Sezai Küçük ile “Mevlana İle Bir Ömür” üzerine

A+
A-

Merhum Şefik Can Hoca kimdir, kısaca hayatından bahseder misiniz?

-Şefik Can, 11209 yılında Erzurum’un Tebricik Köyü’nde doğdu. Çocuk yaşta, müftü olan babasından Arapça ve Farsça öğrendi. 1929’da Kuleli Askeri Lisesi’ni, 1931’de de Harb Okulu’nu bitirdi. Daha sonra Milli Savunma Bakanlığı’nın izniyle İstanbul Üniversitesi’nde sınavları vererek Öğretmenlik Diploması aldı.

1935’te Tâhirü’l-Mevlevî’nin yanında stajını tamamlayarak Kuleli Askeri Lisesi’nde öğretmenliğe başladı ve 1965 yılında emekliliğine kadar burada edebiyat öğretmenliği yaptı. Uzun yıllar Tâhirü’l-Mevlevî’nin yakınında bulunarak klasik Mesnevî kültürünü ondan aldığı “Mesnevîhan icazeti” ile her ortamda aktarmaya çalıştı. Tâhirü’l-Mevlevî’nin vefatından sonra da çeşitli mekânlarda Mesnevî dersleri verdi.

Şefik Can’ın eserleri; Mevlânâ Hayatı, Şahsiyeti ve Fikirleri (Ötüken Neşriyat, İstanbul 1997, 567 sayfa), Klasik Yunan Mitolojisi (İnkılap Kitabevi, İstanbul 2000, 541 sayfa), Mevlânâ ve Eflatun (Okul Yayınları, İstanbul 2004, 208 sayfa), Hz. Mevlânâ’nın Rubâîleri (Kültür Bakanlığı, Ankara 2001, 407 sayfa), on dokuz yılda hazırladığı altı ciltlik Mesnevî Tercümesi (Ötüken Neşriyat, İstanbul 2001, VI cilt) Dîvân-ı Kebir’den Seçmeler (Ötüken Neşriyat, İstanbul 2000, IV cilt), Tâhirü’l-Mevlevî’nin tamamlayamadığı Mesnevî’nin 5. ve 6. ciltlerinin şerhi (Şâmil Yayınevi), Cevâhir-i Mesneviyye (Ötüken Neşriyat, İstanbul 2001, II cilt) ve Mesnevî Hikâyeleri’dir. (Ötüken Neşriyat, İstanbul 2003, 599 sayfa). Bunların yanı sıra, Erzurumlu İbrahim Hakkı’nın kendi şiirlerinin ve Mevlânâ’dan seçtiği elli şiirin de içinde yer aldığı Dîvân’ın orijinal metinleri ile birlikte bugünün Türkçe’si ile verilen Güldeste (Konya Büyükşehir Belediyesi, Konya 2001, 201 sayfa) isimli çalışması da vardır.

-Şefik Can Hoca ile söyleşi fikri dolayısıyla“Mevlana İle Bir Ömür” kitap nasıl oluştu?

-2000 yılı Aralık ayı öncesi idi. Konya’da yayınlanan bir dergi bendenizden Aralık 2000 sayıları için bir “Mevlana Dosyası” hazırlamamı talep ettiler. Tekliflerini kabul ettim ve hemen bu dosya ile ilgili neler yapabilirimin telaşına düştüm. Dosyada yer alacak birkaç konu başlığını belirledikten sonra “Mevlana, Mesnevi ve Mevlevilik” ile ilgili röportaj tarzı bir yazının da uygun olacağı düşüncesiyle, bu konuya bir ömür vakfetmiş Şefik Can Hoca efendi ile bu röportajın isabetli olacağına karar verdik. Daha önce kendileri ile hiç karşılaşmamış, nasıl bir zat oldukları hususunda da hiçbir malumat sahibi değildim. Ev telefonundan kendilerini aradığımda karşıma çıkan bir hanım efendi ile meramımıza dair birkaç kelamdan sonra, Şefik Can hoca efendi ile röportaj yapmak üzere Erenköy’de ikamet ettikleri adreste ziyaret edebileceğimi söylediler.

