YASİN SURESİ – 6

19.09.2019
351
A+
A-

YASİN SURESİ – VI

Yemin Olsun İkiz Kardeşine ki; Sen Rasûllerdensin!…

(Yasin Suresi “özde anlama” çalışması… Bu çalışma ne bir tefsir, ne bir te’vil, ne de bir ayet yorumudur. “Kur’an’ı sana inzal olur gibi oku”, uyarısı; “Kur’an İnsanın İkiz Kardeşi” Nebevi Gerçeği çerçevesinde sadece bir yaklaşım denemesidir. )

Sur’a ikinci kez üfürülme tabir edilen; FENA nın BEKAya dönüşüm süreci; İnsanlık Şuurunun Gelişimi (İnsanlık tarihi değil İnsanlık Şuurunun Gelişimi) açısından Hz. ADEM a.s dan Hz. MERYEM ve Hz. İSA’nın doğumuna uzanan sürecin adıdır!..

İnsanlık Şuuru; Ademî boyutun hakkını çeşitli rasül ve nebi suretleri ve onların kavimlerinin helaki diye mecazen işaret olunan; bedensel bilince ait bazı örtülerin yakılması, bazı kabuk ve yüklerden arınış süreçlerini hakkıyla yaşadıktan sonra, Muhammedî boyutun yaşamına dair ilk ışıkların huzme huzme süzüldüğü Meryem ve İsa sahnesine şahit olacaktır.

Bizde, yani özüne dönende bu sürecin yaşanması ise; tarikat tabir olunan arınma ve nefse ağır riyazat, bela, fitne, imtihan süreçleri sonrasında kendi İsa’sını doğurmak; yani kendinden emin o kudretli duruşu tüm kayıtsızlık ve orijinalliği ile ortaya koymak şeklinde açığa çıkar!…

Kişi bu süreçte EMİNdir artık. Neyi niçin yaşadığının HESABını bilmekte, neyin neyi çektiğini, neyin neyi ittiğini görmekte ve en ince detayına kadar mekanizmayı bilmektedir. Bu biliş ve eminlik KULLUĞUNU Bİ HAKKIN İCRA KUDRETİNİ AÇAR “KENDİ”LİĞİNDEN!…

(http://www.ahmedbaki.com/turkce/kitaplar/ayna/ayna04.htm)

İşte şimdi geldiğimiz ayetlerde açılan o süreçte insanın kendinde yaşadığı cennet ve cehennemin ne demek olduğunu göreceğiz. Birileri cehenneme, birileri cennete mi gitmekte dışarıda?…

Yok iki gözüm yok… Az sabır… Kim nerede nereye gidiyor okuyalım yavaş yavaş…

55-) GERÇEK Kİ O SÜREÇTE, CENNET EHLİ CENNET NİMETLERİYLE MEŞGUL VE BUNUN KEYFİNİ ÇIKARMAKTADIRLAR.

Cennet Ehli… Kim onlar?… Sendeki kuvvelerden, melekelerden ve idraklerden bahsediliyor yine. Aman bu noktadan kopmayasın dostum!  Değerlendirme, bakış açısı, hayata yaklaşım, okuma ve sezme noktasında gene sensin gündemde. Sende, senin gündeminden başkası yok zaten!

Cennet ehli; yani sende şuursal yaşamı açığa çıkarma kudretini kendinde bulmuş ve yaşamaya başlamış idrakler, nimetleriyle meşgulmüş cennetin.  Ne demek bu?

Allah Esmasının an be an enfüste ve afakta YERLİ YERİNCE AÇIĞA ÇIKMAKTA olduğunun seyridir bu…

İYİ– KÖTÜ, GÜZEL- ÇİRKİN, HAYIR- ŞER, UZAK- YAKIN, DOĞU- BATI ŞİRKİNİN DÜŞTÜĞÜ; TEKTEN TEKE SEYRİN AÇILDIĞI SÜREÇTİR BU…

Çok mu kavramsal oldu?.. Basitleştirelim. Hani sen, o ön hazırlık, o ölüm, o ilk sura üfürülme yada “Şehrin öte yanından gelen adam” sembolü ile başlayan süreçte nasıl bakıyordun hayata?… Henüz hiç bir şeyi yerine oturtamamıştın. Suçluyor, yargılıyor, yadırgıyor, uzaklaşmak istiyordun her şeyden!… Çünkü henüz gözünde NİMET- BELA İKİLEMİ bitmemişti.

