The Mathnawi I – II

A+
A-
The Mathnawi I – II

The Mathnawi I – II

1.cilt:

Rumi describes this magnificent work as follows: “This is the Book of the Mathnawi, which is the roots of the roots of the roots of the (Mohammedan) Religion in respect of (its) unveiling the mysteries of attainment (to the Truth) and of certainty; and which is the greatest science of God and the clearest (religious) way of God and the most manifest evidence of God.” And he invites us to hearken: “Listen to the reed how it tells a tale, complaining of separations Saying, “Ever since I was parted from the reed-bed, my lament hath caused man and woman to moan. I want a bosom torn by severance, that I may unfold (to such a one) the pain of love-desire. Everyone who is left far from his source wishes back the time when he was united with it.” This is a masterpiece of Persian poetry filled with Sufi wisdom and to understand it, Rumi gives this advice: “O son, burst thy chains and be free!”

2.cilt:

Rumi says these Six Books of Mathnawi give light to the Six Directions so that “anyone who has not performed the circumambulation may (now) perform it (round the Mathnawi)” They are like “a lamp in the darkness of imagination and perplexity and phantasies and doubt and suspicion”. They “set forth that the Religious Law is like a candle showing the way. Unless you gain possession of the candle, there is no wayfaring; and when you have come on to the way, your wayfaring is the Path; and when you have reached the journey’s end, that is the Truth.” Encompassed with the doctrines of Sufism, Mathnawi is igniting a spark and this spark can turn into a flame through love. “Love hath naught to do with the five (senses) and the six (directions): its goal is only (to experience) the attraction exerted by the Beloved.”

Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Mesnevî ve İngilizce Çevirisi Üzerine

Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, bugün Afganistan sınırları dahilindeki Belh’de başlayan hayatını birçok şehri, bilim adamlarını ve bilim meclislerini tanıyarak entelektüel bir yolculuğun sonunda vardığı Konya’da tamamlamış, hali hazırda dünyanın her tarafından kadirşinas insanların ziyaret etikleri ebedi istirahatgahında medfun şair, mutasavvıf, düşünür, filozof ve din bilginidir. Uzun sayılmayacak bir ömre yetiştirdiği birçok talebenin yanında, evrensel düşüncenin temel konularını sıradan bir insanın bile idrak edebileceği basit ve sade bir üslupla aktardığı birçok kitap, her şeyden önemlisi odağında herhangi bir ayrıma gitmeden bütün insanlığı sevebilen engin bir gönlün yer aldığı zengin bir düşünce, değer ve kültürel mirası bırakmış, daha sonra geniş bir coğrafyada düşünce ve toplum hayatının şekillenmesine tesir etmiş bir düşünürdür. Günümüzde de birçok dile çevrilen ve üzerinde bilimsel çalışmalar yapılan eserleri yoğun bir ilgiyle okunmayı sürdürüyor. Görüşleri yalnızlık, inançsızlık, ırkçılık, doğanın tüketilmesi gibi modern çağın sorunlarına çözüm arayanlara ilham kaynağı olmayı sürdürmektedir.

