“Nûr-i Muhammedî Güneşi Hz. Şems” – Semih Ceyhan

A+
A-

“Nûr-i Muhammedî Güneşi Hz. Şems”

ŞEMS – Güneşle Aydınlananlar Sempozyumu

Hazırlayan: Dr. Semih Ceyhan
İSAM Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Araştırmaları Merkezi

“Ey Şems! Şeklim senin nefesinle meydana gelmekte, fikrim de
Sanki senin lafız ve ibârelerinim ben”
Hz. Mevlâna

  1. Tebrizli Şems
  2. Tebriz’den Rûm Diyârına
  3. Şems-Mevlâna Karşılaşmaları
  4. Şems-Mevlâna Sohbeti
  5. Şems’in İlk Gaybûbeti
  6. Şems’in İkinci Gaybûbeti
  7. Şems’in Âkıbeti
  8. Şems’in Kabri
  9. Şems’in Meşrebi:
  10. Şems’in Eseri: Makālât

1. Tebrizli Şems

Şems-i Tebrîzî, hicrî 582 (1186) yılı civarında Tebriz’de doğmuştur. Asıl adı Muhammed b. Ali b. Melikdâd’dır.[1] Mevlevî kaynaklarında daha çok “Şemseddin”, “Şemsü’l-hak ve’d-dîn”, “Şems”, “Şems-i Tebrîzî” lakaplarıyla anılmıştır. Eflâkî’ye göre Şems, doğduğu yerde tarikat pîrleri tarafından “Kâmil-i Tebrîzî”, gezgin bir derviş olduğu için “Şemseddîn-i Perende” lakaplarıyla şöhret kazanmıştır.[2] Babası Ali b. Melikdâd (ya da Melik Dâvûd), ticaret maksadıyla Horasan’ın Bezer vilâyetinden Tebriz’e gelip yerleşmiş bir kumaş tüccarıdır.[3] Devletşah Tezkiresi’nde, Şems’in İsmâilî dâîsi ve Hassan Sabbâh’ın halefi olan, Kiyâ Büzürgummîd’in neslinden Alamut valiliği yapmış, Hâvend Celâleddin Nev-müselmân adlı bir zâtın, oğlu olduğuna dair bir rivayeti aktarır. Bu rivayete göre, Sünnîliği benimseyen Hâvend Celâleddin, oğlunu ilim tahsili için gizlice Tebriz’e göndermiş, çok güzel bir çocuk olduğu için, kötü kişilerin nazarından korumak amacıyla, kadınlar arasında bulundurulan Şems, bu esnada altın işlemeciliğini öğrenmiş ve Tebriz’de “zerdûz” lakabıyla meşhur olmuştur.[4] Bediüzzaman Furûzanfer ve Abdülbaki Gölpınarlı, bu rivâyetin Mevlevî kaynakların hiç birinde bulunmadığını, Cüveynî’nin, Cihangüşâ Târihi’nden naklen, Celâleddin Nev-müselmân’ın, Alâeddin Ahmed’den başka oğlunun olmadığını gerekçe gösterek, Devletşah rivayetini reddederler.[5]

Şems hakkında birincil kaynaklar olan, Sipehsâlâr Risâle’sinde ve Sultan Veled’in İbtidânâme’sinde, onun hayatının ilk dönemine dair bilgiler sınırlıdır. Makālât-ı Şems-i Tebrîzî’de ve ondan naklen Menâkıbü’l-ârifîn’de Şems’in çocukluk ve gençlik yıllarında gizemli bir hayat sürdüğü, yüksek mânevî kabiliyetlere sahip olduğu, çokça riyâzette bulunduğu, semâ yaptığı, çeşitli müşâhedelere mazhar kılındığı, tam bir medrese eğitiminden, uzak durduğu zikredilir.[6] Şems’in ilk defa, Makālât’ta, birkaç yerde adı geçen Tebrizli şeyh Ebû Bekr-i Selebâf’a, intisap ettiği anlaşılmaktadır. Sahih Ahmed Dede, Şems’in ona yirmi iki yaşında iken intisap ettiğini, on dört yıl şeyhine hizmet ettikten sonra, seyahate çıktığını belirtir.[7] Tebriz yakınlarındaki bir tekkede şeyhlik yapan, maişetini sepet örerek sağlayan, dervişlerine hırka giydirmeyen, fütüvvet ve melâmet ehli sûfîlerden olan, Ebû Bekir Selebâf’ın, Şems’in tasavvufî şahsiyetinin teşekkülünde, önemli etkisi vardır. Makâlât’ın nâşiri, Muvahhid Ebû Bekr-i Selebâf’ın mürîdlerinin çoğunun, şeyhleri gibi esnaf olduklarını ve bu itibarla fütüvvet teşkilâtına mensup olduklarını belirtir.[8] Sipehsâlâr’a göre Şems, kerâmetlere meyli olmayan, kara keçe giyip kendini halktan gizleyen, dâima mücâhede halinde bulunan, tâcir kıyafetiyle devamlı seyâhat eden, medrese ve tekkelerden ziyade kervansaraylarda konaklayan, içinde bir şey olmadığı halde, kaldığı hücrenin kapısını sağlam bir kilitle kilitleyen, sırlarla dolu, şalvar uçkuru örerek geçimini sağlayan bir derviştir.[9] Molla Abdurrahmân-ı Câmî, Şems’in Necmeddîn-i Kübrâ ve Baba Ferec-i Tebrîzî’nin halifelerinden Baba Kemâl-i Cendî ile Kutbüddin Ebherî’nin halifesi ve Evhadüddîn-i Kirmânî’nin hocası, Muhammed Rükneddîn-i Sücâsî’ye, Bağdat’ta hizmet ettiğini söyler.[10] Devletşah, Şems’in silsilesini Sücâsî vasıtasıyla Ebü’n-Necîb es-Sühreverdî ve Ahmed el-Gazzâlî’ye; Kemâleddin Hüseyin Hârizmî, Baba Kemâl-i Cendî vasıtasıyla Necmeddîn-i Kübrâ’ya ulaştırır. Ona göre Şems’i Anadolu’ya mânevî bir dost bulmak üzere Sücâsî[11], Câmî’ye göre ise Baba Kemâl-i Cendî göndermiştir.[12] Cendî’nin, Şems’i Anadolu’ya gönderme emrini verdiği sohbet meclisinde, Fahreddin Irâkî de bulunmaktadır. Makālāt’ta Baba Kemâl-i Cendî ile Rükneddin Sücâsî’nin adları zikredilmediğinden, Şems’in bu iki sûfîye mürid olması şüpheyle karşılanmış, ancak gezgin bir derviş olmasından dolayı onlarla tanışıp sohbet etmesi mümkün görülmüştür.

2. Tebriz’den Rûm Diyârına

Şems’in Tebriz’de Selebâf’ın yanından ayrıldıktan sonra Bağdat, Dımaşk, Halep, Kayseri, Aksaray, Sivas, Erzurum ve Erzincan’a gittiği bilinmektedir. Eflâkî, onun bu seyahatleri zamanın abdal ve kutublarının sohbetine katılmak, mânevî feyizler kazanmak ve gerçek dostu bulmak arzusuyla gerçekleştirdiğini söyler.[13] Bağdat’ta ve Kayseri’de Evhadüddîn-i Kirmânî[14] ile Seyyid Burhâneddin Muhakkık-ı Tirmizî[15]; Dımaşk’ta Muhyiddin İbnü’l-Arabî (Şeyh Muhammed)[16], Şam Kadılkudâtı Şems-i Hûyî[17], dehrî filozoflardan Şehâb-ı Herîve[18]; Sivas’ta kelâm âlimlerinden Esedüddîn-i Mütekellim[19] ile sohbette bulunmuş, onların derslerine katılmıştır. Mevlâna’nın ifadesiyle Şems, tasavvufun yanı sıra kimya, nücûm, riyâziyât, ilâhiyât, hikemiyât, mantık, hilâf ve nârenciyât ilimlerinde de mahirdir. Mevlâna, Şems-i Tebrîzî’nin muhtelif ilimlerdeki vukûfiyetini, şöyle tasvir eder: “Şemseddinimizin nefisleri eli altına almak hususunda, İsa’nın nefesi gibi mübârek bir nefesi vardır. Kimyâ ilminde eşi benzeri yoktur. Yıldızları davette, riyâziyyâtta, ilâhiyyatta, hikemiyyâtta, nücûm bilgisi, mantık ve hilâf ilminde, nârenciyâtta onun için “âfâk ve enfüste onun gibi bir kişi yoktur” sözünü söylerlerdi. Fakat ricâlullahın sohbetine eriştikten sonra, hepsini defterden sildi, aklî, naklî ilimlerden sıyrıldı, tecrid, tefrid ve tevhid âlemini seçti.”[20] Şâfiî mezhebine mensup olmakla birlikte,[21] yine Mevlâna’nın ifadesiyle, ricâlullahın sohbetine eriştikten sonra, bilgilerinin hepsini defterden silmiş, aklî ve naklî ilimlerden sıyrılıp tecrîd, tefrîd ve tevhid âlemini tercih etmiştir.[22] Şems-i Tebrîzî, seyahatleri boyunca karşılaştığı şeyhleri ve âlimleri, melâmet tavrının bir gereği olarak, hakikatlerin ortaya çıkması için çeşitli imtihanlara tâbi tutmuştur. Velâyet tavrı baskın olanları şeriatla, şeriat tavrı baskın olanları velâyetle denediğini, bunların teslimiyet ve hakikat arayışlarının eksik olduğunu, verdiği sıkıntıların üstesinden gelemediklerini, cedelle vakit geçirdiklerini, hiçbirinin kendisini tatmin etmediğini, gerçek şeyhliği ve dostluğu Mevlâna’da bulduğunu ifade eder.[23] 1237’de Bağdat’ta görüştüğü Evhadüddîn-i Kirmânî’yi, şâhidbâzî tavrından ve sülûkte mübtedî olmasından dolayı, dostluğa lâyık görmeyen Şems[24], 1240 yılı civarında Dımaşk’ta görüştüğü ve Makālât’ta,  daha çok Şeyh Muhammed diye andığı Muhyiddin İbnü’l-Arabî’den övgüyle bahseder[25] ve ondan meşrep bakımından farklı olduğunu belirtir. İbnü’l-Arabî’nin, nübüvvet, şeriatın zahirîne ittibâ ve insan-ı kâmil konularını açıklamaktan ziyade, ilâhiyat meseleleri üzerinde, yoğun bir şekilde durmasından dolayı, Şems tarafından bazı tenkidlere maruz kalmakla birlikte, Şems’e göre, karşılaştığı şeyhlerin en büyüklerinden biridir. William Chittick, Şeyh Muhammed’in, İbnü’l-Arabî olduğu konusunda tereddüt göstermekle birlikte,[26] Makālât’ın bir yerinde ondan, Şeyh Muhammed b. Arabî diye bahsedilmesi bu tereddütü ortadan kaldırmaktadır.[27] Şems, Halep’te on dört ay boyunca, bir medrese hücresinde riyâzette kalmış ve mânevî işaret gereği sohbet dostunu bulmak için, Anadolu’ya yönelmiştir. Makālât’ta, “Beni velîlerinle tanıştır” diye dua etmesi üzerine rüyasında, “Seni bir velîye yoldaş edelim” denildiğini, onun nerede olduğunu sorduğunu ve ertesi gece o velînin Anadolu’da bulunduğunu, ancak tanışma vaktinin henüz gelmediğinin, söylendiğini belirtmektedir. Sipehsâlâr, bu rüyanın onun Anadolu’ya gidip, Mevlâna ile buluşmasına vesile olduğunu kaydeder.[28]

