TASAVVUF TESLİM OLMAK MIDIR?

27.10.2013
181
A+
A-

TASAVVUF TESLİM OLMAK MIDIR?

“Andolsun ki, Resulullah, sizin için, Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı çok zikredenler için güzel bir önektir.” (Ahzap 33/21.)

Tasavvuf teslim olmak mıdır? Hem ‘evet’, hem de ‘hayır’!

Tasavvuf, İslâm’ı dini kaidelerle sınırlı tutmayan onu deruni anlamıyla bir iman ve ibadet haline getiren yaşayış biçimidir. Bu bakımdan tasavvufu kendi zemininde kendi manevi disiplini içerisinde düşünür, anlamaya ve yaşamaya çalışırsanız o teslimiyet sizi, ‘nefs-i emmare’den alır ve nefsin bütün merhalelerini aşarak ‘nefs-i kâmile’ye götürür. Bu sabır ve fedakarlık isteyen bir yoldur. Evvela inanacaksın, neye inandığını, niçin inandığını bileceksin. Sonra onu bütün ayrıntılarıyla tanıyacak ve yaşamayı ideal haline getireceksin. Ruhun iktidarına talip olan, imanın yol haritasından dışarı çıkamaz! Böyle bir yolda elinden tutan birisine ihtiyacın mutlaka olacaktır. Mürşidini sokaktan değil, çevrenden değil, Rabbiyle rabıtasını günlük hayatında da sürdüren ilk ismi seçersen teslim olman imtiyaz halini alır ve kurtulursun… Herkes bunu başarabilir mi? Elbette ki hayır! Nefsini kontrole alamayan bir insanın böyle bir kapıya yönelmesi taklit safhasında kalır ve hem kendine hem de bağlandığı değerlere yazık eder. Ya da iyi niyetle de olsa, bu alanın figüranlığını ve hatta ticaretini yapan birisinin peşine takılırsan, o yol seni maksuduna ulaştırmaz. Çünkü içinde huzuru aramayan insana hiç kimse dışarıdan onu veremez.

Biz, bu teslimiyetin manevi ve psikolojik altyapısını iyi tahlil edebilmemiz için bu defa, tasavvuf’un menşeine bakalım istiyoruz. İyi niyetle yola çıkmak isteyenlerin adımlarını doğru atması halinde, hedefe varması kolaylaşır. İdealini aşk seviyesine çıkaran insanların, aşkın beklediği fedakarlığa hazır olmamaları yolu aşılmaz hale dönüştürebilir. Bu bakımdan ‘maşuk’un hayat seyrini tanımakta fayda vardır:

İslâm’ın genişleme asrından itibaren -ki, bu hicri 1. asırda başlar- tasavvufi hayat hep yol gösterici, çığır açıcı olmuştur. Böyle bir iç disiplini, tasavvufi hayata yönelenler nasıl sağlamışlardı?

Aslında bu sorunun cevabı, Tasavvufi hayatın başlangıcının da izahı olacaktır.

O günkü tasavvuf önderleri öncelikle kendileri için ilk mürşid olarak Hz. Peygamber’i görmüşlerdir. Onun Peygamberlik öncesi hayatındaki zaman zaman inzivaya çekilmesi, bir mağarada tek başına beşerîlik zaaflarından uzaklaşmak için yalnızlığın o aydınlatıcı sıcaklığında kendi ruhunun sesini dinlemeye çalışması, risalet yolunun hazırlık dönemi olarak değerlendirilmelidir. Nitekim toplum içinde, oradan sağladığı imtiyazlı kişilikle daha tebliğ imtiyazına kavuşmadan ‘el emin’ unvanının alışı keyfi değildi. Toplum hafızasının ortak kabulü olan böyle bir sıfat, o inziva döneminin tabii bir sonucu olmalıdır.