Mevlânâ, her şeyden önce büyük bir din bilginidir. Birçok yerde Kur’ân-ı Kerîm ve hadislere olan bağlılığını beyan eden düşünür, esas itibarıyla, kendisini bende-i Kur’ân yani Kur’ân hadimi olarak niteler; bunun ötesindeki her algıyı reddettiğini söyler. O zaman Mevlânâ’yı anlamak için ilk hareket edilmesi gereken nokta, bir din bilgini olarak Mevlânâ’dır. Bütün eserleri arasında en önemlisi sayılabilecek Mesnevî onun tevhit, iman, peygamberlik, ibadet ve ahlak gibi dini hayatın kurucu meselelerini ele aldığı bir başyapıt iken Mevlânâ bu konular hakkında Müslüman düşüncenin yedi asır içinde üretmiş olduğu en kıymetli bilgileri marifet ve ahlaki hayatın önce zemini daha sonra ise yeni bir dil ve düşüncenin inşasıyla ufkuna taşımıştır. Bunu yaparken hemen bütün din bilimlerinden yararlanan Mevlânâ aynı zamanda artık İbnü’l-Arabî ile birlikte olgunluk evresine ulaşmış olan tasavvuf mirasını da dikkate almış, burada insan ve onun zihinsel ve ahlaki kabiliyetleri üzerine dikkatlerini vermişti. Daha sonra neredeyse kendisiyle özdeşleşen sema, devran, musiki gibi tasavvuf ayin ve pratikleri de uzun bir zaman ve mekân aralığında zengin bir insan tecrübesiyle harmanlanarak ona ulaşmıştı. Mevlânâ bu alanlarda tasavvuf geleneğinden gelen birçok konuyu yeni bir gözle yorumlayarak, insanlık mirasına dahil etmiştir. Bu itibarla Mevlânâ’nın bir din bilgini olarak kimliği dikkate alınmadan eserlerinde serdedilen düşünceler, dile getirdiği yorumlar ve hepsinden önemlisi amaçları doğru bir şekilde anlaşılamayacaktır.

Öte yandan Mevlânâ bir düşünür, hakiki anlamıyla bir metafizikçi ve filozoftur. Onun eserlerinin ana konusu metafiziğin temel meselesi olan Tanrı, insan ve Tanrı ile insan arasındaki çok yönlü ilişkilerdir. Metafiziğin Platon ve Aristoteles gibi Grek filozoflarına giden bir ayağı var iken aynı zamanda Mısır, kısmen de İran geleneğinden gelen birtakım metafizik iddialar ve görüşler Anadolu’daki entelektüel ortamın ana unsurları idi. Müslümanların Anadolu’yu fethetmeleriyle birlikte, bu yorgun coğrafyada büyük bir düşünce hareketliliği yaşanmış, İslam düşüncesinin ikinci büyük evresi sayılabilecek büyük düşünürler insanlık tarihinin en önemli eserlerini vermiş, Anadolu bütün tarihinde dünyanın en önemli bilim, düşünce ve kültür merkezi olmuştu. Bu meyanda Mevlânâ, İbnü’l-Arabî, Yunus Emre ve Konevî gibi büyük düşünürler ve şairler bir yandan kadim mirastan tevarüs ettikleri düşünceleri yeniden yorumlarken öte yandan bu meselelere yeni konular ekleyerek insanlığın düşünce ufkunu zirvesine taşıyorlardı. Zaman içinde insanların en nefis örneklerini Mevlânâ’nın eserlerinden okuyacağı birçok düşünce bu karşılaşmalarla ortaya çıkmış, Anadolu dünyanın gözde bilim ve düşünce merkezi olmuş, doğudan ve batıdan birçok düşünür buraya yerleşmişti. Mevlânâ “göründüğün gibi ol” veya “cömertlikte güneş gibi ol” veya “tevazuda toprak gibi ol” dediğinde insanlar tam olarak neyi aradığını fark etmiş, bu düşüncelerle hayatın, insanın ve var olmanın anlamını Tanrı’yı bilmede bulmuşlardır.

Mevlânâ tasavvuf geleneği ile din bilimleri mirasını Tanrı ve insan ilişkisini sorunu üzerinden birleştirmiş, bu ana konuya dikkatini odaklamıştı. En önemli eseri sayılabilecek Mesnevî’yi “bu kitap fıkhullah-ı ekber’dir (yani Allah’ı tanıma kitabı)” diye betimlemiş olmasının nedeni budur. Bu nedenle Mevlânâ Tanrı ve insan ilişkisi ekseninde ortaya koyduğu düşünceleriyle metafizik geleneğin önemli düşünürlerinden birisi olabilmiş, bu düşüncenin öteden beri tartışa geldiği birlik ve çokluk ilişkisi, varlık, insanın serüveni, hayatın anlamı, aşk ve ahlak gibi temel konulara yeni bir bakış açısı getirmiştir. Bu itibarla onu bir din bilgini iken ayrıcalıklı kılan da bu metafizikçi tarafı olmalıdır.