Mesnevî şârihlerinden Sarı Abdullah Efendi’ye göre, Şems’i Anadolu’ya, Mevlâna’ya rehber olmak üzere gönderen kimse, zamanın gavsi şeklinde nitelenen Hâce Ali adlı meçhul bir zâttır. Sarı Abdullah, duyduğu bu nâdir bilgiyi vâkıasında Mevlâna’ya sormuş, Mevlâna da, bilginin doğruluğunu tasdik etmiştir. Şârih’e göre Mesnevî’de, Hâce Ali’ye îmâ yollu pek çok işaretler vardır.[29]

Eflâkî’ye göre Şems, Konya’ya gitmeden önce Erzurum’da, şehrin melikinin çocuklarına hocalık yapmış[30] ve Kayseri’deki Hacılar su yolu vakfiyesine imza atmıştır. Bazı son dönem araştırmalarında, Erzurum-Erzincan üzerinden Anadolu’ya giren Şems’in, Konya’ya gitmeden önce Moğollarla irtibat kurduğu, Konya’ya Moğollar tarafından gönderildiği, Mevlâna ile Moğollar arasındaki ilişkiyi, onun sağladığı ileri sürülmüştür.[31]

3. Şems-Mevlâna Karşılaşmaları

Mevlâna ile Şems ilk defa Dımaşk’ta[32] veya Halep’te[33] karşılaşmıştır. Eflâkî’ye göre babasının vefatından sonra, mürşidi Seyyid Burhâneddin’in emriyle, ilim tahsili için Dımaşk’a giden Mevlâna, bir gün halkın arasındayken, başında külâhı, sırtında siyah elbisesiyle Şems’i görmüş, elinden tutup ona, “Ey dünya sarrafı beni anla!” demiş, Şems bu sözün etkisiyle istiğrak haline girmiş, kendine geldiğinde, Mevlâna oradan gitmiştir. Bazı kaynaklarda, Şems’in Anadolu’ya yönelmesi, Mevlâna’daki bu kemali keşfetmesine bağlanır. Mevlâna’nın, Seyyid Burhâneddin, İbnü’l-Arabî ve Necmeddîn-i Kübra, halifeleri Bahâeddin Veled ve Baba Kemâl-i Cendî, Evhadüddîn-i Kirmânî gibi yakın ve uzak çevresinin, Şems’in de tanıdığı kimseler olması, onun Konya’ya gelmeden önce, Mevlâna ile bir şekilde irtibatlı olduğunu düşündürmektedir. Mevlâna’nın, Şems-i Tebrîzî ile ikinci karşılaşması, Seyyid Burhâneddin’in vefatından beş yıl sonra, Konya’da gerçekleşir. Sahih Ahmed Dede’ye göre, hayatının sonlarında Konya’dan ayrılıp, Kayseri’ye yerleşmeye karar veren, Seyyid Burhâneddin daha önce Bağdat’ta tanıştığı Şems’in, Konya’ya geleceğini Mevlâna’ya müjdeleyen kişidir.[34] Eflâkî, Şems’in Konya’ya 26 Cemâziyelâhir 642 (29 Kasım 1244) tarihinde geldiğini söyler.[35] Buna göre, Konya’ya geldiğinde Şems’in altmış, Mevlâna’nın otuz sekiz yaşında olduğu anlaşılmaktadır. Sahih Ahmed Dede, Şems’in, h. 590 (1194) yılında doğduğunu ve elli iki yaşında Konya’ya geldiğini kaydeder. Abdülbaki Gölpınarlı, kaynakların Mevlâna’nın, h. 604’te (1207) dünyaya geldiği hususundaki ittifakına rağmen, onun h. 580’de (1184) doğduğunu ve Şems ile karşılaştığında altmış iki yaşında olduğunu iddia eder.[36]

Şems ile Mevlâna’nın karşılaşması esnasında, aralarında geçen konuşmanın mahiyetine dair farklı rivayetler vardır. Eflâkî ve Sipehsâlâr’ın rivayeti, Makālât’takine yakındır. Buna göre: Şems-i Tebrîzî, Konya’ya geldiğinde Eflâkî’ye göre Şekerciler Hanı’na, Sipehsâlâr’a göre Pirinççiler Han’ına yerleşmiştir. Mevlâna’nın ders verdiği, dört medreseden biri olan Pamukçular Medresesi’nden, talebeleriyle birlikte ayrılıp, giderken Şems, ansızın önüne çıkmış ve bindiği katırın gemini tutarak, “Ey dünya ve mâna nakitlerinin sarrafı! Muhammed hazretleri mi büyüktür, yoksa Bâyezîd-i Bistâmî mi?” diye sormuş. Mevlâna, “Muhammed Mustafa bütün peygamberlerin ve velîlerin başıdır” diye cevap verince Şems, “Peki ama o, ‘Seni tesbih ederim Allahım, biz seni lâyıkıyla bilemedik’ dediği halde, Bâyezîd, ‘Benim şanım ne yücedir, ben sultanların sultanıyım’ diyor” demiş. Bunun üzerine Mevlâna, “Bâyezîd’in susuzluğu az olduğundan, bir yudum su ile kandı, idrak bardağı hemen doluverdi; hâlbuki Muhammed’in susuzluğu, arttıkça artıyordu. Onun göğsü Allah tarafından açılmıştı. Sürekli susuzluğunu dile getiriyor, her gün Allah’a, daha çok yakın olmak istiyordu” diye cevap vermiş ve Şems bu cevabı duyunca kendinden geçmiş. Bir müddet sonra, yaya olarak medreseye gitmişlerdir.[37] Devletşah Tezkiresi’nde geçen diğer bir rivâyete göre Şems, Mevlâna’ya şöyle bir soru yöneltir: “Nefsle mücâhede, riyâzet ve zâhirî ilimlerle meşgûl olmaktan maksadın nedir?” Mevlâna’nın cevabı: “Şerîatın sünneti ve edepleri yolunda gitmek” şeklinde olur. Şems bunun üzerine: “Bunların hepsi kabuktur (kışr)” der. Mevlâna: “Peki bunun ilerisinde olan nedir?” şeklinde karşılık verince, Şems, nihâî cevap olarak: “ilim odur ki, seni malûma eriştirsin.” İfâdesiyle karşılıkta bulunur.[38] Bir diğer rivayete göre, Konya’daki karşılaşma şöyle meydana gelmiştir. Şems’in sorusu: “Bu okuduğun kitaplar nedir?”der. Mevlâna’nın cevâbı: “Sen bilmezsin” olur. Âniden kitaplar arasında bir ateş belirir ve kitaplar yanar. Mevlâna’nın sorusu: “Bu nedir?” Şems’in cevabı ise: “Sen de bunu bilmezsin.”[39]