Sözleştiğimiz gün ve saatte Erenköy’de ki evlerine gittim. Kapıyı çaldığımda açılan kapının ardında daha sonra görüp öğreneceğim “Şefik Dede’nin gözü kulağı” Nur Hanım duruyordu. İçeriye buyur edilip de Şefik Dede’nin bulunduğu salona geçince yeşil bir koltuk üzerinde oturmuş, dizleri üzerinde battaniye örtülü, beni görmeyen ve sesimi duymayan ama içeri girdiğimi fark eden ve bendenizi karşılamak için toparlanan yaşı kemale ermiş düzgün giyimli, parlak yüzlü bir zat ile karşılaştım. Hemen Nur Hanım Şefik Can Hoca Efendi’nin yanına yaklaşıp, kulağına eğilerek biraz yüksek sesle -daha sonra her gittiğimde tekrar tekrar şahit olacağım bir tarzla- bendenizi tanıttı. Ben biraz şaşkınlık, biraz hayret içerisinde Hem Şefik Can Hoca efendi’yi süzüyor hem de nasıl röportaj yapacağım düşüncesiyle endişe içinde düşünüyordum. Birkaç dakika geçtikten sonra, Nur hanımla da istişare ederek sorularımı sormaya başladım.

Şefik Can Hoca Efendi her sorduğum soru ile ilgili heyecan içerisinde cevaplar veriyor, sözleri arasında canlı bir ses tonu ile Mesnevi’den beyitler aktarıyor, zaman zaman Fuzulî’den, Sadî’den, Mehmet Akif’ten, Yahya Kemal’den yerinde beyitleri sözün akışına adeta bir inci gibi yerleştiriyordu. Çok şaşırmıştım. Gözleri az görmesine kulağı az duymasına, bir de doksanı bulan ilerlemiş yaşına rağmen oldukça sağlam bir zekası, hatırlama gücü ve muhakemesi vardı. Özellikle kendi çocukluğu, tahsili, ailesi ile ilgili hususlarda neredeyse bir yüzyıl öncesine tekabül eden olayları daha dün yaşamış gibi naklediyordu.

O gün Şefik Can Hoca Efendi ile röportajımızı tamamladık ve kendilerinden ayrıldık. Ayrıldık ama aslında bu ayrılış bizim için 2005 yılında maşukuna kavuşuncaya kadar devam edecek bir ziyaret ve sohbet yolculuğunun başlangıcı, Şefik Can Hoca efendi isminin de bizim için Şefik Dede’ye dönüştüğü bir başlangıçtı.

Daha sonra devam eden ziyaretler ve sohbetlerle Şefik Dede’yi yakından tanıma fırsatını da elde etmiş olduk.

Ankara’da yayın hayatına devam eden Tasavvuf Dergisi her sayısında tasavvuf camiasından özellikle akademisyenler başta olmak üzere bu sahaya ömür vermiş hocalarımızla Tasavvuf merkezli çok yönlü röportajlar yayınlıyordu. Dergide 2005 yılının ilk sayısının Mevlana Özel Sayısı olmasına karar verilince, bu sayıda da Şefik Can Hoca Efendi ile röportaj yapılmasına karar verildi ve bu çalışmanın yükümlülüğü de bendenize tevdi edildi.

Neticede bu röportaj ortaya çıktı ve Tasavvuf Dergisi’nin 2005 Ocak-Haziran sayısında yayınlandı. Daha sonra Timaş Yayınları bu çalışmanın kitaplaştırılarak okuyucuya sunulması teklifini yapınca, Mevlana, Mesnevi, Mevlevilik konularını merak edenler ve Şefik Can dostları için bunun bir fırsat olduğunu düşündük ve Şefik Dede ile yaptığımız uzun mülakatı tekrar gözden geçirerek siz okuyucuların istifadesine sunmaya karar verdik.

-Şefik Can Hoca denilince ilk olarak neler söyleyebiliriz?

-Şefik Can Hoca denilince   önemli hususlardan biri de tam bir tevazu içinde “ehl-i hiç” bir duruş sergilemesiydi. Ona “biraz kendinizden bahseder misiniz?” diye sorduğumuzda verdiği; “Benden hiç bahsetmeyin çünkü samimi olarak söylüyorum, bunu bir tevazu eseri olarak değil samimi olarak söylüyorum. Ben kendimi çok günahkâr, çok kusurlu görüyorum, samimi olarak. Hz. Mevlânâ; “Âlemde herkes nefsî nefsî der, ben ise bir hiçim, bir hiçim diyorum” diyor. Onun için beni kenara itin gitsin. Ben bir hiçim” diye verdiği cevap bu halini anlatmaya yetiyor.