Cennet Nimetlerini illa özel ikram diye anlamaya zorlama kendini. EN BÜYÜK NİMET; ASLINDA BELA DİYE BİR ŞEY OLMADIĞINI FARK ETMEK, HERŞEYİ NİMET GÖRMEKTİR!!!! (Düşünürsen bu cümle çok şey söyler sana!)

“Nimetlerle meşguldürler” diyor. Meşgul olmak?!… İnsana en fazla stres ve sıkıntı “boşluk hissi” şeklinde gelir değil mi?.. Boşluk yaşamanın adıdır depresyon. Herşeyin anlamsız geldiği boşluk hali.

En başlarda, henüz idrakinin yeterince gelişmediği süreçte o boşluğu da cennet zanneder, hatta buna BAĞLANTISIZLIK- BAĞIMSIZLIK- SAHİPLENMEME diye cilalı etiketler yapıştırır, çektiğin “Benlik Sancısı”na dahi cennet kılıfı geçirmeye çalışırsın. Asıl cennet hali o değildir. Asıl cennet; her an meşgul olmak, hayatında ve idrakinde boşluk bırakmamaktır. 24 saatine tasarruf edersen, 24 saatine şuurlu biçimde hakim olabilirsen yaşarsın cennetini.

Meşgul olmak; boşluğa izin vermemesi yönüyle önemli bir kavram! İnşirah suresi O HALDE RABBİN İÇİN YORUL, MEŞGUL OL şeklinde biter.

İmam Şafii: “Kendini Hak ile meşgul etmezsen batıl seni istila eder” diyerek sistemde her boşluğun mutlaka doldurulduğunu çok veciz ifade etmiştir.

Düşüncende, bakış açında, yaşam tarzında bırakacağın boşluklar muhtemelen içeride VEHİM VE VESVESE, dışarıda GIYBET- TECESSÜS- FİTNE VE DİDİŞME ile dolar ki; işte bu da bilincin cehennemini kendi ellerinle tutuşturman demektir.

Nimet görmek, bela görmemek, iki gözden iki değil, iki gözden teki seyretmek başlı başına keyiftir dostum!

Bakalım daha nasıl keyif çatılıyor, daha nasıl sefa sürülüyor cennet idrakinde?..

56-) ONLAR VE EŞLERİ GÖLGELER İÇİNDE TAHTLAR ÜZERİNDE YASLANMIŞLARDIR.

Şuurun eşi bilinç, ruhun eşi beden, hakikatin eşi şeriat, düşüncenin eşi fiil!…

Bütün iç çatışma ve cehennem bunların ayrılığından doğar biliyorsun!

Cennet hali; Beden- Bilinç isimli gelinin; Şuur- Hakikat isimli ERle gerdeğe girmesidir! Bedenin, tam anlamıyla şuura, düşüncenin tam anlamıyla hakikate boyun eğişidir bu hali zevke dönüştüren! Kavga bitmiş, çekişme son bulmuş, daimi vuslat, daimi huzur başlamıştır.

Karşılıklı çekişmeyi bırakıp KUDRET VE EMİNLİK TAHTINDA Hak sohbetine başlamıştır gelin ve damat! Pardon Şuur ve Bilinç… Kızgınlık, hararet, yakıcı ateş; kısacası BİLİNCİN CEHENNEMİ yoktur bu alanda. Bu alan gölgeliktir!… Hakikat güneşinin altında AN- I DAİM yaşamak üzere sığınılan MUHABBET GÖLGESİ, TEVHİD GÖLGESİ dir bu!…

Sohbet ikramsız olur mu?… Hep bakışa bakışa mı geçecek onca vakit?:)))

Arada ikramlar da olacak elbet!

57-) ONLAR İÇİN ORADA MEYVELER VARDIR… ONLAR İÇİN KEYİF ALACAKLARI ŞEYLER VARDIR.

Arınma süreçleri ile arzlarını sürdükleri, ektikleri, bakımını yaptıkları, rahmet yağmurları ile suladıkları, hakikat güneşinde olgunlaştırdıkları İDRAK MEYVELERİ vardır onlar için. Tefekkürlerin, doğuşların getirdiği, eşi benzeri görülmemiş, daha önce kimselerin tatmadığı idrak ve açılım meyveleridir bunlar!