Son dönem, Mevlevî âriflerinden Midhat Bahârî, Mevlâna’nın bu esnada, kutbiyyet makamında bulunduğunu, Şems’in Konya’ya onu irşad için gelmediğini, Dımaşk’ta iken Mevlâna’da gördüğü irfan ve aşk nuruna hayran kaldığını belirtir. Bunu geliştirmek ve Mevlâna’ya kendisine göstermek için, onun sohbet dostu olduğunu, bu sebeple Şems’in, Mevlâna ile karşılaştığında ona yönelttiği soruların, mürşidin dervişini imtihanı şeklinde anlaşılmaması gerektiğini söyler. Midhat Bahârî’ye göre, Şems-Mevlâna mülâkatına dair, ilk dönem Mevlevî literatüründe yer alan rivayetlerin, çoğu asılsızdır. Özellikle Abdurrahman-ı Câmî, Abdülkadir el-Kureşî ve Devletşah’ın eserlerinde de geçtiği gibi, Mevlâna’yı kitap okurken bulan Şems’in, kitapları havuza attırması, ya da yaktırmasına ve onu kitapları mütalaa etmekten alıkoymasına dair menkıbe, tasavvufî incelik taşımadığı ve Mevlâna’nın mânevî mertebesini küçülteceği için, gerçek dışıdır. Zira Şems, Mevlâna’nın donuk, cansız kitapla konuşan, canlı kitap arasındaki farkı bilen bir kâmil olduğunu bilmeyecek bir velî; Mevlâna da, Şems’in bu tür bir müdahalede bulunmasına imkân tanıyacak ve iki tür kitap arasındaki, derece üstünlüğünü idrak edemeyecek kadar mübtedî sâlik değildir.[40]

4. Şems-Mevlâna Sohbeti

Şems-i Tebrîzî ile Mevlâna, bu ikinci karşılaşmadan sonra, Selâhaddîn-i Zerkûb’un evinde üç ay boyunca visâl orucu tutarak, iki defa halktan uzaklaşıp uzlete çekilmişlerdir. Uzlet esnasında onlara, Selâhaddîn-i Zerkûb hizmette bulunmuş ve her ikisi de semâ yaparak halvetten çıkmıştır. Şems’in, gerçek dost arayışını, tam anlamıyla tatmine erdirmesi, ilâhî hakikatlerin idrak edilebilmesi için, diğer şeyh ve dervişleri olduğu gibi, Mevlâna’yı da, Hızır-Mûsâ kıssasını hatırlatır biçimde, şeriat dışı bazı sorularla imtihan ettiği, mânevî istidadını ve yüksek irfanını keşfedince, dostluğuna kabul ettiği rivayet edilir.[41] Sultan Veled,[42] Şems-Mevlâna dostluğunu, Mûsâ-Hızır ilişkisine benzeten, iki velînin de bu dostlukla, birbirlerinin mânalarını ve hakikatlerini izhar edecek mazharı ve makamı bulduklarını belirtir. Şems-i Tebrîzî ile karşılaşıncaya kadar babasında ilim, zühd ve takvânın baskın olduğunu; Bahâeddin Veled’e, kendisine, mürşidi Seyyid Burhâneddin’e ve Çelebi Hüsâmeddin’e beslediği aşkın, Şems ile kemale erdiğini; insân-ı ma‘şûk mertebesine ulaştığını söyler. İbtidânâme’de der ki: “Mûsâ-i kelim’den maksadım, eşi-benzeri bulunmayan Mevlâna’dır… O’nun da Hızır’ı, Tebrizli Şems idi. O, öyle bir erdi ki, ona kavuşsan onunla buluşsan”.[43] Tasavvufî terminolojide Mûsâ zühd ve riyâzet tavrına sâhip müteşerri bir sûfî iken, Hızır ilâhî ilme vâkıf, velâyet sâhibi bir mürşid prototipidir.

Sultan Veled, Mevlâna’daki mânevî tekâmülü İntihânâme’sinde şöyle nazmeder:

Şemseddin’in gelişinden evvel, gece gündüz ibadet ve taatla uğraşırdı.

Aylarca, yıllarca ilim ile zühd ve takva ile uğraşmakta idi.

O makamlara, bu çalışma ile erişti. O yolu zühd ve takvâ ile kat´ etti. O hâlinde ona, Hak’tan tecellîler zuhûr eder, her zaman Hak’tan yeni bir ders alırdı.

Vaktaki Şemseddin onu semâ´a davet etti, öyle bir semâ´ k,i öncekiler seçmişler, kabul etmişlerdir.

Onun emri ile semâ´a başladığında kendi hâlinin yüz kat arttığını gördü.[44]

Mevlâna’daki, âşıklık istidâdını mec’ûl kılıp, ma’şûkluk mertebesine erdiren Şems’in, Mevlâna üzerindeki bu etkisini, Sultan Veled İbtidânâme’sinde, “insân-ı ma´şûk mertebesine ikmâl” şeklinde tanımlamaktadır.[45] Sultan Veled’e göre Mevlâna, daha önceleri âşık iken, Şems vasıtasıyla, ma’şûk bir insan olduğunu ileri sürmektedir: “Hak âşıklarının ve ma´şuklarının üç derecesi vardır. Hallâc-ı Mansur âşıklık makamında birinci derecede idi. Bu mertebelerin ortası büyüktür. Sonuncusu ise daha büyüktür. Bu üç derecenin durumu, âlemde gözüktü. Fakat ma’şûkların o üç derecesi gizlidir. Kâmil âşıklar, ma´şukluk derecelerinin yalnız adını işittiler ve onu görmeyi talep ettiler. Ma’şukluğun orta derecesinin, adı ve şöhreti kimseye ulaşmadı, sonuncu dereceden zaten haberleri olmadı. Şemseddin Tebrîzî, son derecedeki ma’şukların şâhı idi… Şems’in zuhûrundan evvel, hiçbir kimse ma’şukluk üzerine bir şey söylememişti. Hz. Mevlâna, ma’şukluk yolunu, Şems’ten öğrenmiştir.”[46]

Ansızın Şemseddin Hz.leri O’na erişti.

Karanlıklar onun nurundaki kudretten yok oldu.

Aşk âlemi ardından defsiz, sazsız avazını eriştirdi.

Ona ma´şûkun hâlini şerh eyledi, bir halde ki onun sırrı ayyuka geçti.

Dedi ki, sen eğer bâtına bağlanmışsan ben bâtının bâtınıyım, bunu dinle.

Sırların sırrı, nurların nuru, veliler dahi benim sırlarıma erişemez.

Aşk benim yoluma perde olur, canlı aşk benim yanımda ölüdür. Onu acayip bir âleme dâvet ederdi, onu Türk te, Arap ta rüyada bile görmemişti.

Üstat şeyh, yeni okumaya başlamış birisi oldu da, her gün onun hizmetinde ders okudu.

Mevlâna, her şeyin sonuna ermiş iken, yeni başlayan birisi oldu, herkesin iktidâ ettiği bir zat iken, kendisi iktidâ edici oldu.

Gerçi fakr ilminde kemâl bulmuştu, böyle olmasına rağmen aşk ona yeni bir ilim olarak göründü.[47]

Şems, Makâlât’ında ma´şukluk makamını, üzerinde ısrarla durduğu Hz. Peygamber’e ittibâ bağlamında, şöyle şerhetmektedir: “Bana Hz. Peygamber âşık mıydı?” diye sorsalar “Hayır” derim. O, ma´şuk idi. Ama akıl, ma´şûku anlatmakta ve onu kavramakta hayrete düşer. Şu halde ona âşık dersem bu, ma´şûk mânasınadır.” Mutlak anlamda ma´şuk, Hak’tır. Hakkın, kâmil mânada tecellîsi ise Hz. Peygamber’dir. Ayette ifade edildiği üzere, Hz. Peygamber’e ittibâ, Hakk’a ittibâ olması haysiyetinden ma´şûk olan, Hz. Peygamber’e ittibâ, hakikî ma´şuk olan Allah’a ittibâ, anlamına gelmektedir.

Mevlâna, ma´şûkluk felsefesini Mesnevî’de şu beyitleriyle, en açık tarzda dile getirir: “Cümle, maşuktan ibârettir, âşık perdedir. Diri olan ancak maşuktur, âşık ölüdür.”[48] “Hayyu lâ yezâl olan, ma´şûk-u hakîkînin yani, Allah’ın aşkı ruhta olsun, gözde olsun her an goncadan daha ter ü taze olarak durur.”[49] “Her kimi ki, sen onu âşık gördün, mâna açısından onu ma´şûk bil. Çünkü o âşık olmakla beraber, ma´şuk tarafından sevildiği cihetle ma´şuktur da.”[50]

Daha önce, kayınvâlidesi Kirâ Hatun’un (Büzürg) teşvikiyle, ellerini çırpıp sallayarak semâ eden Mevlâna, Şems’in öğretmesiyle artık çarh atarak, semâ etmeye başlamıştır. Eflâkî, şöyle der: “Bir gün Sultan Veled hz.leri şöyle anlattı: “Babam gençliğinde çok zâhid, faziletli ve verâ sâhibi idi. Semâ´a hiç gelmemişti. Anne tarafından büyük annem olan Kirây-ı Büzürg, babamı semâ´a teşvik etti. Babam, önceleri semâ´da ellerini sallardı. Şemseddin gelince, ona dönmeyi gösterdi.” [51] Ahmet Avni Konuk ve Midhat Bahârî’ye göre, Şems-Mevlâna münasebeti bir mürşid-mürid ilişkisi değildir. Mevlâna’nın, seyrü sülûkteki mürşidleri babası Bahâeddin Veled ve Seyyid Burhâneddin’dir; Şems ise, onun sohbet şeyhidir. Nitekim Şems, Mevlevîlik silsilelerinde zikredilmemektedir.