Doksan küsur yıllık bir mazi ve bu maziye sığdırılmış, aşkla, heyecanla geçmiş bir ömür. Babasından tevarüs eden Mevlana sevgisi ile başlamış eğitim-öğretim hayatına ve geçen yıllar yoluna daima Mevlana ve Mevlana’ya ömür ve gönül vermiş kimseleri çıkarmış. İstanbul başta olmak üzere bu toprakların yetiştirdiği ilim irfan sahibi kim varsa gitmiş, görmüş, ziyaret etmiş muhabbet etmiş. Tahiru’l-Mevlevi rahlesinden geçmiş, Mahmud Sami (Ramazanoğlu) Efendi’ye gönül vermiş, Ladikli Ahmed Ağa’yı tanımış, İbnü’l-Emin Mahmud Kemal İnal’in sohbetlerinde bulunmuş, Mehmet Akif’i hasta yatağında ömrünün son demlerinde ziyaret etmiş. Yirminci asrın neredeyse tamamına şahitlik etmiş, ilim, irfan ve edebiyat çevreleriyle beraber olmuş, bir çok önemli hadiselere bizzat müşahit olmuş, doksan altı yaşlarında ki Mevlânâ ve Mesnevî uzmanı asırlık çınar… Velhasıl bu ülkede ilim ve irfan sahibi kimi duymuş bilmişse gitmiş, tanışmış, görüşmüş, şerefyab olmuştur. Kendisi de boş durmamış bu elimizde olan Mevlana’nın Mesnevi başta olmak üzere neredeyse tüm eserlerini tatlı bir Türkçe ile bizlerin istifadesine sunmuştur.

Şefik Dede’nin sohbetleri bu ülkenin irfan meclislerinin yeniden canlandırıldığı bir yerdi. Heyecan ve tatlı bir hatıra coşkusu içinde Mevlana ile başlayan sohbetleri Allah dostlarından bahislerle devam eder, yeni nesillere onları, maneviyatlarını ve hissiyatlarını aktarırdı. Bir de kendisini dinleyenlerin öğrenci gençler olduğunu fark etti mi, heyecanı bir kat daha artar ve bitmek tükenmez bir enerji ile anlatırdı.

-Kitapta Şefik Can Hoca nasıl yetiştiğini anlatıyor ama bir ismi de çok zikrediyor.  Tahiru’l-Mevlevî’yi. İlk tanışmaları da ilginç geldi bize.

-Evet, Tahiru’l-Mevlevî Şefik Dede için bir hocadır, bir rehberdir hatta mürşididir. İlk tanışmalarını şöyle anlatmıştı:

“Tâhirül-Mevlevî’yle de şöyle bir geçmişimiz var. Kuleli’de okuduğum yıllardı hiç unutmuyorum. 1927 senesi… Okulun kütüphanesinden kitaplar alıp okuyorum. Süleyman Nazif merhumun “Batarya ile Ateş” adlı kitabını aldım okudum, onun gazetelerde yazdığı makaleleri toplamışlar bir kitap halinde, ismine de Batarya ile Ateş demişler. Orada Şeyh Şâmil hakkında iki üç sayfalık bir yazıya rastladım. Şark ordularını nasıl bozmuş, resmi de vardı. Göğsünde fişeklikler, başında değişik bir kalpak. Orada okuduğum bilgiler çok dikkatimi çekti; fakat “Bu böyle birkaç sayfayla olmaz” dedim, kitapçılara gittim. Sahaflarda Şeyh Şâmil hakkında kitap arıyorum. Orada kitapçı Hulusi Efendi vardı, beni tanırdı, gider oradan kitaplar alırdım. Kendisine Şeyh Şâmil ile ilgili kitap sordum. “Çok oldu, Şeyh Şâmil ile ilgili bir kitap vardı. Enver Paşa toplattı, Kafkasya’ya gönderdi hepsini” dedi. “Bu kitabı Tâhirü’l-Mevlevî yazmıştı. Git kendisini gör, ondan iste” dedi. Ona dedim ki; “Efendim ben Çengelköy’den geliyorum, Tâhirü’l-Mevlevî’yi nereden bileceğim.” “Canım Aksaray’a in, Taşkasap’a git, kime sorarsan onun evini gösterirler sana.” dedi. O zamanlar oralar yangın geçirmiş, ta Fatih’e kadar hep yanmış, harabe olmuştu. Tramvayı Fransız şirketi işletiyor. Öyle tramvaylarda tıklım tıklım dolmaz, orada bir kişi oturur, burada bir kişi oturur. İstanbul’un nüfusu bir milyon değildi. Türkiye’nin nüfusu on dört milyon o sıralarda. Bendeniz de tabi Hulusi Efendi’nin söylediğini yaptım. Aksaray’a indim, oradan Taşkasap’a gittim, Tâhirü’l-Mevlevî’nin evini sordum, gösterdiler. İki katlı bir ev, bahçe içinde etrafı harabe. Kapıyı çaldım, sakallı bir zat çıktı. “Efendim, ben Tâhirü’l-Mevlevî hazretlerini görmek istiyorum” dedim. “Benim, Tâhirü’l-Mevlevî, buyurun” dedi. Bendeniz de; “Efendim kitapçı Hulusi Efendi gönderdi, sizin Şeyh Şâmil hakkında kitabınız varmış” diye söze girip talebimi arz etmeye başlamıştım ki… “Evet, o kitabı Enver Paşa toplattı, Kafkasya’ya gönderdi. Bende bir nüsha var, yukarı çık oku” dedi. “Efendim, bendeniz Çengelköy’den geliyorum buraya, birkaç saatte geldim, şimdi bana verin, Allah izin verirse haftaya o kitabı okuyup getiririm size” dedim. “Olmaz, kusura bakmayın, ben kitap veremem” dedi. Ve ekledi: “İstiyorsanız dediğim gibi yukarı kata çıkın, kütüphanemde okuyun”. Ben de o zamanlar çocuğum. Kuleli Askeri Lisesi onuncu sınıf talebesiyim. Omuzumda numaram yazılı. Yani kim olduğum, ne ile iştigal ettiğim belli. Velhasıl hoca bana kitabını vermedi. Zaten zamanım da yoktu ve hemen okula dönmek zorundaydım.Teşekkür ettim, canım sıkılmış olarak oradan ayrıldım.

Aradan yıllar geçti. Okulumu bitirdim, Harbiye’den mezun oldum, göreve başladım. O sırada askeri öğretmen sınıfı ihdas edildi. “Öğretmen olmak istiyorum” diye Milli Savunma Bakanlığı’na dilekçe verdim. Dilekçem kabul oldu. Dâru’l-Fünûn Edebiyat Fakültesi’nde imtihanı verdim ve muvaffak oldum. “Hocalık yapabilir” diye bir ehliyet aldım ve Kuleli Askeri Lisesi’ne tayin oldum. Hem de Tâhirü’l-Mevlevî maiyetinde staj görmek üzere…

İşte böyle bir emir alınca, “Eyvah bana kitap vermeyen adam bana sicil verecek, öğretmen sınıfına geçeceğim, bana bir haftalık için kitap vermeyen bir zatın yanında nasıl stajımı tamamlarım, bu nasıl olacak?” diye düşünmeye başladım. Daha sonra öğreniyorum ki, durum hocaya bildirilince, o da üzülmüş, “Yahu, beni tanımayan bir mülâzım-ı evvelle nasıl uğraşacağım” demiş. Eskiden teğmenlere mülâzım-ı evvel derlerdi. O da üzgün, ben de üzgünüm.