Sıkıntı ve keder yoktur artık. Önceleri acı ve dert gördükleri her şeyi zevk eder, hepsinden keyif alır olmuşlardır.

Nereden gelir bu huzur?..

Dışarıdan birilerinden mi?…

Havadan mı?…

Birinin bağışı mı öteden?…

Devam edelim…

58-) RAHÎM RAB’DEN “SELÂM” SÖZÜ ULAŞIR (SELÂM İSMİ ÖZELLİĞİNİ YAŞARLAR)!

Selam sözü ulaşırmış o hali yaşayana! Nereden? Rabbinden!!!! Yani özünden… Yani kendi gönlünden.. Yani kendi derunundan…

Selam ne demek?.. Ehline kulak verelim şimdi:

ES SELÂM… Yaratılmışlara (beden ve tabiat kayıtlarından; tehlikeden; boyutlarının kayıtlarından) selâmet ihsan eden, yakîn hâlini oluşturan; iman edenlere “İSLÂM”ın hazmını veren; Dar`üs Selâm (hakikatimize ait kuvvelerin tahakkuku) olan cennet boyutu hâlinin yaşamını meydana getiren! Rahîm isminin tetikleyerek açığa çıkardığı isim-özelliktir! “Selâmün kavlen min Rabbin Rahıym = Rahîm Rab`den “Selâm” sözü ulaşır (Selâm ismi özelliğini Rableri olan Esmâ hakikatlerinden açığa çıkan yolla yaşarlar)!” (Yâsîn: 58).

(http://www.ahmedhulusi.org/kuran/elesmaulhusna.htm)

Selamette olmak! Barışmak, kavgayı bitirmek iç âleminde. “Kendiyle barışamayan; başkasıyla barışamaz” sözünde değinilen halin sancısıdır bizlerin şimdilerde çektiği. Bazen dışarı atarak, bazen ötede sanarak, bazen kendimize sırt dönerek uzak düşeriz selametten.

Bazen tevazu adına, nefse prim vermeme adına tuhaf ve de kutsal (!) bir gerekçe ile yaparız bunu… “Kendinle barışık ol, kendini sev” dendiğinde nice perdeli bakıştan şu sözler duyulur; “Ben kendimle mücadele etmeli, nefsimi yenmeliyim!…” Kendisi ile barışık olmayı şeytana pabucu kaptırmak zanneden zavallı bir yaklaşımdır bu… Oysa bütün öze erenler, bütün sırrı çözenler dışarıdan bakanların narsist zannedeceği ölçüde çok severler kendilerini… Ve işin sırrı şudur ki; kendini çok sevenler, çok sevebilirler başkalarını!… Hakikati kendinde bulan için “başkaları”nın hiç var olmadığı anlaşıldığından sever; TEK- BÜTÜN GÖRDÜĞÜ TÜM BİRİMLERİ.

İnsanları sevemeyen, aslında kendini sevmemektedir!.. Dışarısı ile kavgalı olan, aslında iç kavgasını bitiremediği için yaşamaktadır savaşa dönüşen azap süreçlerini!…

Rahimiyetin; idrak ettiğini yaşama dökmenin, sınırsız paylaşımın, infakın, sevgi ve muhabbet yayınının bir getirisi, bir ürünüdür SELAM ve SELAMETTE OLMAK!

Kişi cennet haliyle bunları yaşarken, cehenneme sevk oluş geri mi kalmıştır?..

Hayır…

Cehenneme sevkiyat sürmektedir an be an…

Ama bir farkla…

Eski yaşamında cehennemi azap diye gören bilinç; onun bir takım açılımlar için elzem olduğunu sezmiş, gönüllü ve bile isteye sürmektedir kendindeki bazı algıları cehenneme…

Ateşe atılan bir mahkumun yanışı değildir artık yaşadığı. Belki fırıncının rızık ve geçim neşesiyle hamurları sürmesi gibi bir sürüştür bu!… Gönüllü, bilinçli ve gayet farkında bir yönelişle…

Kudretle ve isteyerek ortaya koyduğu bu durum; ona kesin kararlar alma ve duruşunu sabitleme imkanı verecektir.

Artık eski hallerle arasına kesin ve keskin bir set çekmiş, adeta maziyi çöpe atmış; kendisini yakan düşüncelere aşılmaz bir hisar örmüş, gözünün yaşına bakmadan ateşe atmıştır odunsu ve ham yanlarını…

İşte bu idrakin eseri olarak kendinden şu emir çıkar: 59-)”EY SUÇLULAR! BUGÜN AYRILIN!”