5. Şems’in İlk Gaybubeti

Mevlâna’nın, Şems ile tanıştıktan sonra, medresedeki derslerini bırakması, Şems’in isteğiyle babasının Maârif’ini, Mütenebbî’nin divanını okumayı ve okutmayı terketmesi, halktan uzaklaşıp, bütün zamanını Şems’in sohbetine ayırması,[52] bazı nâkıs müridlerin, şeyhlerini kendilerinden ayıran, kim olduğunu bilmedikleri Şems’e karşı kin beslemelerine ve Mevlâna’nın vaazlarından mahrum kalan halk arasında, çeşitli dedikoduların yayılmasına yol açmıştır.[53] Hacı Bektâş-ı Velî Velâyetnâmesi’ne göre; Konya ulemâsı, Molla Hünkâr gibi büyük bir âlimin, bir dervişin peşine düşüp, medreseyi terketmesinden dolayı, Şems hakkında Sultan I. Alâeddin Keykubad’a şikâyette bulunmuş, sultan, Mevlâna’nın velâyetine müdahalede bulunmanın, kendisine yakışmayacağını söyleyip, şikâyeti geri çevirmiştir. Âlimler, bunun üzerine Arabistan’a gitmek için Konya’dan ayrılmış, tekrar şehre dönmeleri Sadreddin Konevî ve Ahî Evran’ın teşebbüsleriyle gerçekleşmiştir.[54] Şems, Konya’daki bu sıkıntılı ortam yüzünden h. 643’te (1245-46) âniden şehri terketmiş ve Dımaşk’a gitmiştir. Devletşah ise, Tebriz’e gittiğini, Mevlâna’nın, onu bulup Konya’ya geri getirdiğini kaydeder. Mevlâna’yı çok üzen ve inzivaya çekilmesine sebep olan, bu olayın ardından müridlerin, Mevlâna’dan özür diledikleri kaydedilmektedir. Şems’in bu ayrılığı sırasında Mevlâna, matem tutanların giydiği “hindibârî” denilen kumaştan siyah bir ferecî giymiş, başına bal renginde yünden bir külâh geçirip, üzerine şekerâvîz tarzında sarık sarmış ve öteden beri dört haneli olan rebabı, altı hâneli yaptırarak semâ meclislerini başlatmıştır.

Eflâkî, Şems’ten aldığı bir mektuptan, Dımaşk’ta olduğunu öğrenen Mevlâna’nın, Şems’e Arapça-Farsça dört manzum mektup gönderdiğini[55], Şems’in, Dımaşk’ta yaklaşık bir yıl kaldıktan sonra, Konya’ya döndüğünü, Mevlâna’nın evlâtlığı Kimyâ Hatun ile evlendiğini, eşinin ölümünden yedi gün sonra Şâban 644’te (Aralık 1246) ikinci defa kaybolup, Dımaşk’a gittiğini söyler.[56] Eflâkî ve Sahîh Ahmed Dede, Şems’in ikinci gidişinin ardından, Mevlâna yirmi kişilik bir heyetin başında, Sultan Veled’i gönderdiğini belirtir.[57] Sipehsâlâr ve Sultan Veled’e göre ise Şems, Dımaşk’a birdefa gitmiş, Mevlâna onu geri getirmek için Sultan Veled’i bir heyetle Dımaşk’a göndermiştir.[58]Sultan Veled, İbnü’l-Arabî’nin de ikamet ettiği, Cebel-i Sâlihiyye’de onu bulmuş, beraberinde Konya’ya getirmiştir. Gölpınarlı, Makālât’a dayanarak Şems’in önce Halep’e gittiğini, Sultan Veled’in, Dımaşk’a geldiğini öğrenince buraya intikal ettiğini ileri sürer.[59]

Eflâkî’ye göre, Şems’in melâmet tavrının gereği olarak, Mevlâna’yı bırakıp gidişi bir tür celâl tecellisidir. O zamana kadar Mevlâna, Şems’te sadece cemâl tecellisini görmüş, Şems Konya’dan ayrılarak, ona celâl tecellisini de göstermiş, bunu da, Mevlâna’nın kendisini tam anlamıyla, müşahede etmesi için yapmıştır.[60] Makālât’ta geçen, “Mevlâna tamamıyla lutuftur, Şemseddin’de ise hem lütuf, hem kahır sıfatı vardır” sözü de bunu teyit eder.[61] Şems, diğer yandan şöyle demektedir: “Mevlâna, benim yalnız güzelliğimi görmüş, çirkinliğimi görmemişti. Şimdi münafıklık etmiyor, ondan ayrılarak kötülük yapıyorum ki, beni tamamıyla görebilsin. Benim sohbetime, benim güzellik ve çirkinliğimi gören kimse yol bulabilir. Böyle bir adamın alâmeti de şudur: başkalarının sohbeti ona soğuk ve acı gelir, fakat onlarla sohbet edecek kadar soğuk değil, sohbet edemeyecek kadar soğuk gelir.”[62]

Muhammed Ali Muvahhid’e göre, Şems-Mevlâna ilişkisinde üç aşama vardır: Mevlâna, Şems ayrılmadan önce güneşten aldığı ışıkları yansıtan bir ayna gibidir. Şems mazharında gördüğü hakikatleri, Dîvân-ı Şemsi’lhakāyık’ta, aşk gazelleri şeklinde terennüm ederken, ayrılış kemalinin artmasına, mârifet mertebesine yükselmesine vesile olmuştur. Şems’in gaybubetinden sonra Mevlâna, kâmil bir ârif olarak, Mesnevî’de sülûk ve mârifetullah bahislerini anlatmaya başlamıştır.[63] Midhat Bahârî’ye göre Mevlâna, küçüklüğünde babası Bahâeddin Veled’in, gençliğinde, Seyyid Burhâneddin’in terbiyesi altında yaşadığı aşk hallerini ve mârifet kesbini, Şems ile daha yüksek bir mertebede yeniden tahsil etmiştir. Mevlâna, Şems-i Tebrîzî mahlaslı Dîvân-ı Kebîr’inde onu “şemsü’l-hak ve’d-dîn, bahr-i rahmet, hurşîd-i lutf, hüsrev-i a‘zam, nûr-ı mutlak” gibi vasıflarla övmüştür.

6. Şems’in İkinci Gaybûbeti

Müridler ve halk tekrar dedikodu yapmaya başlayınca Şems, Sultan Veled’e ilim ve irfanda eşi benzeri olmayan Mevlâna’dan, kendisini ayırmayı istediklerini, bu defa ortadan kaybolduktan sonra kimsenin bir daha izini bulamayacağını söyler ve 8 Şâban 645 (8 Aralık 1247) tarihinde kayıplara karışır.[64] Eflâkî, Şems-i Tebrîzî’nin bu kayboluşundan kırk gün sonra Mevlâna’nın, başına beyaz sarık yerine, duman renkli bir sarık sardığını, Yemen ve Hint kumaşından bir ferecî yaptırdığını ve ömrünün sonuna kadar bu kıyafeti kullandığını65, Sultan Veled ise, babasının aşkla şiirler söylemeye başladığını, daima semâ yaptığını söyler.[65] Mevlâna, bir müddet sonra aldığı haber üzerine, Şems’i bulma umuduyla Dımaşk’a gitmiş, ancak bulamadan geri dönmüş, birkaç yıl sonra tekrar gitmiş, aylarca aradığı halde yine bulamamıştır.[66] Mevlâna, Sultan Veled’e göre bu dönemde iki defa[67], Eflâkî’ye göre üç defa, Fürûzanfer’e göre dört defa Dımaşk’a yolculuk yapmıştır. Eflâkî, onun üçüncü yolculuğu sırasında, müridlerle ilgilenmesi için yerine Hüsâmeddin Çelebi’yi bıraktığını, Dımaşk’ta yaklaşık bir yıl kaldığını, Selçuklu sultanı başta olmak üzere, ileri gelen âlim ve yöneticilerin, Anadolu’ya dönmesi için mektup yazmaları üzerine geri geldiğini kaydeder.[68] Sipehsâlâr, Mevlâna’nın Dımaşk’ta, Şems’i soruşturduğunu, ancak sonuç alamadan Konya’ya geldiğini[69], Sultan Veled ise, babasının Dımaşk’ta Şems’in bedenini değil, mânasını bulduğunu, bu mânanın kendisinde tezahür ettiğini, bundan sonra Şems’e artık ihtiyaç duymadığını ifade eder.[70] Nitekim Mevlâna, Konya’ya dönüşünün ardından, Şems kendisine sorulduğunda, “Şems-i Tebrîzî sadece bahanedir, güzel ve latif olan biziz” şeklinde cevap vermiştir.[71] Şems’e ulaşıp onu göremeyen bir dervişe ise, “Şems-i Tebrîzî’ye erişemediysen, öyle birisine eriştin ki, saçının her telinde yüzbinlerce Şems vardır” diyerek sohbet şeyhiyle, iki denizin birleşip karışması misali, tek bir varlık olduğunu ifade etmiştir. Sultan Veled, Şems-i Tebrîzî’nin kayboluşundan sonra Mevlâna’nın, Şems’in mazhariyetini Selâhaddîn-i Zerkûb’da bulduğunu, süt ile şekerin kaynaştığı gibi onunla kaynaştığını, içine düştüğü aşk ve coşkunluk halinin irşada engel olması sebebiyle, müridlerin işlerini üstlenmek üzere onu halife seçtiğini, ona hitaben gazeller söylediğini, kendisine de, ona tâbi olmasını söylediğini belirtir. Selâhaddîn-i Zerkûb’un cahil olduğunu, şeyhlik için ehil sayılmadığını, hatta Şems’i arattığını söyleyen bir kısım müridler onu gizlice öldürmeyi planlamışlarsa da suikastın önlendiği[72]ifade edilir.