Kalktım Kuleli’ye gittim, kâğıdımı okul müdürüne verdim. Müdür, Tâhirü’l-Mevlevî’yi çağırdı ve “İşte senin yanında staj yapacak teğmen” dedi. Beraberce öğretmenler odasına gittik, odaya girince çok utandım, çünkü orada ki öğretmenlerin hemen hemen hepsi benim hocamdı. Bir talebe gibi bulduğum ilk köşeye iliştim. Sekiz tane hoca var. İzzet Bey, şâir Hüseyin Sîret Bey orada hoca. Hatta bir ara Eski Milli Eğitim bakanlarından Hasan Âli Yücel dahi orada hocalık yaptı. Orada bulunanlardan biri de Râif Beydi, okul zamanından benim hocam. O da üzülmüş, Şefik’i niye benim maiyetime vermediler diye… O da Allah’ın bir lütfu. Yukarıdan gelen kağıtta; “(…) Şefik Can, Tâhir Olgun’un maiyetine…” diye yazılmış. Tâhirü’l-Mevlevî’nin ismi, soyadı kanunundan sonra “Tâhir Olgun” olmuştu.

Derslere başladık. Hiç aksatmadan hocamın derslerini takip ediyor, boş zamanlarımızda kendisine bir şeyler soruyor, ondan  istifade etmeye çalışıyordum. Hocanın nöbetini tutuyorum, kendisine Mevlânâ’ya ait bazı beyitler götürüyorum, sürekli bir gayret içindeyim. Sonra çocukluğumda babamdan öğrenmiş olduğum için, Dîvân-ı Kebir’den de bazı parçalar götürürdüm. Benim Farsça Hazreti Mevlânâ’ya karşı olan sevgimden dolayı bana çok yakınlık gösterdi. Başka stajyerler birkaç gün gidiyor ondan sonra gitmiyor. Muntazaman onun derslerini takip ediyordum bazen bana ders verdiriyordu falan… Zamanla o bana ısındı, beni çok sevdi, ben de kendilerini pek sevdim. “Boş gününde bizim eve gel, seninle ayrıca meşgul olayım” dedi bana. Aradan bir hafta geçti, bir tatil gününde, Cuma günü gittim Tâhirü’l-Mevlevî’nin evine. Hemşiresiyle beraber oturuyordu. Beni yemeğe alıkoydu, yemek yedikten sonra yukarı odasına çıktık kütüphanesinin bulunduğu yere, bütün duvarlar kitap dolu. Yıllar önce yaşadığım hadiseyi hatırlatıp; “Hocam, dedim ben seneler evvel size gelip, sizden Şeyh Şâmil hakkında bir kitap istemiştim de bana vermemiştiniz” dedim. “Sen o muydun?” dedi. “Evet” dediğimde, güldü ve bana kitaplığının üzerinde bir kartonda yazılı duran Arapça levhayı gösterdi. Levhada şöyle yazıyordu: “Kitaplar benim sevgilimdir. Kim sevgilisini muvakkaten bir başkasına verir?” “Al, bu kitaplardan istediğini götür, oku.” dedi.”

-Tahiru’l-Mevlevî’nin vefatı öncesiyle ilgili de bir anekdot var kitapta.

-Şefik Dede o hususu şöyle aktarmıştı: “Tâhirü’l-Mevlevî merhum bir aralık prostattan ameliyat oldu, Gureba Hastanesi’nde yattı. O devrin tanınmış operatörlerinden Ali Şükrü Bey, onu prostattan ameliyat etmişti. Bendeniz, o hastanede yattığı müddetçe her hafta ziyaret ediyordum kendilerini. Bir gün, koğuş halinde bir yerde yatıyordu, çok neşeli buldum kendisini. “Bu gece, Hazreti Mevlânâ rüyama girdi ve benim yakında hastaneden çıkacağımı müjdeledi.” dedi. Hakîkaten birkaç zaman sonra hastaneden çıktı. Bendeniz onu evinde ziyaret ettim, kendisi çok neşeli, ameliyattan sonra ona bir boru takmışlar, yatağının altında da bir şişe var. Affedersiniz idrar oraya akıyor, “Felek beni nargileye döndürdü” diye şaka yapardı. Rahmetli, bütün ızdıraplarını, acılarını neşeyle karşılayan bir zattı. Aradan zaman geçti vefat etti, 1951 senesinde.”

-Tabi ki bir asırlık bir zamanın şahidi. Şefik Dede daha birçok isimle ilgili hatıralardan bahsetmiş ama Ladikli Ahmet Ağa hakkında anlattıkları çok ilginç geldi bize.

