SEMÂ VE SEMÂZEN – Ropörtaj: Fatih Erbaş

10.07.2021
A+
A-

SEMÂ VE SEMÂZEN

Fatih Erbaş

“Dinle sözümü sana direm özge edâdır.

Derviş olana lâzım olan aşk-ı Hûda’dır.

Âşıkın nesi vâr ise, mâşuka fedâdır.

Semâ safâ, câna şifâ, rûha gıdadır.”

İlk “Mevlevî Âyini”ni izlediğimde kaç yaşındaydım, hatırlamıyorum. Hatırladığım şeylerin başında buna âyin değil, “Semâ Gösterisi” dendiği geliyordu. Beyaz bir elbise içinde, ruhları saran bir müzik eşliğinde süzülür gibi, huşu içinde durmadan “dönen” birkaç boynu bükük insanın beni çok etkileyen ama ne olduğunu anlamadığım o müthiş “gösteri”lerini unutamıyorum. Büyümeye başladıkça “Mevlevîlik”, “Semâ” ve “Semâzen” hakkında daha çok şey görmeye, okumaya ve anlamaya başladım. Semâzenlerin dönmediğini, “semâya çıktığını”, gösteri yapmadığını, “Mevlevî âyini” icrâ ettiklerini ve hatta bu âyini abdestsiz yapmadıklarını öğrendim. Ama hâlâ semâ ve semâzen konusunda yeteri kadar mâlûmat sahibi olduğum söylenemez. İşte bu, bilmezlikler içinde “Semâ safâ, câna şifâ, rûha gıdadır” diyerek, semâ ve semâzen hakkında bilgi sahibi olmak için bir semâzen ile sohbet ettik.

Özcan Ergiydiren beyefendi seksen iki yaşında, orta boylu, zayıf, sert mizaçlı, en sevdiklerinin bile dudaklarında bir tebessümle “aksi adam” diye tanımladıkları, yavaş ve dik yürüyen, güzellikleri kabuğunun içinde saklı bir ceviz misali, güler yüzünü ortaya çıkarmak için biraz gayret gerektiren, görmüş geçirmiş, çok yönlü bir münevver bir mimar ve semâzendir.

 

-Özcan Bey, semâ nedir, semâzen kimdir, nasıl semâzen olunur? Yaşadıklarınızdan hareketle bu konular hakkında bize bilgi verebilir misiniz?

-Hay hay, bildiğim kadarıyla anlatmaya çalışayım. Semâ, Mevlevîlerin icrâ ettikleri bir âyindir. Tarîkatlerin hemen hepsinin kendine mahsus âyinleri vardır. Semâ da Mevlevîlerin âyinidir. Hz. Mevlâna coşup taştığı anlarda semâ etmiş, ama bu bugün bildiğimiz tarzda değil, ayağa kalkıp kollarını açarak heyecanla dönmek şeklinde… Hani, çocuklar sevinçlerini belli etmek için dönerler ya… Bu sevinçten, şevkten dönme, Asya’dan gelen çok eski bir Türk âdetidir. Hz. Mevlâna’dan sonra oğlu Sultan Veled, hem Mevlevîliği bir tarîkat hâline getirmiş, hem Mesnevîyi öğretecek Mesnevîhan dediğimiz kimseleri yetiştirecek okulun temellerini atmış, hem de Mevlevî âyinlerini bir usule sokmuş.

-Usûl konusunda biraz bilgi verir misiniz?

-Semâzenlik Mevlevîliğe mahsustur. Mevlevî olmayanın semâzen olduğu pek görülmemiştir. Ama son zamanlarda vâriddir. Sultan Veled mevlevîliği müesseseleştirmiş ve Mevlevî Âyîninin bütün esaslarını belirlemiş, bu usuller o günden bugüne hemen hiç değişmemiştir.

