TASAVVUFUN GÜCÜ

TASAVVUFUN GÜCÜ

Türkiye’de tasavvufun son dönemde ilgi görmeye başlaması, şaşırtıcı değil, geç kalınmış bir yenilenme hareketidir. Tasavvuf, insanın derununa hitap eden, onu bulunduğu nefsaniyet çukurundan alıp kendine döndüren, kendinde kendinin farkına varmasına zemin hazırlayan bir ilahi mevhibedir.

Türk Tasavvuf Tarihi’ne baktığımız zaman, toplumda ciddi sosyal ve manevi kırılmaların yaşandığı dönemde hep tasavvuf ön plana çıkmıştır. Bunun sebep ve sonuçlarını araştırma işinin “din sosyolojisi” nin çalışma alanı olduğunu düşünüyoruz. Maalesef bizde bu alanda çalışan yetkin isimler ya yoktur, ya da varsa bile ortaya çıkmamaktadır.

Dinin ihyasında, Kur’an ve Hadis’ten hareket ederek yalnızca “ilmihal bilgileri” nin dışına çıkılmaması durumunda dini hayatımızın arzu edilen seviyeye ulaşmasına hep kapıları kapalı tutulmuş olur. Bu durum, Namaz kılan, oruç tutan, ama günün telaşı arasında kaybolan bir Müslüman tipini doğurur. Genellikle böyleleri, çok çabuk zaaflarına teslim olur, çok çabuk dinin hakikatinden uzaklaşabilirler. Çünkü dikkat noktaları öldürülmüştür.

Bunu derken, elbette ilmihalin bir kenara bırakılması gerektiğini savunmuyoruz. İlmihal temeldir, onun besleyicisi ise dinin anlaşılmasından yaşanmasına kadar hayatımızın bütün evrelerinde tasavvufi kavrayışın etkin olması gerektiğini düşünüyoruz. Elbette, bununla da tasavvufun kişinin kendi anlayış ve eğilimine göre bir hoşgörü şemsiyesi geliştirmesi icap ettiği anlamı da çıkarılmamalıdır…

Böyle bir anlayış, bizde Batinilikle başlayıp bir yığın dindışı çözülmeyi doğurdu.

Tasavvuf, dinin emir ve yasak disiplini içerisinde, ama insana ve eşyaya bakışta biraz daha toleranslı, biraz daha hoşgörülü olmaktır. Kendimiz gibi olmayan insanı başkalaştırmak yerine, onu anlamaya çalışıp doğruya yönelmesinde yardımcı olmaktır. Bununla birlikte; “Takva” anlayışını “Sıratı Müstakim” hassasiyeti içerisinde kabullenip yaşamaktır. Nefsi, beşeri isteklerimizin kırbacı olmaktan çıkarıp “Emmare” ile başlayıp “Kamile”ye ulaşan 7. Basamağına yükselme çilesine talip olmaya zorlamaktır. Böyle bir idealin istediği bedeli ödemeye hazır olmaktır.

Tasavvuf, temelde kendimize göre bir din anlayışı oluşturmak değil, dinin temel özelliklerini bütünüyle ruhumuza sindirmek ve onun içerisinde erimeye talip olmaktır. Zaaflarımızın içimizi gıdıklayan enaniyetini ezmeye gönüllü olmaktır.

Bugün Tasavvuf’un ana problemi işte burada başlıyor: Biz içimizdeki kirlerden uzaklaşmak yerine onu dinin hoşgörü örtüsüne kundaklayıp yeni bir kimlikle ortaya çıkmaya çalışıyoruz.

Bunun ayrıntılarına girmeden iki önemli nokta üzerinde durmakta fayda vardır. Bunlardan ilki aydının dine ve tasavvufa bakışı; Dindışı kabulleri olanları bu işin dışında tutarsak, bizde bir kısım aydın tamamen seküler hayat tarzını benimsemiş durumdadır. Onlar için din hayatın birçok tondaki renginden birisidir. Belki bir gün gerekli olursa bir örtü gibi üzerine alabilirler. Mesela ölürken camiden kaldırılmasına itirazları yoktur. Bir kısım aydın için ise din gereklidir, ama laik anlayış onda daha baskındır. Bunlar için esas olan dinin kaide ve kuralları değil, laik zihniyetin beslendiği ana damarların korunmasıdır. Dinden rahatsızlık duymasalar da dindarla uğraşmayı, dinle uğraşma olarak algılamazlar. Bir kısım aydın ise dindar gözükür. Dinin kaide ve kurallarını reddetmez, ancak hayatına da aktarmayı düşünmez. Çoğu zaman bu tür insanlar namaz kılmakla dinin yaşanacağını düşünürler. İslam’ın sadece namazdan ibaret olmadığını; İslam’ın bütünüyle insanın hayatını kendi yaratılış esprisine uygun olarak bir ilahi kontrol içinde olmasını emrettiğini umursamazlar. İşte bunlarda tasavvufi eğilimi gözlemleyebilirsiniz. Dini anlama ve yaşama konusunda tasavvuf onlar için kolaylaştırıcı bir araç olarak çıkar ortaya. Artık kendilerine göre bir din, kendilerine göre bir tasavvufi anlayıştan beslenerek yer edinirler kendilerine.

