TALİM-TERBİYE

26.12.2020
A+
A-

TALİM-TERBİYE

Mesnevî-i Şerifte çok güzel bir hikâye vardır. İnsanın olgunlaşma sürecini anlatır. Çok severim ve birçok yerde de kullanırım.

Bir adam atına binmiş kırlarda geziniyordu. Bir de ne görsün, uyumuş bir adamın ağzına yılan giriyor. Yılanı ürkütüp kaçırmak için atını sürdü ise de başaramadı. Çok zeki olan atlı, uyuyan adama elindeki kırbaçla var gücü ile vurdu. Adam kırbacın acısından sıçradı ve bir ağacın altına kaçtı. Ağacın altına birçok çürük elma dökülmüştü. Atlı, “Hemen bu elmalardan ye!” dedi. Adama o kadar elma yedirdi ki artık yedikleri nerdeyse boğazına kadar gelmişti.

Elma yiyen kişi; “Beyim, ben sana ne yaptım ki bana böyle zulm ediyorsun? Bunun sebebi nedir? Gerçekten de canıma bir kastın varsa bir kılıç vur. Birden kanımı dök, iş bitsin.” dedi.

“Sana göründüğüm saat ne uğursuz saatmiş, senin yüzünü görmeyen kişi ne kadar mutludur. Bir cinayet işlemedim, az çok bir suçum olsa, ki o da yok, durum böyleyken bu sitemi, bu zulmü dinsizler bile kabul etmez. Söz söylerken bile ağzımdan kan fışkırmada. Allah’ım bu adamın cezasını ver.” diyerek her an ona kötü sözler söylemekte, lanet etmekte idi.

Atlı ise, adama elmaları yedirdikten sonra “Şimdi de bu ovada koş bakalım.” diyerek ona vurmaya başladı. Adam atlının korkusundan, yediği kırbacın acısından rüzgâr gibi koşmaya başladı. Koşuyordu ama yüz üstü yerlere kapaklanıyordu. Karnı tıka basa dolu idi. Gözünden uyku akıyordu. Yorgundu. Ayakları, yüzü yara bere içinde kaldı. Bedeninde de yüzlerce yara açılmıştı. Atlı akşama kadar o adamı koşturdu durdu. Sonunda adamın safrası kabardı. -Yüzünüze gülsuyu- adam yediklerini çıkarmaya başladı. Onun yediği her şey ağzından çıktı. O yemeklerle beraber yılan da dışarı fırladı. Kapkara, çirkin, iri bir yılandı. Adam ağzından bir yılanın çıktığını görünce işin mahiyetini anladı ve o iyi kalpli kişinin,  atlının önünde yerlere kapandı, bütün dertlerini unuttu.

Atlıya dedi ki: “Sen rahmet Cebrail’isin yahut da nimetler veren bir lütuf sahibisin. Seni gördüğüm saat ne kutlu bir saatmiş; ben ölmüş gitmiştim; bana yeniden can bağışladın. Senin yüzünü görene yahut ansızın mahallene gelene ne mutlu… Ey tertemiz ve övülmeye layık olan rûh! Sana ne kadar kötü, ne kadar boş sözler söyledim. Kusura bakma, o sözleri ben söylemedim. Benim bilgisizliğim söyledi. Eğer bu hali azıcık bilmiş olsaydım, münasebetsiz sözler söylemezdim. Bu konuyu bana birazcık açsaydın, anlatsaydın, ben seni överdim, hem de çok överdim fakat susuyor, coşup köpürüyor, bir şey söylemeden başıma vuruyordun. Başım sersemledi, aklım başımdan gitti. Zaten beyni küçücük olan bu başta akıl mı kalır? Beni bağışla, söylediklerimi deliliğime ver.”

Atlı adam dedi ki: “Ağzından içeri yılan girdiğini birazcık anlatsaydım, ödün patlardı. Ciğerin de o anda erir, su kesilirdi. Onun nasıl olduğunu söyleseydim, korkudan canın çıkıverirdi. Eğer sen içindeki yılanı bilseydin, ne elma yemeye kuvvetin kalırdı, ne yol yürümeye, ne de kusmaya…

Senden uygunsuz sözler işitmekle beraber, atımı sürüyor, seni koşturuyordum. İçimden de: ‘Ya Rabbi, yılanın çıkmasını kolaylaştır.’ diye dua ediyordum. Seni koşturduğumun sebebini söylemiyordum. Fakat seni kendi haline bırakmak da elimden gelmiyordu.