Mevlevîhânelerin semâya mahsus geniş bir salonları mevcuttur. Bu salona “semâhâne” denir. Semâhânenin –küçük bir mescid gibi- bir mihrâbı vardır. Asgarî 7-8 kişinin semâya çıkabileceği bir büyüklüktedir. Semâhânenin kapısı, mihrâbın tam karşısındadır. Kapı ile mihrâbı birleştiren hâyalî çizgiye “hatt-ı üstüvâ” yâni ekvator denir. Önce, Şeyh Efendi semâhâneye girer, mihraba doğru yürür, oradaki postun önünde durup mihrâba niyâz eder ve dönüp ayakta durur. Ardından Semâzen Başı girer. O da yürüyüp, mihrâba ve Şeyh Efendi’ye niyazdan sonra onun sağ tarafında durur. Müteâkiben, semâzenler kıdem sırasına göre semâhâneye girip niyâz ettikten sonra Şeyh Efendi’nin sol tarafında sıralanırlar. Bu sırada “Mutrıb Heyeti” yerini alır. Mutrıb’ın yeri bazı tekkelerde mihrâbın tam karşısında, kapının üstüne denk gelen kısımdadır. Herkes yerini aldıktan sonra âyin başlar.

-Mutrıb kime denir?

-Mûsıkî heyetine denir. Kelime mânâsı “mûsıkîşinas” demektir. Neyzenler, kudümzenler, halîlezenler, rebabzenler, naathan ve âyin okuyanlardan teşekkül eder. Keman ve kemençe de bulunabilir.

-Yâni, hânende ve sâzendelerden oluşan gruba mı mutrıb deniyor?

-Evet, hânende-sâzende denmiyor da, mutrıb deniyor. Mutrıbın şefi Kudümzenbaşı’dır. Neyzenlerin şefi Neyzenbaşı’dır. Âyini okuyanlara “âyinhan” denir. Bu insanların bir kısmı dışarıdan esnaf vs, yâni “muhib”lerdir. Bir kısmı da Mevlevîhânenin mensuplarıdır. Ancak mutrıba çıkanların semâ öğrenmeleri teâmüldendir.

-Muhib, Mevlevîliğe muhabbet duyan insan, öyle değil mi?

-Evet. Muhiblerden bâzıları bir müddet sonra intisap eder, belli kademelerden geçip Mevlevî dervişi olabilir. Bunların hepsi semâzen olmaz. Yaşı müsâit olanlar arzu ederlerse öğrenip semâzen olurlar. Muhiblerden başka bir de Mevlevîhânelerin devamlı kadrosu vardır. Başta Şeyh Efendi olmak üzere başka birçok vazîfeli bulunur. Mevlevîhâneler büyük yapılardır, bir kışla gibidir. Onun için sayıları azdır. Şeyh Efendinin evi, mevlevîhânede ikâmet eden dervişlere mahsus odalar (hücre denir) vardır. Orada ikâmet eden dervişler bekârdırlar.

-Evlenmeleri yasak mıdır?

-Değildir. Bekârken oranın hizmetinde olurlar. Ekseriya gençlerdir. Mevlevîhânede bulunan, çileye soyunmuş bir genç, mesela Dede Efendi… Çileye soyunmuş ne demek? “Ben 1001 gün Mevlevîhane’de bulunacağım, hizmet edeceğim. Bana gösterilen dersleri öğreneceğim ve ne emredilirse yapacağım,” demek.

-1001’in hususiyeti nedir?

-Kulakta kalsın diye herhalde… Hocası lüzum görürse bu süreyi artırıp kısaltabilir. Mesela, Dede Efendi ve Şeyh Gâlib’in çileleri süre dolmadan tamamlanmıştır.

-Kişinin kābiliyeti ile mi ilgilidir?

-Evet. Şeyhi öğrencisinin durumuna göre karar verir. Ama çile “1001 gün” ile remz olunmuştur. Çileye soyunan kişi dergâhta yatıp kalkar. Ancak, izinle veya vazîfe için dışarı çıkabilir. Çile esnasında birbirini takip eden 18 ayrı vazîfe görürler. Bunun yanında âdab-erkân, Kur’an-ı Kerîm, Mesnevî ve mûsıkî öğrenir, bir el işi muhakkak öğrenir. Meselâ oymacılık, hat veya tezhip… Farsça muhakkak öğrenir.