İşte bu haykırışın keskin kudreti ile bir sorgulama ve ceza sürecine de start verir şuursal yaşama geçen kul!

Ceza; bir anlamda arınma, bir anlamda yeni idraklere sıçramak için enerjiyi açığa çıkaracak olan yanmadır burada. Yakıcı bir azap değildir yaşanan! Belki TADILASI, belki MÜJDE olan arınmadır sadece…

O süreçte neler yaşanır, ileride konuşalım inşaAllah…

Evet Dostum;

Geldiğimiz noktada bedenin benliğe hâkimiyeti son buldu. Şuur; bilince hâkim artık. Senin için yeni bir süreç başladı. Çünkü senin kıyametin koptu!.. Çünkü sen, yeniden dirildin!… Ve şimdi kendi mahşerini kendin kuruyor, kendi hesabını kendin veriyorsun bundan sonraki yaşam süreçlerinde.

Öylesi bir kudret ve duruş elde ettin ki; sana cenneti yaşatacak; esma kuvvelerini kullanma yöntemlerini bilip uyguladığın gibi; seni yakan, seni acıtan, seni perdeleyen hallere karşı, duygular ve alışkanlıklara prim vermeden meydan okuyor; yanması gereken odunsu yanlarını gözünü kırpmadan bir bir kesip atıyorsun ocağa!.. “Altın asitte saflaşır” realitesinin bilinciyle saflaşmak, yüklerinden kurtulmak, ebediyete akan yoluna daha hızlı, daha .çevik koşmak için. Kabuğun örttüğü asıl potansiyeli bütün berraklığıyla meydana çıkarmak için…

Bu süreçte söz, senden içre sen olan Şuurun, bir başka deyişle Halife Boyutunun artık. İşi o ele alıyor ve bir kere daha sana senin hakikatini hatırlatmak üzere sesleniyor:

60-64) “EY ADEMOĞULLARI… SİZE AHDETMEDİM (BİLDİRİP BİLGİLENDİRMEDİM) Mİ ŞEYTANA (BEDENE- HAKİKATİNDEN HABERSİZ BİLİNCE) KULLUK ETMEYİN, MUHAKKAK Kİ O SİZİN İÇİN APAÇIK BİR DÜŞMANDIR?”“BANA KULLUK EDİN (HAKİKATİN GEREĞİNİ HİSSEDİP YAŞAYIN)! SIRAT-I MÜSTAKİM BUDUR” (DİYE?).”ANDOLSUN Kİ (KENDİNİZİ YOK OLUP GİDECEK BEDEN ZANNINIZ) SİZDEN PEK ÇOK CEMAATLERİ SAPTIRDI! AKLINIZI KULLANMADINIZ MI?” “İŞTE BU VADOLUNDUĞUNUZ CEHENNEMDİR!””HAKİKATİNİZİ İNKÂRINIZIN KARŞILIĞI OLARAK ŞİMDİ YAŞAYIN SONUCUNU!”

Ahit ve sözleşme!… Kim, kiminle, nerede yaptı?… İki taraf mı var imza atan?…

“Bana söz verdin ama sen sözünü tutmadın” diyen kim?…

Sözü tutamamanın ana sebebi apaçık düşmanı görememek!..

Kulluğu, yönelişi asıl olması gerekene değil; apaçık düşmana yönelterek şirk koşmak!…

Ve saptırılan pek çok cemaat!…

Ve aklını kullanmamanın bedeli!…

İnkarın sonucu olarak yaşanan cehennem, yanma, pişmanlık, stres yada buhran!…

İkiliğe düşmeden nasıl çıkılacak içinden?…

Öteye atmadan, söz alanla söz vereni nasıl çözeceğiz, iki ayrı vücud yoksa?!…

Hadi gel de çık işin içinden….

