri bir hâletin söyler
Safâsın nakl eder rindân, zâhid sıkletin söyler

diyerek veciz şekilde ifade ettiği gibi harâbatın yani bu dünyanın safâsını anlatıyor bize. Aşkın ve âşıklığın övüldüğünü ve aklın yerini aşkın aldığını anlarız. Bir yerde aşk oldu mu orada tedbîr yani akıl, hesap kitap olmaz. Bu durumda şiirin tamamını okuduğumuzda kastedilenin tedbîri terk eylemek olduğu anlaşılır.

Fuzûlî de “Öyle sermestem ki idrâk etmezem dünyâ nedir” mısraıyla Şeyh Gâlib’in şiirinde hâlini anlattığı âşığı tarif eder ama ben nedense, hâlâ ‘derk eyle’ şeklinde duymaya ve anlamaya devam ediyorum.

Anladığım kadarı ile akademik akıl ile bu düğümü çözemeyeceğim. Bu durumda sözü kesmek yapılacak en doğru iş. Biz de öyle yapalım, vesselâm.

İsmail Güleç

https://www.fikriyat.com/yazarlar/ismail-gulec/2021/06/21/tedbiri-terk-mi-edelim-derk-mi-edelim