18 vazîfeden biri olan âb-rîzci’lik muslukları ve helâları temizlemektir ve çilenin sonlarında verilir. Çilesini tamamlayıp “dede” ünvanını alanlara gerekirse bir oda (hücre) tahsis edilir. Bunlara “dedegân” denir. Evlenince devamlı kadrodan ayrılırlar.

-El işi öğrenmek bu mevzûda neden önemlidir?

-Bu bir an’anedir. Öteden beri, başta şehzâdeler olmak üzere, eğitimde bir el işi de öğrenirler.

-Yani biz buna kadim Şark medeniyetinde eğitimin bir parçasıdır, diyebilir miyiz?

-Evet.

-Semâ nasıl öğrenilir?

-Mevlevîhânelerde, semâ için dedelerden birisi hocalık yapar. Semânın meşk edileceği bir oda vardır. Tabanı ceviz ağacındandır. Çivi bulunmaz, ayağına batmasın diye… Semâ meşkhânesinin bir kenarında parmak kalınlığında iki santim boyunda bir çivi bulunur. Üstü yuvarlaklaştırılmıştır. Semâzen abdestli olarak, hocasının nezâretinde, besmele çekip tarîkat evradını okur, dualarını yapar. Sonra ders başlar.

Birinci ders: çivinin üzerine bir miktar tuz ekilir. Diz çöker, secde eder ve kalkıp besmele ile başlar. Hocanın tarifine göre… Sol ayağının başparmağını o çiviye takar. Sağ ayakla sol ayağın arasında bir ayak boyu mesafesi bırakılır. Hoca ona nasıl çark atacağını tarif eder. Çarkta; sol ayak sabit olacak şekilde, sağ ayak onun etrafında 360 derece döner. Sağ ayağın sol ayak etrafında dönüp eski yerine gelmesine “bir çark” denir. Bu çividen maksat, semâzenin semâ yaparken bir yerde sabit durabilmesini temîndir.

-Onun disiplinini sağlıyor?

-Evet, buna “direği sağlam” derler. Alışkanlık kazanabilmek için bu çivi etrafında dönülür. Önce 3 çark atar durur, sonra 6, 9’a kadar çıkar. Bu sırada niyaz vaziyetindedir. Elleri bağlı…Sol el sağ omuzun üzerinde, sağ el sol omuzun üzerinde… Semâya bu şekilde başlanır ve böylece dokuzu tamamlar.

-Yani dokuz çark mı?

-Evet. Dokuzu tamamlayınca durur. Malûm Mesnevi’nin de giriş kısmı 18 beyittir. İki dokuz yani… Biraz da ona hürmeten dokuz çark… İlk ders hocanın göreceği lüzûma göre devam eder. Normalde semâzenlik dersi 18 derstir. 18 dersi tamamlayınca kişinin semâzen olması lazım. Ancak bazı beklenmeyen sebeplerden ötürü veya hocanın lüzum görmesi durumunda bu sayı artabilir.

Semâzen dönmeyi öğrenince, bu sefer mukavemet dersi başlar. Dede süre tutar. Mesela beş dakika der. Beş dakika döner. Sonra süre artar. On, on beş, yirmi… Bana hocam nefessiz kırk dakika semâ vermişti.

-Nefessiz ne demek?

-Hiç duraklamadan demek… O zaman gençtim. Arasız kırk dakika yapıyorsan tamamdır. Zaten Mevlevî Âyini dört bölüm ve tamamı ortalama kırk dakikadır.

Kişi çilesini dergâhta çekerse ve her gün bir ders alabilirse, 18 günde semâzen olabilir. Ama benim gibi haftada bir gelirse en erken 18 haftada semâzen olabilir.

-Abdestsiz meşk olmaz mı?

-Olmaz. Abdestsiz ne meşk olur, ne semâ olur… Semâ bir ibâdet değildir ama âyindir, ibâdet gibidir, abdestsiz olmaz. Gelen seyircilerin bile abdestli olması uygun olur. Birkaç dersten sonra kol nasıl açılır o öğretilir. Kolları âyin sonuna kadar açık ve yukarıda tutmak göründüğü kadar kolay değildir. Kolların güçlü olması gerekir. Yoksa ilk birkaç çark sonunda kollar düşer.