-Şefik Dede, Mehmed Akif,  İbnü’l-Emin Mahmud Kemal, Prof. Ali Nihat Tarlan,  Münevver Ayaşlı, Hasan Âli Yücel, Nazım Hikmet, Yaman Dede, Mahmud Sami Ramazanoğlu, Muhammed Raşid Erol,Sahaflar Şeyhi Muzaffer Ozak, meşhur Kitâbiyât bilgini Râif Yelkenci ve daha bir çok isimden ve onlarla yaşadığı hatıralarından bahseder.

Ladikli Ahmed Ağa ile ilgili bize aktardığı  hatırasını şöyle anlatmıştı: “Nerede bir Allah dostunun ismini duysam hep gidip kendileriyle tanışmak dualarına nail olmak isterdim. Konya’da görevli olarak bulunduğum sıralarda, meclislerde ismini duyduğum, garip hallerinden bahsedilen Ladikli Ahmet Ağa’yı da bir vesile ile ziyaret etme imkânı buldum. Konya’nın Ladik ilçesinde ikamet ediyordu. Ricâlü’l-gayb’dan olduğu, Hızır’la (a.s) arkadaşlığı bulunduğu söyleniyor. Evi ilçenin kenar mahallelerinde, mütevazı bir evdi. Ziyaretine gittik, hoş geldiniz safhasından sonra sohbet esnasında bendeniz; “Ahmet Ağa, Allah aşkına sendeki bu hallere nasıl eriştin? Bize biraz bahset” dedim. “Yavrum bende ne var ki, garip bir adamım” falan dedi. Ben ısrar edince anlatmaya başladı ve dedi ki:

“Ben köyde çobanlık yapıyordum. Askerlik çağım geldi. Beni askere aldılar. Biz askerde iken Cihan Harbi çıktı ve bizi Filistin Cephesi’ne gönderdiler. Savaşın en ateşli anlarında biz orada bir bölük düşman askerlerinin ablukası altında kaldık. Birliğimizle irtibatımız kesildi. Bir haftadan fazladır, abluka altındayız. Tayınlarımız, yani yiyeceklerimiz bitti. Açlıktan otları, çöpleri yiyoruz. Çok zor bir durumdayız. Bir ara cephe yarıldı ve bize herkese bir ekmek parçası düşecek kadar tayın ulaştı. Asker arasında payları dağıtıldı. Herkes aç. Tayınını alan yemeye başladı. Ben de ekmeğimi aldım, bir parça kopardım, ağzıma götürecektim ki bir köpek geldi. Halinden aç olduğu ve yavrularının olduğu anlaşılan bir köpek. Geldi ayaklarıma sürünmeye başladı. Lisân-ı hali ile adeta benden ekmek istiyordu. Elimdeki ekmekten bir parça ben yedimse, bir parça da ona verdim. Bu yaptığımı gören arkadaşlarım; “Oğlum, Ahmet ne yapıyorsun? Bir haftadır açız. Bir parça ekmek… Bununla doymak bile mümkün değil. Sen köpeğe veriyorsun” gibi sözlerle beni uyardılar. Ben dinlemedim. Köpekle ekmeğimi yarı yarıya paylaştım. İşte o gece rüyama Hz. Peygamber girdi ve; “Oğlum Ahmet biz seni pek sevdik” diyerek sırtımı sıvazladı. Uyandığımda içimde müthiş bir ferahlık ve bende önceden tatmadığım değişik bir hal vardı. Yine aynı günlerde düşman üzerimize taarruza geçti ve ben savaş esnasında yaralandım. Kan kaybediyordum ki, hayal meyal hatırlıyorum. Siyah at üzerinde biri geldi, beni aldı götürdü. Gözlerimi açtığımda kendimi bir hastanede buldum. Yaralarım sarılmıştı. Daha sonra bizi memleketlerimize gönderdiler ve ben de köyüme döndüm. O hal, hâlâ benimle beraber…”

Ladikli Ahmet Ağa bize bunları anlattı. Bilenler onun zaman zaman kaybolduğunu, evinin kapısından çıkınca nereye gittiğinin bilinmediğinden falan bahsederlerdi.

-Mehmet Akif’in vefatı ve cenazesiyle alakalı Şefik Dede dikkat çekici bir husustan bahsediyor.