Dostum,

İçine doğru yöneldiğinde her an, her saat sana seslenen ve mutlak doğruyu söyleyen bir ses duyar mısın?!.. Adına ister “Vicdan”, ister “Hak”, ister “İnsani Şuur”, ister “Allah’ın Sesi” de! Adına ne dediğin değil, onu duymakta olduğunu mühim! Kulaklarını ısrarla tıkadığın dönemlerde bile duyuyorsun onu değil mi?.. Bazen egosal tutkularınla bastırıp geçsen de hep seslenir sana içinden!… Çoğu kere dinlemezsin onu. Dışa dönük şartları öne alır da akıl-mantık- sosyal ortam der, üfürükten gerekçeler bulur, bir şekilde dinlemezsin!…

İşte o sırt çevirdiğin; öz cevherinde seni Halife Olarak Yaratanın, seni belli bir gaye ile donatanın hitabıdır!. Ve der ki; yaratılış gayene sadık kal!…

İyi ama ben yaratılış gayemi bilmiyorum ki, diyemezsin… Çünkü bu biliş öz olarak mevcuttur her birimde. Çiçek, nasıl açması gerektiğini bilirken, kul kanat çırpmayı dışarıdan değil içeriden keşfetmişken sen, bilmiyorum, duymadım diyemezsin!

Ama ben vicdanımı hiç duymuyorum, özümden beni hiçbir ses uyarmıyor, deme bunun gerçek olmadığını çok iyi biliyorsun! İster cılız, ister yüksek perdede çıksın, her birimde duyulur o ses!…

Ve işte gelinen nokta o sesin; bütün diğer sesleri alt edip  TEK HAKİM olarak sana tasarruf ettiği, hitabın ayan- beyan, parazitsiz, pürüzsüz gönül frekansında titreştiği anın yaşamıdır artık.

Vazgeçemediklerinden vazgeçecek, veremediklerini verecek, göremediklerini görecek ilim-irade-kudret aynı anda, gayzer misali fışkırır özünden!..  Sen artık yeni bir sen olmuşsundur!..

Acımaya, duyguya, geleneğe yer yoktur değerlendirmelerinde!…

Çevrenin “Ruhsuz” diyeceği kadar kendinden emin, “Donuk” göreceği kadar duruşuna hakim, “Soğuk” bulacağı kadar realist olmuşsundur!… Ama bilen bilmektedir seni… Sen, beşerce yaşayanların dünyasına veda etmiş; gönülce, kalpçe, şuurca yaşayanların safında yerini almışsındır çoktan!..

İşte o safını belirlemiş olmanın huzuruyla sahneleri geri sararcasına kendi hesabını kendin görür, kirli çamaşırların için lazım olan ateşi, büyümesi gereken fidelerin için bengisuyu entegre üretir olmuşsundur. Cennet halini sende büyütecek su da, cehennem tutuşturacak kibrit de sendedir artık.

Bedenselliğin apaçık düşman olduğunu görmüşsündür! Beden ve bedene bağlı bilince teslim olmanın sende mevcut pek çok kuvveyi; yerinde kullandırmadığını, boşa yere heba ettirdiğini fark etmişsindir. Bedenselliğin, cemaat halinde güçlü bir ordu gibi fetihler yapacak, yollar açacak kuvveleri yanlış yerlerde israf ettirdiğini apaçık anlamışsındır!

Ve sen, bedenin ağzını tıkamış, şuur karşısında kes sesini, demişsindir!

65-) O SÜREÇTE AĞIZLARINI MÜHÜRLERİZ; YAPTIKLARI HAKKINDA ELLERİ KONUŞUR VE AYAKLARI ŞAHİTLİK EDER BİZE.

Ağız, bedene ait. Düşüncelerin kelimeye dökülüp Ef’al Alemine yansıdığı organ. Kendi mahşerini kurup kendi hesabını gördüğün süreçte ağzını mühürlemişsindir sen!

“Biz” kalıbıyla hitabı düşünerek, kimler mühürler, diye de sorabilirsin. Ben öteden okumak istemiyorum ama öyle de bakmak istersen, “Seni ele alanlar ağzını mühürler”, yani “Bedenselliğini susturur” diyeyim.

Kimler mi onlar?… Gayb Ricali ve Tasarruf Ehli Zevat diyeceğim. Evet, geçilen onca aşamadan sonra geldiğin bu açık yüzleşme safhasında irade ve kudret onlarındır artık.