– Hâlbuki uzaktan bakınca kollar yukarıda dönmek kolaymış gibi görünüyor.

-Hayır, hiç de kolay değildir. Üçüncü, dördüncü selamlardan itibaren, yorgunluk sebebiyle kollar düşebilir. Tabii bu genç semâzenler için kolay, yaşlılar için nisbeten zordur.

Belli bir süre sonra, son derslere yakın tennûre giyer.

– Tennûre, semâ yaparken giyilen, o bildiğimiz beyaz uzun elbise değil mi?

– Evet, çoğunlukla beyazdır ama renkli olanı da vardır. Eski semâzenlerden Ziya Bey’in tennuresi neftî yeşildi. Benim tennurem ise, Sâmiha Annenin isteği ile, hafif turuncuya bakan sarı renkli idi. Konak’ta oturan Mahpeyker Hanımın annesi, rahmetli Muazzez Hanım dikmişti.

– Tennûre hangi parçalardan oluşur?

-Tennûre, uzun etek, kolsuz v yaka bağrı açıktır. Üzerine uzun kollu yelek (destegül) giyilir. Destegülün sağ eteğinin ucunda uzunca bir şerit (yaklaşık 30 cm kadar) vardır ve kuşağa bağlanır. Tennûrenin üzerine, bele sarılan yaklaşık 10 cm enindeki bu kuşağa “Elifî Nemed” denir. Bol olan Tennûrenin belini sıkar, küçük pileler oluşur. Tennurenin eteğinin ucuna, çepeçevre, 10 cm eninde keçe dikilmiştir.

-Açılsın diye mi?

-Hayır, çok açılmasın diye. Keçe tennûrenin çok açılmasını ve yukarı kalkmasını engeller.

-Tatlı bir uçuş sağlar yani…

-Evet.

Semâzen on-onbirinci derslerde tennûre giyer. Meşk esnasında tennûreyi giyince biraz şaşırır.

-Şaşırmaktan murat nedir?

-Alışkın olmadığından nasıl döneceğini bilemez. Çünkü tennûre onu önce bir savurur. Semâzen bocalar, sonra alışır.

-İçinde içlik vardır değil mi?

-İçinde don vardır. Ona don denir.

-Kafaya takılan uzun serpuşa ne diyoruz?

-Ona sikke diyoruz. Sikke hemen giyilmez, ancak tekbirlendikten sonra giyilir. Şeyh Efendi veya Ahçı Dede tekbirler.

-Ahçı Dede kimdir? Yemek yapan kişi midir?

-Evet yemek de yapar, mutfaktan sorumludur. Yeni gelen müptedî dervişler orada yetişir. Ahçı Dede Mevlevîlerde ikinci kişidir. İcrâ makamıdır. Şeyhin adına birçok işi o yapar. Mevlevîlerde hilâfet genelde babadan oğula geçer. Oğul bazen çok gençtir. Bu durumda bütün yükü ahçı dede taşır. Çileye soyunanlar ahçı dedenin nezâretinde işe mutfaktan başlar. Her türlü eğitim orada başlar. Soğan soyar, bulaşık yıkar, sofra kurar, ortalığı süpürür, helâları temizler, vs.

-Yâni, Mevlevîlik terbiyesinin alındığı yer mutfaktır, öyle mi?

-Evet. Âdab, erkân orada öğrenilir. Şeyh Gâlib’in Mevlevîhâne’deki mutfak (ki matbah denir) hakkında uzun bir manzûmesi vardır. Matbahın ne olduğunu anlatır orada… Şiirine,

Mu’allâ dûdmân-ı evliyâdır matbah-ı Monlâ

Dil ü câna ocağ-ı kimyâdır matbah-ı Monlâ

Mısralarıyla başlar ve,

Olup Âdem safâsın sürmedim Gâlib o Firdevsin

Dahı hâlâ gözümde tûtiyâdır matbah-ı Monlâ

diye tamamlar. Diyor ki:

Mevlânâ’nın mutfağı evliyânın yüce ocağıdır.