Mevlânâ büyük bir sûfi, daha doğru bir anlatımla bir sûfi alimdir. Onu bir dini bilimi alimi olmanın ötesine taşıyarak bir sûfi kılan şey, insanı temel bir mesele olarak seçmiş olmasıdır. Mevlânâ’nın düşüncelerini şekillendiren tasavvufta Tanrı’dan söz etmek insandan söz etmeyi iktiza ederken insan ancak Tanrı’yı tanımakla kendi hakikat ve anlamını keşfedebilir. Tanrı’yı insanın kendisini, kabiliyet ve imkanlarını tanıyabileceği bir ayna olarak telakki etmek, Müslüman düşüncenin insan anlayışını şekillendirmiştir. Tanrı’yı bir ayna gibi görmek, insanın yüceltilebileceği en yüksek mertebedir ve bu sayede hiçbir ayrım yapmadan bütün insanlık bu payeden nasibini alacaktır. Mevlânâ bu ilişkide insan yolculuğunu tüm zamanların en iyi örneklerinden sayılabilecek nefis bir hikâye ile özetler: Ona göre insanın hikâyesi sazlıktan kopartılmış, bu nedenle de kaderi yalnızlık, gurbet, ayrılık, hasret olan bir kamışın hikâyesidir. Burada kamış ve sazlık örneğinin seçilmesinin kalem ve söz ile yakın bir irtibatı olmalıdır. Kamışsazlık aynı zamanda kalemin ve sözün hikâyesidir ve Mevlânâ, insanı bir söz olarak tasarlayarak metafizikçilerin aşina oldukları bir kelime/logos teorisi ima etmektedir.

Köklerinden kopartılmış olmak Mevlânâ’ya göre insanlığın kaderidir. Yeryüzündeki geçici hayatımız ise sıkıntılar, özlemler, yalnızlık ve ana vatana dönüş umuduyla geçecektir. Bu düşünce çeşitli şekillerde Ferîdüddin Attâr gibi sûfilerde de yer alır. Attâr’a göre insanın Tanrı’yı araması bir zorunluluktur, çünkü O’na dair ilk bilgisi insanı sürekli bir arayışa itmekte, maksadını bulamadığında ise büyük bir huzursuzluk ve çatışma nedeni olmaktadır. Birinde bilgi ve görmek üzerinden kurulan Tanrı ve insan irtibatı ötekinde daha etkili bir üslupla kökler üzerinden kurulur. Simurg’un kanadını yani mutlak güzelliği görmek insanı yeryüzünün huysuz ve talepkâr varlığı yaparken köklerinden kopartılmış olmak da aynı huysuzluğu ve hasreti insanın kaderi kılar. Her iki düşünür için de insanın ilk ve aşılmaz sorunu dünyalı olmamak, ezeli bir doğaya sahip olmanın neticesinde dünya ile yetinememektir. Bu kader bize iki hali birden yaşatıyor: Birincisi bu durum bir seçkinlik hali veya belli sayıdaki insanı ilgilendiren entelektüel bir mesele değil, insanlığın müşterek kaderidir. İkincisi ise müşterek kaderimiz bu ise bütün insanlık temel sorunlarını ancak sevgiyle, yardımlaşmayla, birbirine değer vermekle ve birbirini yol arkadaşı saymakla aşabilir. Çağdaş dünyadaki bazı düşünceler insanın asıl vatandan uzaklığını anlatan düşünceyi hatırlatırken çağımızda da aranan şey Mevlânâ’nın dile getirdiği evrensellik, insanlar arasındaki gerçek ve samimi kardeşliktir. Mevlânâ böyle bir evrensel kardeşliğin ancak gerçek bir düşünce, sahici bir ahlak ve doğru bir yönelme ile mümkün olabileceğini söylerken sahicilik ve hakikiliği de Tanrı’ya yönelmenin zemini kabul eder.