Sen, ben özgürüm zannetsen de “İNSAN BAŞIBOŞ BIRAKILIVERECEĞİNİ Mİ SANIR (Kıyame 36)” realitesi gereğince her beyin, her bilinç, bir üst bilincin emrindedir farkında olarak yada olmayarak! En az, bir ordu kadar hiyerarşik bir işleyiş vardır Alemlerde; bilinçlerde, idrak katmanlarında… Bu uzun bir konu… Dağıtmadan şöyle noktalayalım:

Ehli, bir defasında şöyle demişti: HZ. MUHAMMED (SAV) ARZDA AÇIĞA ÇIKMAZDAN ÖNCE DÜNYANIN İDARESİ ARZ MELEKLERİNE AİTTİ. O AÇIĞA ÇIKINCA ONUN VARİSLERİ OLAYI DEVRALDI!…

Tasavvufi derinlik açısından GAYB EHLİ VE DİVANa işaret eden bu söz, içeriden bakınca şunu söylüyor, bize göre:

SENDE MUHAMMEDİ BOYUT AÇILANA KADAR SENİN İRADENE BEDENSEL MELEKELERİN; ALIŞKANLIKLARIN, BİLİNCİN, BENLİĞİN HÂKİM…

MUHAMMEDİ BOYUT AÇILINCA İSE SENİ HZ MUHAMMED (SAV) VARİSİ ÜST BİLİNÇLER DEVRALIR!…

Daha ötesi çok söylenesi değil. Burada keselim.

***

Ne diyorduk?… Ağzın mühürlendi yani artık bedenselliğinin vehim ve vesveselerini duymuyorsun, onun emrinde değilsin.

Peki kimler konuşuyor?…

Ellerin!

Yani, düşünce kuvvenle sezgi gücün, hayalinle tefekkürün, değerlendirme istidadın ile basiretin konuşuyor. Ve onları objektif olarak dinlediğin için yüzleşiyorsun suçlu yanlarınla, yanlışlarınla, o-ku-ya-ma-dık-la-rın-la!…

Ayakların şahitlik ediyor!…

Ayak; yere basan yanın… Eller; hakikatinden okuma yaptırırken, ayakların bir şeriat ve sünnetullah okuması yaptırıyor sana!… Fiillerini, eylemlerini, neyin neye seni sürüklediğini, hangi duygu ile suça atladığını, hangi perdeli bakışla günaha sürüklendiğini açıkça görüyor, müşahede ediyorsun artık!.. Hem düşünsel planda, hem eylem planında SİSTEM BİLGİSİne vâkıfsın artık!…

Böylesi bir hitap ve şahitlik bazen içini, acıtıyor mu?

Ne de olsa çıplak gerçeğe muhatap olmak yine de kolay değil insan için!

Bunun bir müjde ve lütuf olduğunu göreceksin şimdiki ayetle…

66-) DİLESEYDİK GÖZLERİNİ SİLME KÖR EDERDİK DE YOLDA (ÖYLECE) KOŞUŞURLARDI… FAKAT NASIL GÖREBİLECEKLER (BU GERÇEĞİ)?

Bu âlemden, yanlışını hüner sanan bir gafil olarak gitmek ister miydin? Yada içinde bulunduğu karanlığı aydınlık sanan bir kör olarak?..

İnsanlığın kahir ekseriyeti, ezici çoğunluğu öyle gidecek biliyorsun. Şimdi sen kendi gerçeğinle, cehennemlik hallerinle de cenneti oluşturacak yanlarınla da örtüsüz-  perdesiz olarak yüzleştin ya, yat kalk şükret Rabbine!!!! Büyük bir lütufla karşı karşıyasın!…

Basireti silme kör edilenlerden olmadığının şükrünü eda etmek mi? İmkanı yok, buna güç yetiremezsin. İyisi mi acziyetini itiraf ederek alnını usulca yere koy!

Daha başka ne olabilirdi?…

Körlükten daha beter hallerde mi var, diye soruyorsun?

Olmaz mı?

Bak dinle ayeti…

67-) DİLESEYDİK MEKÂNLARI ÜZERE ONLARI MESH EDERDİK (BULUNDUKLARI ANLAYIŞ ÜZERE ONLARI SÂBİTLERDİK) DE ARTIK NE İLERİ GİTMEYE GÜÇLERİ YETERDİ VE NE DE ESKİ HÂLLERİNE DÖNEBİLİRLERDİ.

Meshe uğramak!.. Değişik yerlerde geçer Kur’an’da. Sen de atadan duyma tefsir ve açıklamalarla GEÇMİŞ KAVİMLERDEN KİMİ MAYMUN KİMİ DOMUZ OLDU diye anlarsın bunu öyle mi?..