Mevlânâ’nın mutfağı gönül ve câna kimya ocağıdır.

Ey Gâlib, Âdem olup o Firdevs cennetinin safâsını süremedim

Mevlânâ’nın mutfağı hâlâ gözümde sürme gibidir (hakikati gösteren)

– Semâ meşki tamamlandıktan sonra ne yapılır?

– Meşk tamamlanınca dervişin sikkesi tekbirlenir.

– Sikkeyi kim ve nasıl tekbirler?

-Umûmiyetle Ahçı Dede mutfakta tekbirler. Şöyle: Ahçı Dede postunda oturur. Dedeler ve dervişler yerlerini alır. Müptedî hocasının (Semâ Dedesi) ardından gelir, ahçı dedenin elini öper. Ahçı dede dua eder. Sikkeyi iki eliyle tutarak yüksek sesle üç defa tekbir getirir, sonra bismillah der sikkeyi öperek niyaz eder ve dervişin başına giydirir. Derviş, Ahçı Dedenin ve hâzırûnun ellerinden öper ve hayır dualarını alır. Böylece sikke tekbirlenmiş olur.

-Semâ esnasında göz kapalı mıdır?

– Hayır kapatılmaz. Tam açık da olmaz. Göz süzülmüş şekilde bakar. Semâzen etrâfı görmelidir.

-İnsanın başı dönmez mi?

-Allah’ın bir lütfû, insanın başı dönmez.

-Yalnızken biraz daha kolay görünüyor. Aynı alanda bir-kaç kişi dönerken nasıl birbirlerine çarpmıyorlar?

-İşte biraz da onun için gözü açık olacak. Bir de eteklerin birbirine değmemesi lâzım. Bunun temîni için Şeyh Efendi’den başka bir de Semâzen Başı vardır. Onun vazifesi,  hangi semâzenin nerede duracağını ayarlar, çarpışma ihtimali söz konusu ise engeller.

-En fazla kaç kişi semâ yapabilir. Sınırlama var mıdır?

-Yoktur ama 10-12 kişi semâ yapabilir.

-Âyinin yapılabilmesi için en az kaç semâzen olmalıdır? Bunun bir asgarî haddi var mıdır?

-Yoktur ama tek kişi ile de yapılmaz. Şeyh Efendi, Semâzen Başı, mutrıb ve semâ eden en az dört kişi… Yani, semâhâneyi dolduracak kadar. Büyük semâhânelerde 10 semâzen olabilir. Hâ başka türlü de olabilir. Nasıl? Mesela Rifâî Tekkesinde zikir esnasında bir kişi semâ eder. Bir de zikredenler var. O zaman mutrıb vs olmaz. O kişi okunan ilâhilerle semâ eder. Ümmü Ken’an Dergâhında Eczacı Ahmed Bey – o zamanlar genç imiş- zikir esnasında semâ edermiş.

-Semânın günü, saati, ayı var mıdır?

-Hayır. Ama Âyinler dergâhlarda haftada bir gün yapılır.

-Perşembe günleri mi?

-Hayır. İstanbul’da hatırladığım kadarıyla beş Mevlevîhane vardı: Kasımpaşa, Üsküdar, Galata, Yenikapı… Bir de Eyüp’te Bahariye var, beş. Kendi aralarında anlaşmışlar, her biri bir başka günde yapıyor. Faaliyetler çakışmasın diye…

-Semâ’nın halka açık olmasının sebebi nedir?

-Dergâhların kapısı halka açıktır. Herkese… Her dine, her cinsiyete…

-Semâya çıktığınız zamandan hatırladığınız şeyhlerden, dervişlerden, ahçı dedelerden biraz bahseder misiniz? 