Tabii, böyle bir sınıflandırma yaparken, gerçekten tasavvufu yaşayanları bu kategorilerin içerisinde düşünmüyoruz. Bu tür insanlar, tam manada mümindir ve tam anlamıyla tasavvufu kendi disiplini içerisinde anlamaya ve yaşamaya özen gösterirler. Tasavvufun gerçek gücünü yansıtan da bunladır. Ne var ki, ülkemizde bu tür insanlar çok azdır. Etkinlikleri de sevindirici seviyede değildir.

Bu arada din adına tasavvufa karşı olanlar da vardır. Bunların kendilerince dayandığı sebepler tartışılabilir. Görünen o ki, böyle bir karşıtlığı besleyen ana faktör, tasavvufu anlamadan yaşamaya kalkan insanların ortaya çıkardığı dini olmayan yanlış tavırlardır. Bunlara hurafe ve keramet uydurmacılığını da eklerseniz, bu kesimin haklı gerekçelerini çoğaltabilirsiniz. Ancak bir şeyin yanlış uygulamaya çekilmesi, onun, reddedilmesi anlamına gelmez. ‘Ateş’i düşünelim, ilkel insan onu bulunca hayatına süreklilik kazandırdı. Ateş, hayatımızın olmazsa olmazlarındandır. Ancak o yanlış kullanılırsa felaketimize zemin hazırlayan bir yangın halini de alabilir. Ormanları yok ediyor, ya da bir depremde felaketin en büyük tetikleyicisi oluyor diye ateşi ortadan kaldıramazsınız.

Aydının kendi içinde beslediği bu manevi dalgalanmalara karşılık halkın çok daha vahim bir kolaycılığa doğru kaçışı gözlenmektedir. Allah’ın Resulü’nün kendi kızı Fatma’ya hitaben; “Babanın Peygamber olduğuna sakın güvenme, ahirette seni ben dahi kurtaramam”, uyarısını bir kenara bırakıp, kapılandığı şeyhinin gölgesinde cennete gideceğini uman insanların kirlettiği bir tasavvufi zemin üzerinde bulunmaktayız. Bu tür insanlar düştükleri manevi boşluğu doldurabilmek için dini öğrenmek ve yaşamak yerine birilerinin kendilerine ahirette referans aracı olmasını ummaktadırlar. Gönlün insana akıldan daha yakın olmasındandır ki, insanlar duygularının beslediği hayallerinin peşine takılmaktadır. Bu, gerçekleşmese bile bir umuttur. “İnanıyorum ama yaşayamıyorum, yaşayan birisinin himmeti beni belki kurtarır”, anlayışı böyle bir sığınma kapısını açmaktadır. Maksadının dışına çıkarılan, daha doğrusu maksatlı kişiler tarafından bir tezgâh sloganı haline getirilen Bayezid-i Bestami’ye ait “Mürşidi olmayanın mürşidi şeytandır”, sözü buna da zaruret kapısı açınca senaryo tamamlanmış oluyor. Burada artık herkes kendi kişiliğine, kimliğine, menfaatine ve zaafına göre verilen rolleri almaya hazırdır.

Bugün bu yönde sayısız örnek vardır. Hatta iş öylesine tehlikeli boyutlara vardırılmıştır ki, 28 Şubat Süreci’nde işin bu tarafındaki zaafı görüp figüran şeyhlerle siyasi deprem yapmak isteyenler bile çıkmıştır.

Bunun ana sebebi: Cumhuriyet neslini yeniden yapılandırmak isteyen siyasi otoritenin bir dönem dindarlaşma ve dinî aydınlanmayı kırmak için acımasız bir şekilde dini hayatın üzerine gitmiş olmasıdır. Halka din doğru öğretilmemiş ve anlatılmamıştır. Bu da İslam’ı kendi zemininden alarak böyle her tarafa çekilip yorumlanacak bir kapıya götürmüştür. Tasavvuf kalple akıl arasında daha çok aklın kalbe teslim edilmesiyle gücünü ortaya koyan bir kabul anlayışıdır. Tasavvuf, gerçek anlamıyla ilim ve takva sahibi ve arif bir “Mürşid-i Kamil”in önderliğinde inananları kirlerinden ayıklayan bir teslimiyet halidir, hayattan kopuş, kaçış değildir. Teslim olmayı yokluğa kapı aralamak olarak görmeyip eğiten ve ruhumuzu pişiren sözün başında da söylediğimiz bir “İlahi Mevhibe(lütuf)” dir. Tasavvufa yönelen kişi önce bilgi sahibi olacaktır. İslam’ın bütün prensiplerinde hassas bir tavrı temsil edecektir. Bundan sonra ruhun terbiyesi, nefsin çelmelerinden kurtulmak için böyle bir yönelişe gidecektir. Ömründe riyazet nedir bilmeyen, dolayısıyla yaşamayan, çilesini doldurmayan, dini bilgilerde yol gösterecek noktaya gelememiş insanların ders vermesin- den daha tehlikeli bir şey olamaz. Türk insanı son bir asırdır bu kaostan kurtarılamadı. Bunun içindir ki, gerçeği ile sahtesini ayıracak bir dini şuurlanmaya da ulaşamadı. Tasavvufun gücü nü kıran temel problem işte buradadır!

Peki, bu problemden çıkış çaresi yok mudur?

Vardır elbette:

MUHSİN İLYAS SUBAŞI

muhsinilyas@gmail.com

[divide style=”2″]