Yok iki gözüm yok!… Öyle suratı ve bedeni hayvana dönüşen filan yok! Bütün anlatılan; İDRAK SÜRECİ… İdraki ve düşüncesi hayvanlıkta kalan, belli bir noktada kilitlenen demek buradaki mesh! Seni bilmem ama benim için suratın maymuna çevrilmesinden daha beteri; bilincin taklit bilgilerde kalıp öylece yaşamasıdır.

Sorgulamayanın, düşünmeyenin, atalar dininde yaşayanın nasıl bir dar alana hapsolduğunu bir düşünsen; bunun yanış ve açılım süreçlerinin sancısından çok daha ağır bir bela olduğunu görürsün. Ne ileri ne geri gidemeyen bir algı ve bakış açısı!.. Dünyasını evren sanan, köyünü metropol sanan bir yaşam seyri…

Neden?… Neden bazıları çıkamaz o sıkışmışlıktan?…

Ömürleri uzundur çünkü… Kıyametleri kopmamıştır henüz.. Mühlet verilmiştir…

Dışarıdan birilerinden mi bahsediyoruz. Hayır… Uzun ömürlülük kavramını içeriden nasıl okuruz?.. Önce ayete kulak verelim..

68-) KİMİ UZUN ÖMÜRLÜ YAPARSAK ONU YARATILIŞI İTİBARIYLA ZAYIFLATIRIZ. HÂLÂ AKILLARINI KULLANMAZLAR MI?

Burada ömrü uzatılan insan mı?.. Kişi mi,  kişiler mi?..

Hayır iki gözüm. Hep dedik ya, bu senin kendinle yaşadığın süreç.

Ömrü uzatılan ise senin hallerin!.. Yani?.. Yanisi şu;

Hangi hal ve anlayış sende uzun süreli mekân tutuyorsa, bu aslında bir zayıflık alameti. Belki de perde çekecek bir durumun zemini…

Anlayamadın mı? Nasıl açsam?..

Hiçbir kalen yıkılmadı, hiçbir bilgin sarsılmadı, hiçbir düşüncen kınanmadı öyle mi?..

Bu iyi bir şey mi görünüyor?… Ahhh Nurum ahhhh..

Deprem görmemiş, sarsılmamış, sel basmamış gecekonduda hayat ne güzeldir değil mi?.. Demle çayını akşam asma altında, seyret gökdelenler arasından görünen ufukları…

Dostum, yıkım ve sancı süreçleri yaşamadı isen… Değişime zorlayan güç olaylar başına gelmemişse, sert etkilerle düşüncelerine yıldırım düşmemişse, sen fiiliyat- düşünce ve bilgide ömrü uzatılanlardansın!…

Yani sen zayıflatılan, bedenin emrinde ihtiyarlayan, kendini beden sanma köleliğinde kıvranan bir zavallısın!… Güçsüz, muhtaç, desteksiz yürüyemeyen bir kötürümsün!…

Hele bir aklını kullan!… Bazı bilgilerin yanlış mı çıktı? Elini öp doğruyu gösterenin! Düşüncelerin kınandı da idrak değişimlerine mi zorlandın! Havalara sıçra sevinçten. Eylemlerin, hallerin eleştirildi mi? Bil ki en şifalı ilaç; acı ilaçtır! Acı ilaç; kınanmak, eleştiriye uğramaktır! Kana kana iç onu!…

Anladın değil mi?.. Hallerin kısa sürüyor, halden hale, idrakten idrake, bilgiden bilgiye dönüşerek sürekli bir geçişi kolaylıkla yaşıyorsan, şükret!… Hem de başını seccadeden kaldırmadan şükret!… Kötürüm değilsin,  yürüyorsun yetmez mi?!…

Hz. Ali “Ben yürüyen Kur’an’ım” derken, “Her an düşüncem, bilgim değişip yenilenmede” demiş olmasın?!!!..

YENİLEN çağrısının şu günlerde gerek teknolojik gerek bilimsel gerek güncel mesajlarla daha bir güçlü çıkışı da özel bir lütuf olsa gerek!…

Meshe uğramaktan Allah’a sığınıyor; “Kur’an’ı şiirce değerlendirme perdesi”ni konuşmayı ileriye bırakarak selam yaşamımız olsun diyorum!

Mehmet DOĞRAMACI

dogramacimehmet@gmail.com