-Dergâhlar 1925’te kapatılmış. Benim dersim 1956’da. O zamanlar eski Mevlevîlerden, şeyhlerden, dervişlerden hayatta olanlar vardı. Ben, Sâmiha Annemizin delâletiyle bâzılarını tanıyabildim. Konya’daki ilk âyinlerde hep o eski Mevlevîler var idi. Gençler de vardı; Sivas’lı Mehmed Dede, üç oğlu ile gelirdi. Rusûhi Baykara’nın oğlu Bâki 10-12 yaşlarındaydı. Selman Bey (Tüzün)’in oğlu Hüseyin Tüzün lise talebesiydi. Ahmet Bîcan Kasapoğlu’nun yeğeni Mahmut da o yaşlardaydı.  Benim hocam Bâhir Bey (Şereftuğ) de bir Mevlevî dervişi idi. Kendisi denizci albay idi. Şeyhi vefat edince Kenan Rifâî Hazretlerine intisâp etmiş. Benim tanıdıklarımdan Bahâriye Mevlevîhânesi son şeyhi Mithat Baharî Beyi İstinye’de ilk defa 1956’da icra edilen mevlevî âyininde, şeyh postunda gördüm. Sonra Konya’daki törenlerde de posta oturmuştu. Benim mukābelemde de Şeyh postunda idi.

-Sizin mukābeleniz, sikkenizin tekbirlendiği merâsim mi demek?

-Hayır hayır… Deminki bahis yarım kaldı; bir semâzenin eğitimi bitince mutfakta bir dua yapılır. O dua ile semâzen orada dokuz çark atar, tennûre giyerek. Eğer varsa birkaç semâzenle birlikte… Böylelikle o kişi semâzen olur. Her semâzen için husûsî bir âyin yapılmaz. Yalnız Şeyh Efendinin oğlu için bir âyin yapılır. Buna “müptedî mukabelesi” denir.

Benim 1956’da gördüğüm böyle bir âyindi işte. Yenikapı Mevlevîhânesi Şeyhi Abdülbâki Efendi’nin iki oğlundan biri Rusûhî Baykara’nın tek bir çocuğu vardı: Bâkî. On yaşlarında idi.  Ona, eski bir Mevlevî olan Ahmet Bîcan Kasapoğlu semâ dersi vermiş. Dersini tamamlamış. Babası da istemiş ki, çocuğu için müptedî mukâbelesi yapılsın. Fakat o devirde bunlar yasak, böyle bir tören alenî ve mevlevîhânede yapılamaz. Geniş bir salona ihtiyaç var. Nerede yapılsın diye araştırırken, Neyzen Halil Can Bey’e bahsediyor. Onun da aklına Ekrem Hakkı Ayverdi Bey geliyor. Onlar da İstinye’de Pâkize Hanım Yalısı diye bir yalıda kalıyorlar, o sıra… Ekrem Bey’e sorunca, o da memnuniyetle kabul etmiş.

İşte o yalının denize nâzır geniş salonunda bu âyin yapıldı. Sâmiha Anne bize de lütfettiler, ben de orada ilk defa bir Mevlevî âyini gördüm. Eski Mevlevileri de orada gördüm. Önce şeyh efendi (Mithat Bahârî Beyefendi) Mesnevî’den bir bölüm okudu ve şerhetti. Ardından âyin başladı; zarif, estetik, insanı hayallere sürükleyen bir merâsim… Orada bulunan herkes gibi ben de çok duygulandım. Adeta bir rüya gibiydi. Sonradan hangi bestekârın hangi âyini okunmuştu, hiç hatırlayamadım.

-O zamanlar böyle bir âyin yapmak serbest miydi?

– Hayır, bu kanunlara aykırı bir şey, bir suçtu. O sebeple pek az kişi davet edildi.

– Konya’da şeb-i arus merasimleri ne zaman yapılmaya başlandı?

-Konya’da, sanıyorum 1946’da, bir sinema salonunda Hz. Mevlâna’yı anma töreni tertiplenmiş. Bu toplantıya vâli, belediye başkanı, şehrin ileri gelenleri, dışarıdan birkaç neyzen vs. katılmış. Salon o zaman hınca hınç dolmuş ve her yıl bu toplantı tekrar etmiş.