7. Şems’in Âkıbeti

Şems’in âkıbeti hakkında, Eflâkî’de ve ondan naklen diğer kaynaklarda farklı rivayetler vardır. Eflâkî’nin bir rivayetine göre Şems, Mevlâna ile sohbet ederken, yedi kişilik bir grup hücrenin önüne gelmiş, içlerinden biri, Şems’in dışarıya çıkmasını istemiştir. Şems de Mevlâna’ya, “Beni öldürmek için çağırıyorlar” deyip çıkmış, o anda bir bıçak darbesi alan Şems şiddetli bir nâra atıp kaybolmuş, ardından birkaç damla kandan başka bir şey görülmemiştir.[73] Bu rivayete göre Şems, suikasta uğramış ancak sonrasında ortadan kaybolmuştur(gaybubet).Eflâkî, suikastçıların içinde, Mevlâna’nın oğlu Alâeddin’in de bulunduğunu, bu sebeple diğerleri gibi onun da bir belâya uğrayıp öldüğünü ve Mevlâna’nın, oğlunun cenazesine katılmadığını söyler. Sipehsâlâr ise, Mevlâna ile Şems’in, Sultan Veled’e daha fazla ilgi göstermeleri sebebiyle, Alâeddin’de kıskançlık başladığını, ayrıca Şems, Kimyâ Hatun’la evlendiği sırada kış olduğu için, Mevlâna’nın kendilerine mutfağın sofasını tahsis ettiğini ifade eder. Alâeddin’in babasının yanına geldiğinde, buradan geçmek zorunda kaldığını, Şems’in dikkatli ve saygılı olması hususunda onu uyardığını, bunu hazmedemeyip tepki gösteren Alâeddin’in, durumu halka anlatmasının, dedikoduların artmasına yol açtığını belirtmekle yetinmiştir.[74] Eflâkî’nin, Ulu Ârif Çelebi ve annesi Fatma Hatun’dan aktardığı diğer bir rivayete göre Şems, suikast sırasında öldürülmüş ve cesedi bir kuyuya atılmıştır. Şems bir gece Sultan Veled’e rüyasında, “Falan yerde uyumuşum” diyerek atıldığı kuyuyu bildirmiş, Sultan Veled müridleriyle onu kuyudan çıkarıp, Mevlâna’nın medresesine, medresenin mimarı Emîr Bedreddin’in yanına defnetmiştir. Eflâkî bunun bir sır olduğunu ilâve eder.[75] Ancak defin işleminin, Şems’in vefatından ne kadar zaman sonra yapıldığı belli değildir. Öte yandan Sultan Veled’in eserlerinde, Eflâkî’nin bu rivayetini destekleyecek bir işaret yoktur. Sahih Ahmed Dede ise Şems’in 645’te (1247) eceliyle öldüğünü ve Emîr Bedreddin’in yanına defnedildiğini söyler.[76] Eflâkî’nin kaydedip, Câmî’nin de zikrettiği diğer bir rivayete göre, Şems’in kabri Bahâeddin Veled’in yanındadır. Devletşah, Şems’i, Mevlâna’nın oğlu Alâeddin’in öldürdüğüne dair, halk arasında bir söylentinin yayıldığını, ancak bunun kesinlikle doğru olmadığını ifade eder. Abdülkâdir el-Kureşî de, Şems’in katli konusunda tereddüt gösterir ve gaybûbetini daha doğru bulur.

Şems suikastı ve kabrinin yeri konusuna, Mevlâna ile Sultan Veled’in eserlerinde ve Sipehsâlâr’ın, Risale’sinde bir işaret bulunmamaktadır. Fürûzanfer, Sipehsâlâr ve Sultan Veled’e dayanarak Mevlâna’nın, Şems’i arayıp bulma ümidiyle, iki defa Dımaşk’a gitmesini suikastın gerçek dışı olduğuna delil sayar ve onun gaybûbetine hükmeder.[77] Öte yandan Mevlevî kaynaklarının hiçbirinde, Şems’in suikasta uğradıktan ya da eceliyle öldükten sonra, Konya’da veya başka bir yerde defnedildiğine, kabrinin Mevlâna ve Sultan Veled tarafından ziyaret edildiğine dair bir rivayet bulunmamaktadır. Midhat Bahârî, Mevlâna ve Sultan Veled’in, Şems’in katline inanmadığını, Mevlâna’nın onu bulma arzusuyla birkaç defa Dımaşk’a, seyahat ettiğini, sonradan yazdığı gazellerde Şems’in, Tebriz’e gittiğine dair işaretlerin yer aldığını, bu sebeple gaybûbetinin, daha doğru olduğuna inanmak gerektiğini söyler. Hüseyin Fahreddin Dede, Mehmed Celâleddin Dede, Azmîzâde Ahmed Dede, Ahmed Remzi Dede (Akyürek), Veled Çelebi Efendi de (İzbudak) bu görüştedir.[78]

Sarı Abdullah Efendi’ye göre, Şems’in gaybûbetinden sonra Mevlâna, zamanın gavsı Hâce Ali’nin, mânevî dâveti üzerine Tebriz’e gider ve gavsı ziyâret eder. Üç gün süren görüşmenin sonucunda, Hâce Ali’den feyz alan Mevlâna, Konya’ya geri döner. Ancak Mevlâna’nın, Tebriz seyahati, yakın çevresi dışında gizli tutulmuş ve menâkıb kitaplarında yer almamıştır.[79]

Mevlâna, Mesnevî’de (I, beyit 123-125; 130-131) Şems’in gaybûbetini, Hz. Yûsuf’un babası Ya‘kub peygamberden ayrılıp, Mısır’a gidişine benzetir. “Şemseddin’in sözü gelince, dördüncü kat semanın güneşi, başını çekti gizlendi. Onun adı anılınca, ihsanlarından bir remzi anlatmak vâcip oldu. Can şu anda eteğimi çekiyor. Yûsuf’un gömleğinden koku almış. Eşi bulunmayan o yârin vasfına dair ne söyleyeyim ki, bir damarım bile ayık değil. Bu ayrılığın, bu ciğer kanının, şerhini şimdi geç” İsmâil Ankaravî bu beyti Yûsuf’u Şems, Yûsuf’un gömleğinden koku alan ve can vasfıyla nitelenen, Ya‘kub’u Hüsâmeddin Çelebi, Yakub’a müjde getiren elçiyi, Mevlâna olarak şerheder. Ona göre bu beyitte Şems’in, zamanın kutbü’l-aktâbı olduğuna işaret vardır. Mevlâna’ya göre Şems’in sırrı, mutlak vahdet sırrıdır ki bu sırrı idrak etmek için, mahv ve fenâ ehlinden olmak şarttır. Aksi takdirde, sırrın ortaya çıkmasıyla onu idrak edemeyecek, seviyede olanlar, fitne ve kargaşaya yol açabileceklerdir. Ankaravî, Şems’i anlayamayanların öncelikle, Hüsâmeddin Çelebi gibi bir mürşid-i kâmile bağlanması gerektiğini vurgular.[80]

