ŞEB-İ ARÛS MEVLÂNA’NIN SON ANLARI VE SEVGİLİ’SİNE KAVUŞMASI

04.12.2012
232
A+
A-

ŞEB-İ ARÛS

MEVLÂNA’NIN SON ANLARI VE SEVGİLİ’SİNE KAVUŞMASI

Mevlâna’nın vefatından 739 yıl geçti. Bugünlerde hem Konya’da, hem ülkemizde, hem de dünyanın dört bir köşesinde bu vefat; ya da “gerçek âlemde doğuş” kutlanmakta. Her halde dünyada hiçbir kimsenin vefatı bu şekilde mûsıkiyle, coşkuyla kutlanmıyordur. Hiç kimsenin vefatına “Düğün gecesi, Sevgililerin buluşma gecesi” anlamlarına gelen “Şeb-i Arûs” denmiyordur.

İşte Mevlâna’yı özgün kılan da budur. Kendisi yaşadığı dönemde hep gerçek ve daimî Sevgili olarak bildiği Yüce Allah’a ulaşmayı düstur edinmiş; O’ndan ayrı kalmayı dert kabul etmiş; yaşamı oyundan ibaret, bu dünyayı da bir sürgün yeri olarak telakki etmiş. Sevgili’sine kavuştuğunda ise kimsenin kendisi için gözyaşı dökmemesini, bizzat kendi adına sevinerek, ney üfleyerek, kudüm vurarak, Semâ ederek cenazesini geldiği yer olan toprağa geri verilmesini istemiştir.

***

Sürekli perhiz yapması nedeniyle bir hayli zayıf düşmüş Mevlâna’nın bedeni, aslı olan toprağa geri dönmek için hazırlık yaparken, canı da “Allah’ın katında yeniden doğuş” için sabırsızlanıyordu.

Artık Mesnevî’nin yazılması da bitmişti. Son zamanlarda yüzü biraz daha solgunlaşmış, gözleri daha dalgın bakar olmuştu. Zaman zaman da ateşi yükseliyor, küçük hâvaleler gelip gidiyordu. Son dönemlerinde artık bu âlemden ayrılmak zamanının geldiğinden bahseden gazeller de yazmaya başlamıştı. “Ölüm erkekse yanıma gelsin de bir güzel bağrıma basıp sıkayım onu” diyerek şiirler söylüyordu.

Bir gün, oturması için tahsis edilen medresenin sofasında geziniyor ve ara sıra içini çekerek inliyordu. Ansızın hastalandı. Mevsim, Kasım ayının başlangıcıydı. Hastalık kırk gün kadar uzadı. Yanında ise Sarayının iki meşhur doktoru vardı, fakat hastalığını bir türlü teşhis edemiyorlardı. Bu haline üzülen ailesini ve dostlarını “Kendinizi üzmeyiniz; hastalığımız bizi bu âlemden ayıracak sebepten başka bir şey değildir” diye teselli ediyor; ama uzayan kış gecelerinde ıstırap içinde kıvranıyordu.

Başta Mesnevî’yi yazdırdığı değerli dostu ve talebesi Çelebi Hüsameddin olmak üzere oğlu Sultan Veled ve bütün arkadaşları başucundan ayrılmıyor, soğuk su ile yüzünü, başını, ayaklarını, göğsünü yıkayarak ateşini azaltmaya çalışıyorlardı. Bu yüksek ateşine rağmen yine en güzel rubailerini ve gazellerini söylemekten de geri durmuyordu. Vefatından bir gün önce nispeten iyileşmişti. Akşama kadar kendisini ziyarete gelenlerle konuşmuş, âdeta her sözü vasiyet olacak şekilde cümleler sarfetmişti. O akşam da en sadık dostu Çelebi Hüsameddin ve en sevgili oğlu Sultan Veled, iki hekim ve yakın dostlarından bazıları yine baş ucunda idiler. Sultan Veled üstüste birkaç gece uyumamıştı. Mevlâna yaşlı gözlerle ona baktı ve zayıf bir sesle:

-Oğlum, bugün kendimi biraz daha iyi hissediyorum; git yat, dedi.

Sultan Veled müteessir bir halde kapıdan çıkarken Mevlâna son gazelini söylüyor ve Hüsameddin Çelebi de ağlayarak bunu yazıyordu:

“Git!

Başını yastığa koy!

Beni, geceleri rahatsız olan şu biçâreyi yalnız bırak.

Biz geceleri sabahlara kadar inleyen sevda dalgalarıyız.

Sen istersen gülerek bize lûtfet;

İstersen ayrılarak cefa et.

Güzel yüzlülerin padişahı için sözünde durmaya lüzum yoktur.

Sen ey yüzü solmuş âşık, sabret; vefâlı ol.

Bizi öldürenin gönlü taş gibi katıdır.

Bizi öldüren, kanımızın bahası için hiçbir tedbir söylemiyor.

Bu derde ölmekten başka çare yoktur;

Şu halde nasıl olur da :

‘Bu derde devâ et!..’ diyebilirim?

Dün gece rüyamda aşk mahallesinde bir ihtiyar gördüm.

Başı ile bana işaret ediyor ve:

‘Bizim tarafa gel’ diyordu.”