Sanırım 1954’de, Sâmiha Hanım, Milli Eğitim Bakanı Tevfik İleri’nin daveti ile Konya’ya gitmiş. Hz. Mevlana’nın türbesinin semâhânesinde bir Mevlevi âyini yapılmış ve arşiv için filme alınmış. Ondan sonra muhtemelen 1955 yılında Halkevinin sahneli salonunda toplantı yapılmış.  Programa Mevlevî Âyini de eklenmiş. Ama “Mevlevî Âyini” değil “Semâ Gösterisi” denilmiş. Tam bir âyin değil iki selam yapılmış. Başlarına bir şey gelmesin diye…

-Siz ne zaman, kimden ders aldınız

-1956 yazında Sâmiha Annenin lütfu ile haftada bir Bâhir Bey’den semâ dersi almaya başladım.  Semâ dedem bana, “semâdan önce sulu şeyler yeme, başın dönmesin, miden bulanmasın” demişti. Ben de Cihangir’den geliyorum. Tramvaya binip tıngır mıngır Fâtih’e geliyorum. Akdeniz Caddesi’nin başında inip oradaki simitçiden bir simit alıp yiyerek caddeden aşağı iniyorum. Vatan Caddesi’ne yakın Kamer Düğün Salonu üstündeki Kamer Apartmanına (maalesef şimdi yıkıldı) geliyorum. Hocam, hanımı, kızı, oğlu, gelini ve torunuyla burada oturuyorlardı. Bütün meşklerimiz onun evinde yapıldı.

-Peki Konya’da nasıl devam etti?

-1956 yılında Sâmiha Anne de Konya’ya davet edildi. Zannederim, orada bir konuşma yaptı. Ben de gitmiştim; şimdi nasıl gittiğimi hatırlamıyorum. Dört selamlık bir âyin yapıldı, ben de kulisten seyrettim.

-Yine “Semâ Gösterisi” diye mi?

– Evet, her seferinde “Semâ Gösterisi” diye yazıldı ve ilan edildi. 1957’ye gelindiğinde benim derslerim tamamlandı. Sâmiha Anne benim için de bir Müptedi Mukâbelesi yaptırdı. O sene İstinye’deki büyük evde değillerdi. Daha küçük bir evin yine nisbeten büyük bir salonunda benim için de merâsim yapıldı. Yine Mithat Baharî Bey geldi. Mithat Bey Konya’da da bulunurdu. Mesnevi’den “Semâ Nedir Bilir misin?” diye bir bölüm vardır. O okundu. Usulden semâ hocasına Sâmiha Annem benim nâmıma hediye aldı. Hocam geldi, Nâzik Hanım. Annem geldi. Ben çekindiğimden anneme bile haber vermemiştim. 1957’de Konya’ya ben de Semâzen olarak gittim. Oraya gidiş de çok eğlenceli idi. Kafileye husûsî bir vagon ayrılıyor, çala çığıra gidiyoruz. Şakalaşarak, çocuklar gibi şen giderdik. 1963’e kadar, (bir yıl hariç, ki askerdim) Konya’daki merâsimlerde semâya çıktım. Ayrıca benim sikkem Konya’da tekbirlendi. Hz. Mevlâna’nın Mehmet Dede tekbirledi benim sikkemi.

– Sâmiha Ayverdi başka arkadaşlarınıza da semâ dersi aldırdı mı?

-Evet, Sâmiha Ayverdi tanıdığı gençleri teşvik ederdi. Kemal Aren başladı. Burnunda et vardı, tamamlayamadı. Torunu Sinan (Uluant) gözlük kullandığı ve başı döndüğü için yapamadı. Makine Mühendisi Ömer Yılmaz, benden sonra ilk semâzen olan, odur. Ondan sonra Bayram Yüksel, Orhan Büyükaksoy, Zeki Ermumcu, Sîret Kaytaz, Aydın Yüksel Semâzen olarak Konya’daki âyinlere katıldılar.  Ayrıca Yusuf Ömürlü âyinhan, Dinçer Dalkılıç rebabzen, merhum Erhan Altıntaş neyzen olarak iştirak etmişlerdi.

-O günlere dâir hâtıralarınız?

-Tabii, pek çok, âyinden sonra otelde bir fasıl oluyordu ki dille tarifi imkansız.