Kendisine risalet görevi kırk yaşında verilmiştir. Bu vakte kadar yaşadığı yıllarında her gencin geçirdiği uçarılık döneminin sarsıntıları onda olmadı mı dersiniz? Ayette ‘beşerîlik’ vasfına özel olarak vurgu yapıldığına göre, mutlaka onun da heyecanları, beklentileri, duygusal anaforları olacaktı. Böyle bir biyolojik sarsıntıyı hiç kimseye olumsuz bir işaret göstermeden atlatması da, bu hazırlık döneminin ona bahşedilmiş olağanüstü bir imtiyazıydı. Hayatının bütün safhaları bilinmesine rağmen, böylesine beşeri bir kirlilikten söz edilmemektedir. Bunlar ruhani bir birikimin işaretidir. İşte günü geldi ve “Kalk halkını uyar” (Müddessir: 74/2) tebliğini aldı.

Böyle bir yükümlülükten sonra Allah’ın Resulü, oluşan İslâm Toplumu’nun hem manevi, hem de siyasi lideri durumundaydı. Bu vasıflarıyla günlük hayatın bütün riskini omuzlamasına rağmen, dünyevi talepleri arzularının önüne almamış ve tam anlamıyla zahidane bir hayat yaşamıştır. Onun takva prensiplerini gündüzleri merhamet ve adaletle yönetim, geceleri ise ibadet, zikir ve dua ile geçirmesi beslemiştir. Burada, onu gündelik hayatın telaşına rağmen, manevi bir disiplin içinde kişilik ve kimlik temsilcisi olarak görüyoruz.

Nitekim, Kur’an’da Cenabı Resul için verilen referans şöyledir:

“Andolsun ki, Resulullah, sizin için, Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı çok zikredenler için güzel bir önektir.” (Ahzap 33/21).

“Ayette, Hz. Peygamber’in, Allah’ın hoşnutluğunu kazandıracak davranışlarda bulunmak isteyenler için mükemmel ve canlı bir örnek, en büyük fazilet numunesi olduğu anlatılmaktadır. Böylece, Resulullah’ın, hislerine mağlup insanları memnun etmek ve onlara pratik değerden mahrum birtakım nazari kaideler öğretmekle görevli olmayıp, onun hedefinin, insanlığa amelî kaideler öğretmek ve bu kaideleri kendi yaşayışıyla izah ve tarif etmek olduğu anlaşılmış olmaktadır. Binaenaleyh, onun hayatı ve sureti incelenirken bu nokta asla gözden uzak tutulmamalıdır.”

Burada, özellikle Allah’ın Resulü’nün ‘Merhamet ve Adalet’ kavramlarını hayatında neden belirleyici bir kimlik haline dönüştürdüğünün üzerinde durmakta fayda vardır. Daha önemlisi, ayette özel olarak Hz. Peygamber’in “Allah’ı çok zikredenler için güzel bir önek.” Oluşuna özel atıfta bulunulması bu teslimiyet alanının merkezindeki ölçüyü tayin eder. İşte o sırlı arayışın kapısını ufkumuza açan işaret! Bu işaret Nebevi bilgi ile elde edilir ve tezkiyet’ün-nefs’le insanı huzura kavuşturur.

Burada önemli bir hususu da dikkatten uzak tutmamak gerekir: Tekamül idealini maddi değerlerle ele alırsanız o sizi hırsınızın köleliğine götürür ve gurur denen bir hastalığı doğurur. Gurur ise ihtirasları besler ve insan kendi duygularının emrine mahkum edilir. Ancak tekamülü, ruhî zeminde ararsanız, yükselirsiniz, yücelirsiniz, arınır kendinizi idrake doğru zorlu bir yolculuğa çıkarsınız. İdealiniz Allah’ın rızası, rehberiniz takvanız olur. Allah’ın Resulü işte bunu yapmıştır. Onun ilahi şemsiye ile korunmasına rağmen, “De ki: Ben, yalnızca sizin gibi bir beşerim (insanım). (Kehf; 18/10; Fussilet; 41/6)”, uyarısını hiçbir zaman unutmamış ve insan olma sorumluluğunun hassasiyetinden uzaklaşmamıştır. Ondaki bu eşsiz samimiyet ve derin manevi hayat gibi bir dikkat noktası, bizler için çok önemli ve ayırt edici özellik taşır: Bir Müslüman, gerçekten tasavvufi bir deruniliği kazanmak istiyorsa, o ‘İnsan Muhammed (sav)’in bu yönüne yönelecek ve kendisinin kişilik reçetesini burada arayacaktır!..

