Zaman Değirmeni

Zaman Değirmeni

Zaman değirmeninin çarkı durmak bilmiyor; dönüyor, dönüyor. Ne gece ne gündüz biliyor. Ne hastalık ne sağlık… Çocuk demiyor, genç demiyor. Çark döndükçe, verili dünyada elimizdeki anlar birer birer kayboluyor. Günler geceye, gece düne akıyor. Yarın yeni bir gün karşılıyor bizi, daha ne olduğunu anlayamadan o da dün oluyor. Dünler birikiyor, birikiyor, tarih oluyor, hatıra oluyor. Geride bizim olan bir tek tecrübe kalıyor.

Nedir tarih? Dünde kalan mı? Eldeki tecrübe mi? Sahi nedir tarih? Nedir zaman? Dün nedir? Yarın nedir? An nedir? Elimizde hangi zaman var? Tarih dünde kalan ise, dünde kalan da tecrübe ise, şu halde tecrübe zaman mı? Bilmem ki, bu sorular, “beni de şair etti sonunda zaman değirmeni” diyen şair gibi, acaba beni de şair mi yoksa filozof mu edecek? Yahut ne şair, ne de filozof… Sadece zaman değirmeninin çarkına tutulmuş bir divane. Evet, zaman değirmeni çarkını döndürdükçe divaneliğim de artacak.

“Zaman değirmeni” deyişi beni çocukluğumun su değirmenlerine alıp götürdü. Dere kenarlarını süsleyen değirmenler… Çok değil, daha dün; elektriğin köylere ulaşamadığı yetmişli yıllar. Eldeki en önemli enerji, su yahut rüzgâr. Tıpkı her zaman yanımızda taşıdığımız ve fakat bir türlü değerini bilemediğimiz zaman hazinesi gibi, verili bir hazinedir su.

Su akar. Zaman akar. Su bir ahşap oluk marifetiyle değirmenin çarkına doğru akar ve değirmenin çarkı dönmeye başlar. Çark kendi ekseninde döner, döner… Hep bir dönüş vardır; su çarkı, çark değirmen taşını. Sanki değirmen değil de semahanedesiniz. Değirmen taşı, semazendir. Çark, kâmil mürşit… Ve çarkı harekete geçiren su ise, ilahi neşe, ledünni bilgi ve tecelli.

Değirmende taş, dergâhta derviş döner. Taş buğdayı una tebdil eder, derviş de içinde biriktirdiği hayalleri, beklentileri, arzuları ve ümitleri… Velhasıl üğünen tûl-ı emeldir, yarınlardır. Sanki bir savaş alanındadır derviş, oysa sen ve ben onu oracıkta sadece dönmekte görürüz. Oysa bütün organlarıyla derlenip toparlanan ve kendisiyle barışan, kâinatla bütünleşen derviş, iç âleminde bizim bakıp da hemencecik fark edemediğimiz büyük bir meydan muharebesinin içindedir. Sağ el suyun kaynağına doğru açılır. Sanki su oluğudur gökyüzüne doğru çıkan el… El yukarı daha yukarı açılır. İşte o vakit bizim göremediğimiz ve görüp de anlam veremediğimiz ilahi rahmet, dervişin içine, meydan muharebesinin yapıldığı kalp ülkesine sağanak sağanak yağar.

Yağan her damla huzur getirir, neşe ve sükûnet getirir. Tıpkı dönen değirmen taşının orta yerinden büyük bir metanetle ve teslimiyetle akan buğday tanelerinin, taşın altında sûretini muhafaza sadedinde verdiği onca mücadelesine karşın öğünüp un olması gibi. Değirmene çuvallarla getirilen her buğday tanesi, dönen çarka teslim olsa da esasında bu teslimiyetle birlikte büyük bir mücadelenin içine de girmiştir. Sûreti muhafaza… Buğday tanesi olarak kalabilmek. Fakat değirmen taşı, semadaki dervişin manaya ermesi gibi, teslim aldığı buğdayı değiştirir, dönüştürür ve aslî özüne, una dönüştürür.