-Her semâzen semâ öğretebilir mi?

-Hocası izin vermişse, evet. Yazılı değil ama şifahî. Hocam bana izin vermişti, yazılı değil, şifâhi olarak. Bir tarihte ders vermeye başladım, ama tamamlayamadım, hastalanmıştım.

-Semâ tahtasının büyüklüğü ne kadardır?

-Yaklaşık 80×120 cm. kadar. Ceviz ağacından.

-Dikdörtgen midir?

-Evet, hocam bir semâ tahtası yaptırmıştı. Daha sonraları Galata Mevlevîhânesine hediye etmişti. Bir müddet teşhir edildi, sonra yok oldu gitti. Ders vermeye başladım ama tamamlayamadım. Uzun bir hastalık geçirmiştim. Bu da bir nasip…

-Mevlevîlik hakkında başka neler söylersiniz?

-Mevlevîlik, bilhassa Osmanlı devrinde iman ve kültür hayatımızda çok ehemmiyetli bir mevkiye sahip. Yahyâ Kemâl’e sormuşlar, eski Türkler nasıl yaşarlardı? “Pilav yerler, Mesnevî okurlar, cihâd ederlerdi” diye cevap vermiş. Mevlevîler Mesnevî’ye “Mağz-ı Kur’an” yâni, “Kur’an’ın özü” diyorlar. Mûsıkîmizin dev bestekârları, klasik şiirin büyük şâirlerinin ekseriyeti bu ocaktan yetişmiş. Mesela; Bestekâr İsmail Dede Efendi, Divan Şâiri Şeyh Gâlib gibi…  San’at, ilim, irfan, âdâb-ı muâşeret, bu ocaklarda neşvünemâ bulmuş ve halka mâl olmuştur.

-Sizin gördüğünüz dedeler var mı?

-Evet var. Birincisi Bahâriye Mevlevîhânesi Şeyhi Mithat Bahârî Beyefendi. Ondan başka üç dede daha gördüm. Birincisi mutrıba katılıp halîle vuran Osman Dede. İkincisi Konya’da Türbedar Mehmet Dede. Üçüncüsü Konyalı Süleyman Dede. Onların vefatından sonra başka dede kalmadı. Dedelik bitti; amma, nasıl oluyor bilmiyorum, sonradan bazı dedeler zuhur etti. Dergâhların kapanmasıyla dedelik müessesesi de sona ermişti. Tanıdığım bu dede efendiler yüksek tahsilli, çok mârifetli, kültürlü, fevkalâde insanlardı. Bugün onlardan hiçbiri hayatta değil.

-Verdiğiniz bilgiler için çok teşekkür ederiz efendim.

Aziz okuyucu, Muhakkak ki semâ ve semâzen bu kadar kısa bir mülâkatta ne tam olarak anlatılabilir, ne de tam olarak anlaşılabilir. Ancak, bu vesîle ile semâ ve semâzen mefhumları hakkında bir tecessüs uyanır ise ne mutlu bize…Bu tatlı sohbeti büyük şair Yahya Kemal’in “İsmail Dede’nin Kainatı” isimli müthiş şiiri ile taçlandırmak isteriz:

“Mesnevî şevkini eflâke çıkarmış nâyız
Haşre dek hem-nefes-î Hazret-i Mevlânâ’yız.

Sîne sûrâh-be-sûrâh kanar vecdinden
Teşne-î zevk-i ezel leb-be-leb-î sahbâyız

Şeb- lâhûtda manzume-i ecrâm gibi
Lâfz-ı bişnev’le doğan debdebe-î mânâyız

Meyi peymâne-be-peymâne döken sâkîden
Yine peymâne diler neşve-i ser-tâ-pâyız

Şems-i Tebrîz hevâsiyle semâ’ üzre Kemâl
Dâhil-î daire-î bâl ü per-î Monlâyız”

Konya Şeb-i Arus hâtırası. Soldan sağa: Yusuf Ömürlü, Dinçer Dalkılıç, Özcan Ergiydiren, Zeki Ermumcu, Merhum Erhan Altıntaş.