8. Şems’in Kabri

Şems’e Konya, Niğde, İran’ın Hoy ve Tebriz şehirlerinde, PakistanMültan’da, türbe ve makamlar izâfe edilmiştir. Abdülbaki Gölpınarlı, Şems’e suikast teşebbüsüne ve cesedinin Emîr Bedreddin Gevhertaş’a ait bir bahçenin, kuyusuna atılmasına dair rivayetleri, gerçeğin menkıbeleşmiş şekli olarak kabul eder. Ona göre Şems, atıldığı kuyunun üzerine inşa edilen Konya’daki Şems-i Tebrîzî Zâviyesi’nde medfundur. Emîr Bedreddin Gevhertaş da Şems’in, vefatından sonra kendi bahçesine yani, Şems’in yanına defnedilmiştir. Gölpınarlı, Şems’in Mevlâna dergâhındaki, Bahâeddin Veled’in yanına defnedildiği rivayetinin geçersiz olduğunu, zira bu kabrin, Şemseddîn-i Tebrîzî’ye değil, Şemseddin Yahyâ’ya ait olduğunu söyler.[81] 1957’de Şems-i Tebrîzî zâviyesindeki, sandukanın altında yer alan mahzene girip, Şems’in mezarını keşfettiğini ileri süren Mehmet Önder, Gölpınarlı ile aynı kanaattedir.[82] Mikâil Bayram, Şems’in dönemin vezirlerinden Ahi Evren Nâsırüddin Mahmûd’un emriyle, içlerinde Ahî Emîr Bedreddin Gevhertaş, Emîr Necîbüddin Müstevfî, Fahreddin Râzî’nin talebelerinden Seyyid Şerefüddin, Mevlâna’nın oğlu Alâeddin’in bulunduğunu belirtir. Suikast grubu tarafından katledildiğini ve kuyuya atıldığını, cesedin bir kısmının kuyuda kaldığını, bir kısmının Sultan Veled tarafından, postnişinliği zamanında, Mevlâna dergâhı mezarlığına taşındığını iddia eder; ancak Mevlâna’nın Şems’in son kayboluşundan sonra, Dımaşk’a gidişine bir anlam veremez.[83] Bazı İranlı araştırmacılar, Ebü’lMecd Muhammed b. Mes‘ûd et-Tebrîzî’nin Sefîne-i Tebrîz’ini (nşr. Nasrullah Pürcevâdî, Tahran 2002) ve Fasîh-i Hâfî’nin, Mücmel’ini delil gösterip Şems’in kabrinin, İran’ın Hoy şehrinde olduğunu ileri sürmüşlerdir. Hâfî’ye göre, Şems’in vefat tarihi 672’dir (1273).[84] Muhammed Ali Muvahhid’e göre, Konya’dan ayrılıp Tebriz’e gitmeye karar veren Şems, yolda Hoy şehrine uğramış ve orada vefat etmiştir.[85] Hoy tarihçisi Muhammed Emîn Riyâhî, Osmanlı sultanı ve sadrazamının 1535’te, Şems’in Hoy’daki kabrini ziyaret ettiklerini söyler.[86] Bu bilgiye dayanarak Osmanlılar’ın, Şems’in kabrinin Konya’da olduğunu söyleyen Eflâkî’nin rivayetine inanmadıkları şeklinde bir genelleme yapılmıştır.[87] İran-Urumiye Kültürel Mirasları Koruma Kurumu’nun, son yıllarda başlattığı restorasyon çalışmaları sonucu Şems’in mezarının Hoy şehrinde, Şah İsmâil döneminde yapılan Menâr-i Şems’in kenarında olduğu, kanıtlanmaya çalışılmış, mezar 2007’de UNESCO Dünya Kültür Mirası’na aday gösterilmiştir. Bazı İranlı araştırmacılar ise, Şems’in Tebriz’de vefat ettiğini ve Geçil Mezarlığı’na defnedildiğini söyler. Mütercim Âsım Efendi ve Makālāt mütercimi Mehmet Nuri Gençosman da bu görüştedir. Diğer bir rivayete göre Şems, Konya’dan gizlice ayrılıp önce Tebriz’e, ardından Hindistan’a gitmiş, yıllarca ormanlarda dolaştıktan sonra Mültan’da vefat etmiştir. Günümüzde Pakistan-Mültan’da, Pîr Şah Şemseddîn-i Tebrîzî adıyla bir türbe mevcuttur; ancak bu türbe İsmâilî dâîsi Pîr Şah Muhammed Şemseddin Taparez es-Sebzevârî’ye aittir (ö. 757/1356). Bu rivayetlerden hareketle, Şems-i Tebrîzî’nin nerede ve ne zaman vefat ettiğine dair, kesin bir hükme varmak güçtür. Nitekim Mevlevî meşâyihi Fürûzanfer ve Midhat Bahârî Beytur gibi Mevlevîlik tarihi uzmanları, Şems’in gaybûbetine inandıklarından, onun kabri ve ölüm tarihi konusuna fazla önem vermemişlerdir.

Kemâl-i Hucendî’nin, “Gönül ehli olanlar gittiler, aşk şehri boş kaldı deme / Cihan Şems-i Tebrîzî ile doludur, onu görecek Mevlâna gibi bir zât nerede?” beytine dayanarak, Mevlâna gibi Şems’in de, zâhirî keyfiyetinden ziyade, bâtınî keyfiyetini idrak etmenin asıl olduğunu ileri sürmüşlerdir.

9. Şems’in Meşrebi:

Makālât’ta Şems, şeyhi Selebâf’ın kendisine hırka giydirmediğini, dolayısıyla onun halifesi olmadığını, hırka giymenin sohbette bulunmak anlamına geldiğini, Mevlâna ile sohbet ettiğini, bu sohbetin aynı zamanda rüyada, Hz. Peygamber ile gerçekleştiğini söyleyerek, bir nevi Üveysîmeşrep olduğunu ifade eder.[88] Abdülbaki Gölpınarlı, Şems’in gittiği yerlerde kalenderî zâviyelerine uğramaya itina gösteren, semâ yapan, kalendermeşrep bir sûfî olduğunu kabul etmekle birlikte, gezgin Kalenderîler gibi dilenmediğini, esrar içme âdetinin bulunmadığını, çârdarb yapmadığını, bu sebeple onun için “melâmetî” nitelemesinin daha uygun sayılacağını ifade eder.[89] Ahmet Yaşar Ocak, Şems’i Cavlâkî ve Babaîler’den farklı olarak, bir şekilde ilim tahsil etmiş, vahdet-i vücûd neşvesine sahip, Fahreddîn-i Irâkı ve Evhadüddîn-i Kirmânî ile birlikte yüksek zümre Kalenderîliğinin Anadolu’daki başlıca mümessillerinden sayar. A. Yaşar Ocak şöyle der: “bütün bunlar belki Şems-i Tebrîzî’ye, bir Kalenderi telâkki etmeye tam anlamıyla yetmeyebilir. Ancak O başka sûfî meşreblerinden çok, Kalenderîliğe yakındır”[90] Mikâil Bayram, Şems’in Cavlâkî şeyhi olduğunu, Ebû Bekr-i Niksârî’yi bu yolda halife tayin ettiğini, Cavlâkiyye’nin kurucusu Şeyh Cemâleddîn-i Sâvî ve arkadaşları ile daha önceden irtibatı bulunduğu için, Konya’dan ilk ayrılışında Dımaşk’taki Cavlâkîler’in yanına gittiğini iddia eder.92 Ancak Makālât’ta ve ilk dönem Mevlevî kaynaklarında, buna dair doğrudan bir atıf yoktur. Bazı kaynaklar Devletşah’ta geçen rivayete dayanarak, onun İsmâilî dâîsi olduğunu ileri sürmüşlerdir. Bu iddia sahipleri, Şems-i Tebrîzî ile Bahâeddin Zekeriyyâ’nın müridi Pîr Şah Muhammed Şems-i Tebrîzî-i Sebzevârî’yi birbirine karıştırmaktadır.[91] Bazı Şiî araştırmacıları ise, gaybûbetiyle irtibat kurarak Şems’i Şiî kabul etmişlerdir.

Şems-i Tebrîzî’nin, Vâhidî’nin Menâkıb-ı Hâce-i Cihân adlı eserinde, şiddetle kınadığı kalenderîler gibi çârdarb yapan, siyah ve beyaz sûf giyen, şaraba düşkün, tepeleri düz keçe külâh giyen, davul ve alemlerle toplu halde gezen, Ehl-i beyt muhibbi olduğunu zanneden Şemsîler taifesinin ve Şemsiyye-i Celâliyye tarikatının pîri, bu tarikatın da Mevlevîliğin bir kolu olduğu iddia edilmiştir.[92] Makālât’ta ve diğer Mevlevî kaynaklarında, onun Şemsîler taifesinin pîri addedilebilecek tavırlara sahip olduğu zikredilmemiştir. Bununla birlekte Mevlevîlik’te aşk ve melâmet tavrı ön planda olan dervişler için “Şems meşrebinde” ifadesi kullanılmıştır. Şems, “Ben mürid kabul etmem, fakat şeyhleri irşad ederim; her şeyhi değil kâmil olanı”[93] sözüyle bir tür irşad vazifesi yerine getirmiş olsa da, şeyhi gibi yerine halife bırakmamıştır. Bu sebeple, kendisine bir tarikatın ya da, Mevlevîlik’te bir kolun nisbet edilmesi, doğru değildir. Nitekim Mevlevîlik silsilesinde Şems’in adı geçmemektedir. Fasîh-i Hâfî’ye göre, Sühreverdiyye tarikatının önde gelenlerinden, Selâhaddin Hasan el-Bulgarî, Şems’in elinden hırka giymiştir[94]; ancak Makālât’ta ve Mevlevî kaynaklarda buna dair bir rivayet bulunmamaktadır. Makālât’taki ifadelerine bakılarak, Şems’in melâmet tavrı baskın olan, ilâhî ve insanî muhabbeti her şeyin başı sayan, şeriatın ancak tarikat ve hakikatle anlaşılabileceğini söyleyen, dili zikreden, gönlü şükreden, vücudu sabreden âriflerin gerçek hikmete sahip bulunduğunu savunan, nübüvvet ve velâyet makamının yüceliğini lâyıkıyla ispat edemeyen, nazar ehlinden uzak duran, semâ ehli, celâl yönü ön planda bir cemâle sahip, Muhammedî meşrepli bir sûfî olduğu söylenebilir.

Mevlâna’nın, Dîvân’da Şems’e şu seslenişi, Şems’in meşrebini en veciz bir şekilde özetlemektedir:

Ey Hakk’ın ilhâmıyla konuşan, ey hakikatler gözü, ey şu ateşlerle denizde, yani kötülüklerle, zulümle, belalarla dolu dünyada insanların kurtulmasına çare olan aziz varlık.

Sen çok kadim bir pirsin. Senin evveline evvel yok. Sen eşi ve benzeri olmayan bir mâna padişahısın. Canların elinden tutan, onları dünya sevgisinden, nefsânî arzular âfetinden kurtulmalarına yardım eden sensin. Can verme yolunda canları avlayan sensin. Ah! Bir bilinse ki şu avlar arasında avlanmaya layık olan kimin canıdır.

Mahlûk da kim oluyor ki senin aşkından bahsetsin. Allah’ın celâl, azamet nuru bile senin cemâline, senin güzelliğine âşık.

Diyorsun ki: “Ben o aşka avlandım, ben aşk hastasıyım, ağlayıp inliyorum. Ey nâzik, ey hünerli hekim! Ben hangi çareye başvurayım?” Lütfun “Ge!” diyor, kahrın “Git” diyor. Bu ikisinden hangisi daha doğru, hangisi daha sözlü, hangisi gerçek, bize bir haber ver!

Ey nefslerin güneşi, hakikatin Tebrizli gündüz yıldızı; saçtığın her şuadan bir rûh sudur eder; latif, etkileyici.