-Evet. Biz Mehmet Akif’e olan hayranlığını bildiğimiz için onunla ilgili her şeyi sormaya çalışmıştık. Vefatını ve cenaze merasimini hatırlıyor musunuz diye sorunca şöyle demişti:

“Tabi hatırlıyorum. Bir kış günü idi. Mehmed Akif merhumun vefat ettiğini Tâhirü’l-Mevlevî merhum bana haber verdi ve “Onun cenazesine gidelim” dedi. Ben de baş üstüne efendim beraber gidelim dedim, kalktık hocayla beraber Beyazıt Camiine geldik, cenaze namazı orada kılındı, naaşını Edirnekapı şehitliğine, götüreceğiz. Üniversiteli gençler geldiler, “Omuzda taşıyalım, ona gereken sevgiyi, saygıyı gösterelim” diye fakat o zamanın valisi mi, belediye başkanı mı, Muhyiddin Üstündağ’dı galiba engel oldu. Onların nazarında merhum gerici olduğu için üniversitelilerin ona saygı göstermelerini dahi istemediler. Bir cenaze arabasına koydular, mezarına götürdüler, biz de arkasından gittik Tâhirül-Mevlevî’yle birlikte. Defnedildi, Fatiha’lar okuduk. Ruhu şad olsun. Burada şu garabeti ifade etmeden geçemeyeceğim. Aradan birkaç zaman geçti. Bahar mevsimi geldi. Şâir-i Azam Abdülhak Hamid’in vefat ettiğini duydum. Şimdi Abdülhak Hamid’e bendeniz “Makber”ini ve daha birçok şiirini beğendiğim için saygılı idim. Fakat onun hayat şartları başka türlü idi. Lüsyen Hanım diye bir genç Fransız hanımla yaşıyorlardı. Bazı dedikodular da oluyordu falan… Fakat bütün bunlar, benim “Makber” yazarının sevgisini gönlümden atmadı. Ben kalktım onun cenazesine gittim. Bir de ne göreyim bütün askeri okullar, kalabalık bir devlet ricali yani büyük bir merasim yapılır gibi, çelenkler… Büyük bir kalabalık… Maçka da oturuyordu. Oradan aldık onu defnedileceği yere götüreceğiz, şaşırdım kaldım. Mehmed Akif gibi Çanakkale şehitlerini yazan, İstiklal Marşı şâiri alelacele 5-10 kişiyle kabrine götürülürken, Abdülhak Hamid’e gösterilen bu olağan üstü saygı beni şaşırttı. Bu hadiseden dolayı Tâhirü’l-Mevlevî merhum da çok üzüldü.”

-Şefik Dede Mevlana’yı günümüz insanının tam manasıyla anlayamadığı tespitinde bulunuyor sanki.

-Tabi ki Şefik Dede’nin söylediniz tespiti doğru ama bu bir karamsarlık ifadesi değil galiba. Bu husustaki söyledikleri şöyle idi: “Yalnız Mevlânâ’yı değil, bir çok büyüğümüzü unutmuş olduk, gerçek yönleriyle anmaz olduk. Öyle bir zamanına gelmişiz ki İzzet Molla’nın o buruk dizelerinde işaret ettiği gibi:

Bir mevsim-i baharına geldik ki âlemin
Bülbül hâmuş, havz tehî, gülistan harâb

Dünyanın, manevî bahçelerinin bülbülleri susmuş, gül bahçeleri harap olmuş. Hz. Mevlânâ gibi daha pek çok büyüğümüz var, onları gereği gibi ansak, başka türlü olacağız. Fakat bütün büyük kıymetlerle aramıza perdeler inmiş, onlar uzaklarda kalmışlar. Buyurduğunuz gibi onları ancak senede herhangi bir gün anıyoruz. Halbuki başkalarının bir Mevlânâ’sı olsa idi, başkalarının bir Şeyh Galib’i olsa idi, nasıl kıyametler koparırlardı?! Sadece sanatta edebiyatta değil, sâir hususlarda da pek çok büyük kimseler yetiştirmiş bir milletiz biz. Ama sanki hepsi unutulmuş bugün ve adeta köksüz bir milletmişiz, daha dün tarihe çıkmış bir millet gibi görüyoruz kendimizi. Onun için bizim özelliğimiz kadir kıymet bilmemek… Başkaları, oryantalistler bizim bu büyüklerimizin üzerine eğildiler, anladılar da bizim aklımız başımıza öyle geldi. Mevlânâ ötelerden haber veren bir insandı. Şimdi ötelerden haber yok. Mevlânâ’nın dediği gibi, ötelerden gelmişiz, bu dünyada sürgün hayatı yaşıyoruz, ayrılmışız… Bunlardan bahseden yok. Anmayışımız yalnızca Mevlânâ’yı değil, bir çok büyüğümüzü takdir etmeyişimiz, arzettiğim gibi, kültürümüzün düşüşünden, mazimizden kopuşumuzdan geliyor. Şimdi nasıl müezzinlere bir eğitim veriliyorsa, eskiden camilerimizde mesnevîhanlarımız varmış. Kabiliyeti olanlar oralarda Mesnevî okurlarmış cemaate. Bugün en büyük mürşid Mesnevî’dir. Mesnevî’yi abdestli olarak okuyun, şeyh de orada, mürşid de orada. Bugün şeyh diye ortaya çıkıp da insanların ayağını kaydıran kişiler değil. Yahya Kemal’in dediği gibi “Abâ var, post var, meydanda er yok”. Mevlânâ ve onun gibi velîlerimiz eserleriyle yaşayacaklardır. Ne diyor Mevlânâ: “Biz öldükten sonra, bizim mezarımızı yeryüzünde aramayınız. Bizim mezarımız, bizi seven âriflerin gönlündedir.”

-“Ne olursan ol,yine  gel” dizelerinin Mevlânâ’ya ait olmadığını söylüyor Şefik Dede.

-Evet. Yine röportajda ki söylediklerini aynen aktarayım. Şöyle demişti: “Öncelikle şunu söylemek istiyorum ki, bu görüşü ona yakıştırmak doğru değil. Bütün İslâm mutasavvıfları aynı görüştedirler. Bunun anlamı, Kur’ân’da meâlen ifade edilen “Allah’ın rahmetinden ümit kesilmez” âyet-i kerimesinin tefsiridir. “Ne kadar günah işlediysen de, meyus olma, tövbe kapısını çal”, demektir bu. Yoksa “Yüz kere tövbeni boz”, demek değildir. Bugünün insanı kendi çıkarını bulduğu için, “Her türlü kötülüğü yap, affedilirsin” manasında yorumlamıştır, bunu. Sadece Hz. Mevlânâ değil, pek çok İslâm mutasavvıfı tövbe konusunda ki âyet-i kerimeleri ve hadisleri yorumlamışlardır. Bazı ifadelerde tatlı mübalağalar vardır. Hâfız der ki; “Kimsenin gönlünü kırma da ne yaparsan yap. Bizim şerîatımızda bundan başka günah yoktur.” Manası bu. Bu, “Her türlü günahı yap da, yalnızca kimsenin gönlünü kırma mı” der. Yoo, burada gönül kırmanın günah olduğunu, tatlı bir mübalağa ile anlatmak istemiştir, Hâfız.

Mevlânâ’ya ait olduğu söylenen bu meşhur dizelerin, Kirmânî isimli bir şâire ait olduğu Ziya Paşa Harâbât’ında belirtiyor. Mevlânâ Dergâhı’nda Necati Bey adında bir kâtip, eski bir dergide bunun Mevlânâ’nın adı altında yazılı olduğunu görmüş. Sonra bunu her yerde söylemeye başladılar. Kimse Mevlânâ’nın Kur’ân’ın kölesi olduğu, Hz. Muhammed’in ayağını bastığı yerin toprağı olduğu şiirini söylemiyor.”

-Ay Vakti Dergisi adına teşekkür ederiz. Biz kitaptan dikkatimizi çeken konu ve anekdotları okuyucularımızla paylaşalım istedik. Teşekkürler.

-Ben teşekkür ederim. Şefik Dede’nin Mevlana, Mesnevi, Mevlevilik ve günümüz Mevleviliği ve daha birçok bu minvalde söylediklerini ve özellikle bu ülkenin kültür, edebiyat, tasavvuf hayatı üzerine hatıralarını da “Mevlana İle Bir Ömür-Şefik Can” isimli kitapta bulmak mümkündür.

Ayvakti Dergisi