İşte Mevlâna’nın son gazeli bu olmuştu. 17 Aralık 1273’de, gün başka coğrafyalarda doğmak üzere garbı kızıla bürürken, ebediyetin eşiğine oturmuş, kapının açılıp kendisinin davet edilmesini bekliyordu. Ruhu ise “Ircıî…” emrine itaat etmiş ve kanatlanıp gerçek mekânına dönmüştü.“Her canlı ölümü tadacaktır” emr-i ilâhisi ile belki de o güne kadar hiç dillendirilmeyen, “Düğün Gecesi” anlamındaki Şeb-i Arûs; yani biz normal insanların deyimiyle “ölüm” nihayet gelmişti. 1207 yılında Belh’te başlayan bu gurbet ve ayrılık hayatı bazen sâkin, bazen coşkulu; bazen yalnız, bazen kalabalıkta, ama hep Sevgili’yle birlikte olunan 66 yılın ardından vuslatla sonuçlanmıştı.

Ertesi sabah Konya’da kalabalık bir cenaze töreni yapılıyordu. Cenazede protokol ve Konya’daki Müslümanların yanı sıra İsa’mızı, Musa’mızı onun sözleriyle daha da iyi anladık, diyen her dinden insan da bulunuyordu. Gayet sükûnetli olan halk, Mevlâna’nın daima üstünde taşıdığı elbisesine sarılı olan tabutun kaldırılacağı zaman galeyana gelmiş, ağlamalar sızlamalarla taşıyabilmek için tabuta hücum etmişlerdi. Bu sırada bazıları da Mevlâna’nın şu anlamlı gazelini okuyordu:

“Omuzdan omza yarın tahtımız olunca revan;

Açık kalırsa gözüm, sanmayın sebep şu cihan.

Düşünce yollara vah vah, yazık yazık demeyin,

Meğer ki uymaya şeytana dil; yazık o zaman!

(…)

Ne eksilir batılardan, ne kaybeder doğular,

Güneşle ay bu kadar doğdu, battı; var mı ziyan?

Uçan kuşun, kalır ardında bir hazin kafesi,

Bu hücreden nasıl kurtulurdu, çıkmasa can?

Düşünce toprağa bir gün, filizlenir de tohum;

Neden yeşermesin öyleyse ektiğin insan? (…)”

Mevlâna sağlığında, namazının Şeyh Sadreddin-i Konevî tarafından kılınmasını vasiyet etmişti. Şeyh Sadreddin imamlık yapmak için tabutun önüne gelince, bayılacak gibi oldu. Kollarına girip geri çektiler. Onun yerine Kadı Siraceddin öne durarak nihayet namazı kıldırdı.

Yoğun izdiham nedeniyle hayli zor ilerleyen Mevlâna’nın tabutu ancak akşam vaktinde defnedileceği yere, yani şimdiki Mevlâna Müzesi’ne getirilebildi. Ve babası Bahaeddin Veled’in yanında toprağa verilerek, emanet teslim edildi.

İşte günümüzde de her milletten, her kültürden, her dinden insanlar Mevlâna’nın bu “Düğün Gecesi”ne katılmakta ve belki de 738 yıl öncesindeki Konya’nın o günkü manzarasını günümüzde canlandırmaktadır.

Mevlâna’dan sonra

Evet, Mevlâna ‘Sevgili’sine kavuşmuştu. Yaşadığı dönemdeki fikri hayatı, başta Mesnevî olmak üzere tüm eserleri; kısaca onun yaşam felsefesi devam ettirilmeliydi. İşte bu dönemlerde oğlu Sultan Veled tarafından insanca, dürüstçe ve samimi bir Müslüman olarak yaşamanın ön planda tutulduğu Mevlevîlik belli bir sisteme bağlanıp kurumsallaştı. Âdeta İnsanî Bilimler ve Güzel Sanatlar Akademileri gibi yüzyıllarca, gerek Türk insanına; gerekse Mekke’den, Kahire’ye; Girit’ten Atina’ya; Tebriz’den Saraybosna’ya kadar 140’ı aşkın noktada ve ayrıca milyarlarca insanın kalbine güzellikler sunup, onları ‘Yaradan’ına yaklaştırdı.

Günümüzde de Mevlâna’nın eserleri sayesinde bu ‘ruh güzellikleri’ ve ‘insanca yaşama sanatı’ Amerika’dan, Avusturalya’ya; Japonya’dan Hollanda’ya yayılmakta ve “Gel” çağrısıyla bütün insanlığı kendine çekmekte; Mevlâna ise 700 küsur yıl öncesinde âdeta bugünü görmüş gibi şöyle demekteydi:

“Allah’a tekrar tekrar yemin ederim ki, bizim bu mânâmız; güneşin doğduğu yerden battığı yere kadar bütün dünyayı kaplayacak ve bütün ülkelere ulaşacaktır. Hiçbir mahfil ve meclis olmayacak ki orada Mesnevî okunmamış olsun; hattâ o dereceye kadar ki, mâbetlerde, zevk ve sefa yerlerinde okunacak, bütün milletler bu sözlerimizle süslenecek ve onlardan faydalanacaktır.”

Mevlâna’nın felsefesini özetleyen, eserlerinin özü olabilecek olan ve onu anlamanın belki de en kısa yolu diyebileceğimiz şu vasiyeti ise herkesin önem ve özenle üzerinde düşüneceği fikirleri barındırır:

“Size, gizlide ve açıkta Allah’tan korkmayı, az yemeyi, az uyumayı, az konuşmayı, isyan ve günahları terk etmeyi, oruç tutmayı, namaza devam etmeyi, sürekli olarak şehveti terk etmeyi, bütün yaratıklardan gelecek cefaya tahammüllü olmayı, aptal ve cahillerle oturmamayı, güzel davranışlı ve olgun kişilerle birlikte bulunmayı vasiyet ediyorum. İnsanların en hayırlısı, insanlara yararı olandır. Sözün en hayırlısı, az ve anlaşılır olanıdır.” (Hz. Mevlâna)