Artık hiç imse peygamber olamaz, ama her isteyen Peygamber’e bağlanabilir ve ona sadık bir ümmet olabilir.. Onun vesayetinin kuşatıcı ikliminde kendi kişilik ve kimliğine sağlıklı yol bulabilir. Bunun içindir ki, ene’sini önüne alıp put haline getirerek ‘kendim yapabilirim’ anlayışıyla dinî teslimiyette yol alınamaz. Rehber, işaret edilendir ve bunun içindir ki hep savunmuşumdur:

Köpek leşinde diş güzelliğini, üzerine atılan işkembede bağış ve dua cömertliğini, düşmanının sığınmasında, affetme asaletini gösteren bir Peygamber’in ümmeti olmanın sorumluluğu sadece namaz kılmakla yerine getirilmiş olamaz! Tasavvuf namazı vecde taşıyan, hatta oradan işbaya, oradan istiğraka götüren bir sığınma yolu olmalıdır. Böyle kabullenilirse Tasavvufa teslim olunur. Bu teslimiyet, “bir lokma bir hırka”da erimek değil, “takva” hassasiyeti içinde Peygamber gibi kendi içinde ve kendiyle cihat ruhuyla hayatın bütün girdi ve çıktıları içerisinde mütedeyyin eğilimini diri tutmaktır!.. Namazı aradan çıkararak ‘kalp temizliği’ şeklinde algılanan bir tasavvuf, tamamıyla İslâm’a tuzak haline getirilmiş ütopik bir saptırmadır! İnanan insan, aklını imanının önüne alarak kendi kendine fetva verip sonra da kalbiyle yol alacağını sanmamalıdır. Böyle bir şey Allah’ın iradesine uygun olsaydı, bunca Peygambere ihtiyaç kalmazdı. Çünkü sende bulunan bu kalp herkeste vardır ve onun sesiyle yol almayı da herkes isteyebilir…

Burada genel eğilim haline gelmiş önemli bir problemin üzerinde de durmakta fayda vardır. Son yıllarda Hz.Peygamber, çokça anılmaktadır. Onunla ilgili yığınla kitap basılıp satılmaktadır. Bu kitapları yazanlar da, basanlar da, satanlar da, eğer ticari bir kaygıyla yapıyorlarsa, bu, Peygamber’e ya da İslâm’a hizmet değil, Peygamber’in ve İslâm’ın kabaran o doyumsuz iştahlarına alet edilmesidir. Temelinde İhlas olmayan hiçbir faaliyet bizi gayesine taşımaz, taşıyamaz. Bu bakımdan çok okunan, ama anlaşılmayan Kur’an gibi, çok okunan ama tanınmayan bir Peygamber modeli çıkar karşımıza.

Örnek Peygamber olacaksa, bağlandığın şeyhin himmetiyle cennete gideceğimiz hevesine kapılmamamız gerekir. Çünkü o kızına dahi demiyor mu, “Kızım Fatıma, Babanın Peygamber olduğuna bakma, kusur işlersen seni ben bile kurtaramam”, (Buharî, Vesâyâ 11; Tefsir (26) 2; Müslim, İman 348-352.) diye…

Peygamber kızına bile açık taahhüt veremezken, mahalle şeyhleriyle cennete heveslenmek, tasavvufu zaaflarımıza alet etmek olmaz mı? Böyle bir teslimiyet dini hayatta insanı çözülmeye götürmekten başka bir gayeye hizmet etmeyecektir!

Burada önemli bir talihsizliğimize işaret ederek konuyu tamamlamak istiyorum:

Türkiye’de dinî hayatı, İslâmî duyarlılık sınırlarının dışına taşınmasını tasavvufi kapıların kapatılmasına bağlarsak herhalde yanlış bir yargıya varmış olmayız.

MUHSİN İLYAS SUBAŞI

muhsinilyas@gmail.com