Zaman değirmeni döner. Döndükçe, bir yandan semada huzura eren derviş gibi, anın hükmünü ve değerini bilen bahtiyarın ömrünü bereketlendirir, öte yandan da elini nereye ve nasıl açacağını bilemeyen bahtsız derbederin yarınlarını tüketir. Nihayetinde “geçen gün ömürdendir”. Zira dediği gibi şairin, zaman değirmeni, “ne varsa döndürür herkesi bir şekle koyar.” Zaman sanki bir mürebbi, sanki her şeyi düzene sokan bir sihirli el yahut asasıdır Musa’nın. Velhasıl dokunduğu her şeyi değiştirir, dönüştürür ve bir yola sokar. Hani diyor ya şair,

Ayırmaz kimseyi, demez bu Türk, bu Rum, bu Ermeni

Açıkta bırakmaz seni, sağlar bir yola girmeni

Ne varsa döndürür herkesi bir şekle koyar, zira

Beni de şair etti sonunda zaman değirmeni

Zaman değirmeninden bahsetmeme vesile olan bu dörtlüktü… Daha doğrusu, Zaman Değirmeni-Dörtlükler (Ötüken Yayınları, İstanbul, 2009) adlı kitaptır. Zaman Değirmeni-Dörtlükler, Mevlana üzerine yaptığı incelemelerle de tanınan bir felsefecinin, Prof. Dr. İsmail Yakıt’ın zaman içerisinde yazdığı dörtlüklerden oluşuyor. İsmail Yakıt felsefe hocası, ama şiire, bilhassa divan şiirine yakınlık duymaktadır. Onun ebcede dair kitabı ehlinin malumudur. Zaman Değirmeni-Dörtlüklerden başka, yazdığı tarih manzumelerini de Yakuttan Tarihler (Ötüken Yayınları, İstanbul, 2009) adıyla yayınlamıştır.

Zaman Değirmeni-Dörtlükler’i şiiriyet bakımından değerlendirmek ayrı bir konudur. Bizi burada alakadar eden husus, manadır. Zaten İsmail Yakıt da şairliği değil, akademik bakışı öne çıkarır ve bu bakışla senelerdir biriktirdiği düşünceyi, tecrübeyi ve anlayışı dörtlüklerle okuyucuya ulaştırır. Bu bakımdan bazen geleneğe uyarak hocalığını ihsas ettirircesine hikmet telkin ederken, bazen de hicve dayanarak tasvirler yapar. Sanki hicivlerinde daha başarılıdır. Esasen hiciv körü körüne bir eleştiri değildir, tıpkı zaman değirmeni gibi, bir yandan muhatabını yapıp ettikleriyle yüzleştirerek uyarmayı salık verirken, öte yandan da genel okuyucuyu hayata hazırlar.

Söz, zamandan, değirmenden ve zaman değirmeninden açılınca uzar gider. Okuyucu elbette Zaman Değirmeni-Dörtlükler’e ilgi de duyacaktır. Fakat bir yerde bizim söze son vermemiz lazım. Diyor ki Yakıt:

“Bugün dini istismar ediyorlar” diyerek

Nice kitaplar telif eylediler bilerek

Günümüzde köşeyi dönenler onlar oldu

Din istismarcılığını istismar ederek

Doğru söze ne denir? Kimlerin neler neler diyerek, nice servete, nice itibara sahip olduğu aşikârdır. Demek ki, zaman değirmeni döndükçe, kimileri dönen derviş gibi arınacak, hafifleyecek, aklanıp paklanacak, asli özüne kavuşacak, insan olacak, kimileri de “köşeyi dönecek”, ama günden güne yükü artacak ve olduğu gibi kalacak.

Bilal Kemikli

bkemikli@gmail.com