10. Şems’in Eseri: Makālât

Şems-i Tebrîzî’nin tasavvufî sözlerinden, fikirlerinden, menkıbelerinden, Mevlâna ve diğer sûfîlerle konuşmalarından, hayatına dair anekdotlardan meydana gelen farsça Makālāt, Mevlevîler tarafından Hırka-i Şems ve Esrâr-ı Şemseddîn-i Tebrîzî adıyla da anılır. Bazı nüshalarda adı Kelimât-ı Şems-i Tebrîzî ve Maârif-i Şems-i Tebrîzî şeklinde kaydedilmiştir. Eserin Sultan Veled ya da onunla birlikte birçok kişi tarafından derlendiği ileri sürülmüştür. İsmâil Ankaravî ve Muhammed Ali Muvahhid ise Mevlâna tarafından derlendiği kanaatindedir.[95] Mesnevî’de geçen bazı hikâye ve nükteler, bu eserde de yer alır. En eski nüshası Konya Mevlâna Müzesi Kütüphanesi’nde (nr. 2154) kayıtlıdır.[96] Risâle-i Sipehsâlâr, Sultan Veled’in İbtidânâme’si ve Eflâkî’nin Menâkıbü’l-ârifîn’i gibi Mevlevîliğin teşekkül döneminde yazılan eserlerde Makālât’tan faydalanılmıştır. Eser, kendi gerçek değerinin yanı sıra Mevlâna’nın mânevî tekâmülünü ve öğretilerini anlamak için en önemli temel kaynaklardan biridir.

Makālât, Ahmed Hoşnüvîs (Makālât-ı Şems-i Tebrîzî, Tahran 1349 hş.), Nâsırüddin Sâhibüzzamânî (Fasl-ı Sevvum, Tahran 1351 hş.), Muhammed Ali Muvahhid (Makālât, Tahran 1369 hş.) ve Ca‘fer Müderris-i Sâdıkı (Makālât, Tahran 1994) tarafından neşredilmiş, Bedîüzzaman Fürûzanfer’in neşir girişimleri sonuçsuz kalmıştır. En kapsamlı neşir M. Ali Muvahhid’e aittir. Makālât’ın Türkçe tercümesi Mehmet Nuri Gençosman’a aittir (Konuşmalar I-II, İstanbul 1974-1975; [İstanbul 2006, Makālât adıyla]). William Chittick’in 2005’te İran’da yılın kitabı ödülünü alan, Annemarie Schimmel’e ithaf edilen Me and Rumi adlı eseri (Loisville 2004) Makālât’ın üçte ikisinin, İngilizce tercümesidir. Tercümede, Şems-i Tebrîzî’nin otobiyografisi ortaya çıkarılmaya çalışılmıştır.

M. Ali Muvahhid, Şems’in sözleri ve meclislerinden seçmelerde bulunduğu Şems-i Tebrîzî (Tahran 1996) adlı eserinde, Şems’in biyografisini ilmî açıdan ortaya koymuştur. Buna ilâveten Humi ez Şarâb-ı Rabbânî (Tahran 1994) adlı eserinde Şems’in Makālât’ından derlemeler yapmıştır. Şems’in sözleri ve hayatı, Abdülhüseyin Celâliyân tarafından yayınlanarak  Nevniyâz-ı Evvel: Şems-i Tebrîzî ve Sühenân u be-şiir adıyla Tahran’da 1992’de basılmıştır. Türkçe’de Şems’in Makālât’ına dayanarak yapılan bilimsel çalışmalardan bazıları şunlardır: (Erkan Türkmen, Şems-i Tebrîzî’nin Öğretileri, Konya 2005; Mehmet Önder, Aydınlık Kapı: Şems-i Tebrîzî, Ankara 1963; Salih Saim Unar, Mevlana Celaleddin-i Rumi ve Şems-i Tebrizî, İstanbul 1899; Bayram Ali Çetinkaya, Şems-Mevlana Dostluğu: Benlik Duvarından Kerpiç Koparmak, İstanbul 2007).

Şems-i Tebrîzî’ye, Merâtibü’l-kulûb adlı 138 beyitlik, mesnevi tarzında bir eser izâfe edilmişse de, kabul görmemiştir.

BİBLİYOGRAFYA:

Şems-i Tebrîzî, Makālât (nşr. M. Ali Muvahhid), Tahran 1369 hş.;

Hacı Bektâş-ı Velî, Velâyetnâme (nşr. Hamiye Duran), Ankara 2007, s. 389-394;

Ferîdûn-i Sipehsâlâr, Risâle: Mevlâna ve Etrafındakiler (trc. Tahsin Yazıcı), İstanbul 1977, s. 121-134;

Sultan Veled, İbtidânâme (trc. Abdülbâki Gölpınarlı), Ankara 1976, s. 48-79;

Sultan Veled, İntihânâme, Konya Mevlâna Müzesi Ktp. 2122, vr. 282b;

Eflâkî, Âriflerin Menkıbeleri (trc. Tahsin Yazıcı), İstanbul 1995, II, 189286;

Fasîh-i Hâfî, Mücmel-i Fasihî (nşr. Mahmûd Ferruh), Meşhed 1340 hş., II, 343, 380;

Devletşah, Tezkire (trc. Necati Lugal), İstanbul 1977, II, 251-257;

Muhyiddin Abdülkâdir, el-Kevâkibü’l-muzîa, Haydarabad ts., II, 124-5;

Lâmiî, Nefehât Tercümesi, s. 520-523, 639;

Hâfız Hüseyin Kerbelâyî-i Tebrizî, Ravzatü’l-cinân ve Cennâtü’l-cenân (haz. Cafer Sultân el-Karrâî), Tahran 1965-70, I, 291, 294-6, 49-50.

Muhyiddin Abdülkâdir, el-Kevâkibü’l-muzîa, Haydarabad ts., II, 124-5. İsmail Rüsûhî Ankaravî, Şerh-i Mesnevî, İstanbul 1289, I, 76-79, 125-126;

Mesnevî’nin Yedinci Cild Şerhi, Süleymaniye Ktp. Esad Efendi, nr. 1563, vr. 185a-b;

Sarı Abdullah, Cevâhir-i Bevâhir-i Mesnevî, İstanbul 1288, I, s.116;

Sahih Ahmed Dede, Mevlevîlerin Tarihi (haz. Cem Zorlu), İstanbul 2003, s. 128, 130, 137, 139, 148, 150, 152, 156-157, 160, 164-171;

Abdülbâki Gölpınarlı, Mevlâna Celâleddin, İstanbul 1952, s. 27-31, 48-102;

a.mlf., Mevlâna’dan Sonra Mevlevîlik, İstanbul 1953, s. 204-215;

a.mlf., “Mevlâna Şems-i Tebrîzî ile Altmış İki Yaşında Buluştu’’, ŞM, III (1959), s. 156-161;

M. Ali Muvahhid, Şems-i Tebrîzî, Tahran 1996, s. 62.

Mehmet Önder, Aydınlık Kapı: Şems-i Tebrîzî, Ankara 1963, s. 55-56; Ahmet Yaşar Ocak, Osmanlı İmparatorluğu’nda Marjinal Sûfîlik: Kalenderîler (XIV-XVII Yüzyıllar), Ankara 1992, s. 75-79;

M. Emîn Riyâhî, Târîh-i Hoy, Tahran 1372 hş., s. 94;

M. Ali Muvahhid, Şems-i Tebrîzî, Tahran 1996;

Bedîüzzaman Fürûzanfer, Mevlâna Celâleddin (trc. Feridun Nafiz Uzluk), İstanbul 1997, s. 167-242;

F. Lewis, Rumi: The Past and Present, Boston 2000, s. 134-202;

W. Chittick, Me and Rumi: The Autobiography of Shams-i Tabrizi, Louisville 2004;

Mikâil Bayram, Ahî Evren–Mevlâna Mücadelesi, Konya 2005, s. 139142, 155-157;

Semih Ceyhan, İsmail Ankaravî ve Mesnevî Şerhi (doktora tezi, 2005), UÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü, s. 397-424;

Midhat Baharî Beytur, Mesnevi Gözüyle Mevlana, İstanbul 2005, s. 5765, 78-82;

Osman Nuri Küçük, Mevlâna ve İktidar, Konya 2007, s. 124-127;

Erkan Türkmen, Şems-i Tebrîzî’nin Öğretileri, Konya 2005;

Vâhid Göktaş, “Mevlâna Şems Münasebetinde İnsân-ı Ma´şûk Felsefesi”, Tasavvuf Araştırmaları Dergisi, XIV (2005), s. 549-563.

Kazi Ahmad Mian Akhtar, “Shams Tabrizi: Was He an Ismailian?”, IC, X (1936), s. 131-136;

Reşat Öngören, “Mevlâna Celâleddîn-i Rûmî”, DİA, XXIX, 442-444.


[1] Eflâkî, Âriflerin Menkıbeleri (trc. Tahsin Yazıcı), İstanbul 1995, II, s. 189.

[2] Eflâkî, II, s. 190.

[3] Devletşah, Tezkire (trc. Necati Lugal), İstanbul 1977, II, s. 251.

[4] Devletşah, II, s. 251.

[5] Bedîüzzaman Fürûzanfer, Mevlâna Celâleddin (trc. Feridun Nafiz Uzluk), İstanbul 1997, s. 162-163; Abdülbâki Gölpınarlı, Mevlâna Celâleddin, İstanbul 1952, s. 49.