Mevlânâ’ya göre asıl vatanından kopan insanın yeryüzündeki hayatı gurbet hayatıdır. İnsan asıl vatanına dönmek ister, ona dönene kadar da ıstırap ve hasretle yaşar. Bu noktada Mevlânâ’nın düşüncesinin en önemli kavramlarından birisi olan aşk ortaya çıkar. Aşk, asıl vatana gurbette duyulan özlemin sebebidir. Bu itibarla asıl vatan ile gurbet arasındaki çelişki, insanın potansiyeli ile fiili, hamlığı ile olgunluğu arasındaki çelişkinin bir benzeridir. Aşkın en önemli tezahürü ise özlemek, hasret çekmek gibi etkileri insanın üzerinde ortaya çıkan birtakım haller olacaktır. İnsanın asıl vatana dönmesi ise iki şekilde mümkündür: Birincisi ölmek yoluyla ikincisi ise ölmeden önce ölmek, yani ahlakın yetkinleşmesiyle gerçek ve kâmil bir insan olmakla. Mevlânâ’nın ölümü “şeb-i arus” yani düğün gecesi diye isimlendirmesi buradan kaynaklanır.

Peki asıl vatan nedir? Asıl vatan Tanrı veya Tanrı’ya yakınlıktır. İnsanın döneceği yer Tanrı’ya yakınlık olduğu gibi insanın kurtuluşu da bu yakınlığı sağla- yan erdem ve ahlak kurallarıdır. Biz Tanrı’ya ancak davranış ve fiillerimizi O’na benzeterek yaklaşabiliriz. Böyle bir yakınlık ise insanın benciliği, kibri, korkuları, düşmanlığı, yıkıcılığı ortaya çıkartan behimi duygularından arınarak insanlık erdemleriyle mücehhez olmasıyla mümkündür. Tanrı’ya ahlak köprüsünden gidilir demek, Mevlânâ’nın düşüncesinin özeti sayılabilir.

Mesnevî ve Tercümeleri

Mevlânâ’nın eserleri arasında en çok bilineni ve okunanı hiç kuskusuz bir ahlak ve metafizik kitabı sayılabilecek olan Mesnevî’dir. Mesnevî, Tanrı ve insan ilişkilerine odaklanan ana fikriyle zaman içinde çok okunmuş, çok yorumlanmış bir başvuru yapıtı olmuştur. Mevlânâ eserinde Anadolu’dakiler kadar Hindistan, İran vb. bölgelerden aktarılan birçok hikâyeyi güçlü bir ana fikir ekseninde yorumlayarak evrensel düşüncenin unsuru haline getirir. Bu bakımdan birçok halk bilimci, antropolog, psikolog, dinler tarihçisi vb. farklı disiplinlerden gelen uzmanlar Mesnevî’den yararlanabilirler.

Özgün dili Farsça olan Mesnevî birçok kere yorumlanmış, çeşitli dillere tercüme edilmiştir. Bu çeviriler arasında ilk akla gelen Türkçe çeviri ve şerhlerdir. Bu- nun akabinde Arapça başta olmak üzere birçok dile daha çevrilmiştir. Çağımızda ise bu kez Avrupa dillerine çevrilmesiyle Mesnevî’nin Müslüman olmayan kesimlerle irtibatı için müspet bir zemin ortaya çıkmıştır. İngiliz şarkiyatçı Reynold A. Nicholson (1868-1945) İngilizceye çevirdiğinde ise Mesnevi artık dünyanın hemen her yerinde okunan bir kitap haline gelmiş oldu. Günümüzde de çeviri faaliyetleri devam etmektedir; hali hazırda otuza yakın dile çevirisi bulunmaktadır.