Yılandan kurtulan adam dualar ediyor; ” Ey yüce kişi, bu hayırlı işin karşılığını Allah’tan bul. Bu garip kişinin sana teşekkürü az gelir. İyiliğinin karşılığını sana Allah versin. Bende sana şükredecek dudak da yok, çene de yok, ses de yok.”

“İşte akıllıların düşmanlığı böyle olur. Onların verdikleri zehir bile cana safadır, rûha gıdadır” der Hz. Mevlânâ (Rh. A.).

Bu hikâyeyi anlatırken, adamın içindeki yılanı bilmesinin, onun için ne kadar korkulu bir hal olduğunu belirttikten sonra; bizim içimizdeki yılanın, şehvetin, nefis yılanının bilinmesinin bizim için ne kadar korkunç olacağını bize haber vermektedir Hz. Mevlânâ (Rh. A.). Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V.) efendimiz de buyurmuştur ki: “Sizin kendi içinizde, canınızda olan düşmanı, yani nefsinizi size açıkça anlatacak olsam, cesur kişilerin bile ödleri patlardı. Ne yola gidebilir, ne de bir işin çaresine bakarlardı.” Ayrıca Peygamber efendimizin şu hadislerine de işaret edilmektedir: “Eğer siz benim bildiğimi bilseydiniz, az güler çok ağlardınız, yemek içmek içinize sinmezdi” ve yine “İki yanının, böğrünün arasında bulunan nefsin senin en büyük düşmanındır.” buyurmuşlardır.

Eğer Peygamber efendimizin bildiklerini bir kişi bilmiş olsaydı, ne niyaz etmeye, ne de yalvarmaya gönlünde bir güç bulabilirdi, ne bedeninde oruç tutmaya, namaz kılmaya bir kuvvet kalırdı. Kedinin önündeki fâre gibi, yok olur giderdi. Kurdun önündeki kuzu gibi ölürdü. Ne hilesi kalırdı, ne de yolu yordamı. Onun için, “Ben, içinizdeki korkunç düşmanı size söylemeden sizi terbiye etmede, yetiştirmedeyim.” buyurmuşlardır.

Hikâyemizde ağzına yılan giren, uyuyan insan, gafil insanı temsil eder. Uyku, gaflet haline işarettir. Yılan, kulun kötü, beğenilmeyen, bayağı ve hayvânî arzuları, huy ve davranışları, kibir, gazap, kin, haset, hırs, tahammülsüzlük, hasislik, dedikodu, şehvet, ihtiras, hevâ ve heves gibi zaaflarıdır. İnsana kötülükleri, günâhı, şehveti emreder ve kişiye her türlü günâhı pişmanlık duymadan işleten nefs-i emmaresidir.

Elinde kırbaçla uyandıran kişi mürşid-i kâmildir. Uyuyan kişinin döve döve uyandırılıp kırda bayırda koşturulması riyazet (az yiyip içme, az uyuma, çok ibâdet etme, nefsin arzuladığı şeylerin aksini yapma, dünya lezzetlerinden sakınmak sûretiyle nefsi terbiye etme, ahlâkı güzelleştirme) ve mücâhede (Benlik ve bencillikten kurtulmak ve nefsi yenmek için çalışma, uğraşma, mücâdele) etme demektir. Yılanın çıkışı da yolda olan kişinin nefsin elinden kurtulup doğru yola ermesidir. Biz buna “saflık, arılık, duruluk” diyoruz.

İnsanoğlu –bu sözden sadece erkekleri kastetmiyoruz, hanımları da kastediyoruz- olgunlaşma yolunda, kemal yolunda bir takım sıkıntılar zahmetler eziyetler çekmektedir. Çekilen bu eziyet ve sıkıntıların sonucu ferahlıktır. Öğretmenin öğrenciye ödev vermesi öğrenciye eziyet değildir, amaç öğrenciyi yetiştirmektir. Çekilen her eziyet ve sıkıntı insanı olgunlaştırır. Pazardan aldığımız patlıcan dahi insan olma yolunda nasıl çeşitli sıkıntılara katlanmakta, bıçak altına yatmakta, tencereye girmekte veya közün üstüne yatmakta, dişlerimizin arasında ezilmekte, mide özsuyu ile hücrelerine ayrılmakta. İşte bunun gibi insan da “Hazret-i İnsan” olmak için çeşitli eziyet ve sıkıntılara katlanmalıdır ki saflaşsın, berraklaşsın, arı duru bir mahiyet alsın vesselâm.