[6] Şems-i Tebrîzî, Makālât (nşr. M. Ali Muvahhid), Tahran 1369 hş., s. 77, 119, 677, 740, 741; Eflâkî, II, s. 205.

[7] Sahih Ahmed Dede, Mevlevîlerin Tarihi (haz. Cem Zorlu), İstanbul 2003, s. 139, 148.

[8] M. Ali Muvahhid, Şems-i Tebrîzî, Tahran 1996, s. 62. Ebu Bekr-i Selebâf’ın ismine sûfî tabakātın çoğunda rastlanmamaktadır. XVI. asır metinlerinden Hâfız Hüseyin Kerbelâî’nin Ravzatü’l-cenân’ında Selebâf’ın Şems’in mürebbîsi olduğu ve Tebrîzli 70 veli ile çağdaş olduğu rivâyet edilmektedir. Ancak Sellebâf Tebriz’in bu meşhûr velîleri arasında zikredilmez. Pir Sellebâf’ın dergâhı, Tebriz şehrinin varoşu olan Çerendâb denilen bölgede iken, Baba Hasan Ali’ye mensup olan 70 veli, Selebâf dergâhının doğusunda yer alan Sarhâb bölgesindeki İmâm Hafâde (ö. 1175) dergâhındandırlar. Hâfız Hüseyin Kerbelâyî-i Tebrizî, Ravzatü’l-cinân ve Cennâtü’l-cenân (haz. Cafer Sultân elKarrâî), Tahran 1965-70, I, 291, 294-6, 49-50.

[9] Ferîdûn-i Sipehsâlâr, Risâle: Mevlâna ve Etrafındakiler (trc. Tahsin Yazıcı), İstanbul 1977, s. 121

[10] Lâmiî, Nefehât Tercümesi, s. 520.

[11] Devletşah, II, s. 52.

[12] Lâmiî, s. 521

[13] Eflâkî, II, s. 190.

[14] Şems-i Tebrîzî, s. 96, 239-240, 299, 304-5, 338, 777.

[15] Şems-i Tebrîzî, s. 221, 241, 831.

[16] Şems-i Tebrîzî, s. 82, 118, 271-272, 635, 641, 658.

[17] Şems-i Tebrîzî, s. 294-5.

[18] Eflâkî, II, s. 201.

[19] Şems-i Tebrîzî, s. 182.

[20] Eflâkî, II, s. 201.

[21] Şems-i Tebrîzî, s. 219, 756, 784.

[22] Şems-i Tebrîzî, s. 218, 294, 700; Eflâkî, II, s. 191-193; Lâmiî, s. 639.

[23] Şems-i Tebrîzî, İbn Arabî hakkında (ulu ve muhteşem insan), (sempatik, derddaş), (mûnis, hoşgörülü) tabirlerini kullanır. Bk. Şems-i Tebrîzî, s. 299.

[24] W. Chittick, Me and Rumi: The Autobiography of Shams-i Tabrizi, Louisville 2004, s. XVIII, 380.

[25] Şems-i Tebrîzî, s. 299.

[26] Sipehsâlâr, s. 123-124.

[27] Sarı Abdullah, Cevâhir-i Bevâhir-i Mesnevî, İstanbul 1288, I, s. 116.

[28] Eflâkî, II, 264, 275.

[29] Mikâil Bayram, Ahî Evren–Mevlâna Mücadelesi, Konya 2005, s. 139–142; tarihî bir belgeye dayanmayan bu iddiaların tenkidi için bk. Osman Nuri Küçük, Mevlâna ve İktidar, Konya 2007, s. 124-127.

[30] Eflâkî, II, s. 193.

[31] Bedîüzzaman Furûzanfer, s. 185.

[32] Sahih Ahmed Dede, s. 160.

[33] Eflâkî, II, s. 193.

[34] Abdülbaki Gölpınarlı, “Mevlâna Şems-i Tebrîzî ile Altmış İki Yaşında Buluştu’’, ŞM, III (1959), s. 156-161.

[35] Şems-i Tebrîzî, s. 685-686; Sipehsâlâr, s. 124-125; Eflâkî, II, s. 193-195.

[36] Devletşah, s. 253.

[37] Muhyiddin Abdülkâdir, el-Kevâkibü’l-muzîa, Haydarabad ts., II, 124-5.

[38] Midhat Bahârî Beytur, Mesnevi Gözüyle Mevlana, İstanbul 2005, s. 57-62.

[39] Sipehsâlâr, s. 125; Eflâkî, s. II, 195-197.

[40] Sultan Veled, İbtidânâme (trc. Abdülbâki Gölpınarlı), Ankara 1976, s. 48-49.

[41] Sultan Veled, İbtidânâme, s. 48-9.

[42] Sultan Veled, İntihânâme, Konya Mevlâna Müzesi Ktp. 2122, vr. 282b.

[43] Vâhid Göktaş, “Mevlâna Şems Münasebetinde İnsân-ı Ma´şûk Felsefesi”, Tasavvuf Araştırmaları Dergisi, XIV (2005), s. 549-563.

[44] Sultan Veled, İbtidânâme, s. 249.

[45] Sultan Veled, s. 249-250.

[46] İ. Ankaravî, Şerh-i Mesnevî, I, 54.

[47] İ. Ankaravî, I, 91.

[48] İ. Ankaravî, I, 361.

[49] Eflâkî, II, s. 199, 262.

[50] Eflâkî, II, s. 198-199.

[51] Sipehsâlâr, s. 126.

[52] Hacı Bektâş-ı Velî, Velâyetnâme (nşr. Hamiye Duran), Ankara 2007, s. 389394.

[53] Devletşâh, II, s. 253.

[54] Sipehsâlâr, s. 127.

[55] Mektup metinleri için bk. Eflâkî, II, s. 283-286.

[56] Eflâkî, II, s. 218; 270-271.

[57] Eflâkî, II, s. 270-271; 277-279; Sahih Ahmed Dede, s. 166.

[58] Sipehsâlâr, s. 127-129; Sultan Veled, s. 56-60.

[59] Abdülbaki Gölpınarlı, Mevlâna Celâleddin, s. 79-80.

[60] Eflâkî, II, s. 218.

[61] Şems-i Tebrîzî, s. 73.

[62] Eflâkî,  II, 238

[63] Şems-i Tebrîzî, s. 145-151.

[64] Sultan Veled, s. 62, 64. 65 Eflâkî, II, s. 269.

[65] Sultan Veled, s. 65, 69.

[66] Sultan Veled, s. 71, 73-76.

[67] Sultan Veled, s. 76.

[68] Eflâkî, II, s. 280-281.

[69] Sipehsâlâr, s. 131.

[70] Sultan Veled, s. 73.

[71] Eflâkî, II, s. 282.

[72] Sultan Veled, s. 79-92; Sipehsâlâr, s. 133-134.

[73] Eflâkî, II, s. 266-267.

[74] Sipehsâlâr, s. 130.

[75] Eflâkî, II, s. 283.

[76] Sahih Ahmed Dede, s. 169-170.

[77] Bediüzzaman Furûzanfer, s. 221.

[78] Midhat Bahârî Beytur, s. 78-80.

[79] Sarı Abdullah, I, s. 116.

[80] İsmail Rusûhî Ankaravî, Şerh-i Mesnevî I-VII, İstanbul 1289, Şerh-i Mesnevî, I, 76-79; 125-126.

[81] Abdülbaki Gölpınarlı, Mevlâna Celâleddin, s. 82-85.

[82] Mehmet Önder, Aydınlık Kapı: Şems-i Tebrîzî, Ankara 1963, s. 55-56.

[83] Mikâil Bayram, Ahî Evren – Mevlâna Mücadelesi, s. 155-157.

[84] Fasîh-i Hâfî, Mücmel-i Fasihî (nşr. Mahmûd Ferruh), Meşhed 1340 hş., II, 343.

[85] M. Ali Muvahhid, Şems-i Tebrîzî, Tahran 1996, s. 205-211.

[86] M. Emîn Riyâhî, Târîh-i Hoy, Tahran 1372 hş., s. 94.

[87] M. Ali Muvahhid, s. 211.

[88] Şems-i Tebrîzî, Makālât, s. 784.

[89] Abdülbaki Gölpınarlı, Mevlâna Celâleddin, s. 65.

[90] Ahmet Yaşar Ocak, Osmanlı İmparatorluğu’nda Marjinal Sûfîlik: Kalenderîler

(XIV-XVII Yüzyıllar), Ankara 1992, s. 75-79 92 Mikâil Bayram, s. 139-140.

[91] Kazi Ahmad Mian Akhtar, “Shams Tabrizi: Was He an Ismailian?”, IC, X (1936), s. 131-136.

[92] Gölpınarlı’nın Şemsiyye hakkında çelişkili görüşleri için bk. Abdülbâki Gölpınarlı, Mevlâna Celâleddin, s. 99, 101-102; a.mlf., Mevlâna’dan Sonra Mevlevîlik, İstanbul 1953, s. 204-215.

[93] Şems-i Tebrîzî, s. 227.

[94] Mücmel-i Fasihî, II, s. 380.

[95] İsmail Rüsûhî Ankaravî, Mesnevî’nin Yedinci Cild Şerhi, Süleymaniye Ktp. Esad Efendi nr. 1563,vr. 185a-b; Şems-i Tebrîzî, Makālât, neşredenin girişi, s. 39-40.

[96] Diğer önemli nüshaları için bk. Abdülbaki Gölpınarlı, Mevlâna Celâleddin, s. 27–31.

ETİKETLER:
YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.