Reynold A. Nicholson oldukça üretken bir yazar ve araştırmacıydı. Farsça eğitimine görece erken yaşta başlayan Nicholson daha sonra üniversitelerde Farsça ve Arapça dersleri vermiştir. İslami Bilimler alanında tanınan bir akademisyen olmasının yanında İslam mistisizmi ve şiiri üzerine birçok akademik çalışmanın da yazarıdır. En çok da Farsça, Arapça ve Osmanlıcadan İngilizceye yaptığı çevirileriyle bilinmektedir.

Nicholson oryantalist bir araştırmacıydı; akademik kariyeri boyunca savunduğu fikirler ve bakış açısı zaman zaman değişmiştir. Erken dönemlerinde Şems Tebrizi’nin Divan’ından Seçme Şiirler (Selected Poems from the Diwan Shamsi Tab- riz) isimli kitabının girişinde Tasavvuf’u panteist bir disiplin olarak tanımlarken Mevlânâ’nın edebiyatını ve anlatısını Plotinus’un felsefesiyle karşılaştırmalı ele almıştır. Sonuç olarak da Mevlânâ’nın Yeni Platonculuk felsefesinin bir uzantısı olduğunu iddia etmiştir. Ancak sonrasında Nicholson çalışmalarını derinleştirerek Mevlânâ’nın eserleri ile Hint ve antik Fars gelenekleri arasında birtakım bağlantılar bulunduğunu savunmuştur. Nihayetinde ise Nicholson Tasavvuf’un ve Mevlânâ’nın eserlerin İslami kökenleri olduğu konusuna eğilmeye başlamıştır.

Yayınevimizin dünya klasikleri ekseninde yapmak istediği işlerden birisi insanlık mirasının güzide eserlerini yayına hazırlayarak okurla buluşturmaktır. Bu eserler Hindistan’dan Çin’e, Avrupa’dan Rusya’ya kadar uzanmaktadır. VakıfBank Kültür Yayınları, farklı kültürlerin entelektüel birikimini Türkçeye kazandırmaya çalışmaktadır. Her ne kadar yayınlarımızı Türkçe yayınlıyor olsak bile, Mesnevî’nin İngilizce çevirisini yayınlayarak okurlarına ulaştırmak istemiştir. Burada birkaç amaç gözetilmiştir: Her şeyden önce Mesnevî gibi bir eserin farklı dillerde ulaşılabilir olması ülkemiz ve insanlık kültürü için büyük bir kazanımdır. Mesnevî, evrensel bir dilde konuşur; bu dil İslam’ın ve hakikatin dilidir. Bu düşünceyi farklı dillerde yeniden üretmek insanlık için büyük bir katkıdır. Yayınevimiz bu ihtiyacı dikkate alarak böyle bir çalışmaya girmiş oldu. İkincisi ise çeviri Nicholson’ın şahsiyeti nedeniyle hali hazırda ehemmiyetini koruyan önemli bir çalışmadır. Yayınevimiz kültürümüze dair böyle bir katkıyı göz ardı etmeyerek kitabın iyi bir şekilde yayınlanmasını ve ulaşılabilir hale gelmesini arzulamıştır. Üçüncüsü ise gerek ülkemizde gerekse yurt dışında Mesnevi’yi farklı bir dilden okumak isteyen birçok insan vardır. Çağımızdaki bazı düşünürlerin eserlerinin bile farklı dillerle karşılaştırmak yoluyla okunabildiğini hatırlarsak, böyle eserlerin farklı dillerden okunabilmesi yeni anlayışlara ve yorumlara ulaşmada çok faydalı neticeler verecektir. Bir dildeki ifade tarzının öteki dildeki ifadeyi anlamaya yardımcı olabileceğini bütün bilim adamları kabul eder.

Yayınevimiz böyle bir yayın yaparak unutulmaya yüz tutmuş böyle değerli bir çeviriyi ulaşılabilir hale getirmek istemiş, yeni nesillerin Mesnevî’yi İngilizceden de takip etmelerine hizmet etmek istemiştir.

VakıfBank Kültür Yayınları

 

https://www.vbky.com.tr/kitap/the-mathnawi-i-ii-kutulu