OSMANLI MEDENİYETİNİN ÖZÜ: TASAVVUF

17.12.2019
A+
A-

Bir İslam Metafiziği Olarak Tasavvuf

Her din, içerisinde içtimaî ve hukukî bazı düzenlemeler barındırırsa da esas sahası metafiziktir. Metafiziği olmayan bir din olamaz. Varlık anlayışı açısından İslamın tasavvufî yorumu saf metafiziktir. Bu anlayışta mutlak tevhid vardır. Sufiler, ancak başta, ortada ve sonda, sürekli varolana ‘Var’ derler. Zât’ın sıfatlarının deveran ettiği bir ortamdır varlık âlemi. El-Evvel, el-Âhir, ez-Zâhir ve el-Bâtın olduğunu (Hadid 57/3) beyan eden Allah Teâla, beşinci bir keyfiyete yer bıraktı mı? İbn Arabî “Hayır” diye karşılık verir buna, “Vücûd yalnız O’nundur.”

Bütün sıkıntılar, “Ben varım” diyerek, sahiden varlık sahibi olduğumuzu zannetmekle başlar. Dolayısıyla, “Ben yokum, sadece O var” demek, sıkıntıları omuzlarımızdan atmak manasına gelir. Yap-bozların doğru tamamlanması gibi, insan kendine verilen emaneti doğru yere teslim ettiğinde sıkıntı ortadan kalkar. Buna tasavvufta “huzur hâli” denir.

Başlangıçta sadece Hakk vardı, O’nunla beraber başka bir şey yoktu. Zuhûrun henüz başlamadığı “Lâ-taayyün”; taayyüne gelmemiş, daha taşmamış olan hâle bir isim dahi verilemez. Mesela “El-Malik” diyemeyiz, zira henüz mülk yoktur. “Er-Rab” da diyemeyiz, henüz merbub yoktur. İbn Arabî, “Orada siyah da yok, beyaz da. Hastalık da yok, şifa da” der. Bu hâle ancak bir zamirle, “O” (Hû) ile işaret edilmeye çalışılır.

Taayyün-i evvel ile ilk füyuzat başlar ve diğer mertebelerden aşağıya doğru açılım olur. Epistemoloji açısından da, bu dikey inişin ters istikametinde dikey çıkış olarak, nefs-i emmareden başlamak üzere bilgilenme söz konusudur.

İbn Arabî kitabına; “Bismillâhi Fâtihi’l-vücûd” (Vücûdu açan Allah’ın adıyla) diye başlar. Onun bir sözünü daha aktaralım: “Hak Teâlâ’dan, O’nun sıfatlarından başka bir şey yoktur.
Hep O’nunladır, O’ndandır, O’nadır.”

Tasavvuf, “Biz Hakk’a ulaşamayız, O’na çok uzağız” anlayışına pek hoş bakmaz. İbn Arabî, “Eğer Hakk bizden bir an dahi ayrılsaydı biz olmazdık” der. O kadar bizimle ve zuhuru o kadar kuvvetli ki, biz O’nu göremiyoruz. Gece karanlığında el fenerini yüzümüze tutan birinin yüzünü göremeyişimiz gibi. Sufiler de, “O’nun nuru aramıza perde oluyor” der. O hep var ama perdeleri kaldırıp O’nu keşfetmemiz gerekir. Bunun için söz konusu epistemolojik tecrübelerin yaşanması lazım. Ancak burada söz konusu olan, “Her şey Tanrı’dır” düşüncesi değildir. Tasavvuf, bu konuda materyalist felsefeden ayrılır. Tasavvufa
göre bilgi ancak keşf ile elde edilir. Zira bilgi insanda mündemiçtir. Bu anlamda insana önemli bir mevki verilmiştir. Tecelli edilen “logos”tur. Hakk bilgisi kişide kodlanmış ancak nefsin perdeleriyle perdelenmiştir. Bu perdelerin kaldırılmasıyla “insan-ı kâmil” olma yoluna girilir. Toplumun tamamı insan-ı kâmillerden oluşsun görüşü, Campanella’nın Güneş Ülkesi’nde olduğu gibi ütopiktir. Toplumdaki iyi-kötü dengesi, matematikteki üslü ifadeler gibi bir hesapla yaşanır.

Biri, kötü birini etkilerken, insan-ı kâmil olan birçok kişiyi etkiler. İyilik, kötüden daha seri çalışır.

Tasavvufun kuşdili

Varlık üzerine konuştuğumuz her şey şahadet âleminde gerçekleştiğinden, yani sınırsız bir şeyi sınırlı şartlarda anlatmaya çalıştığımızdan dolayı tasavvufun varlık dili mecaz, sembol ve işaret dilidir. Yansıtma dili… Buna “kuşdili” de denmiştir.

Mesela Niyâzî-i Mısrî şöyle der:

Mantıku’t-Tayr’un lügat-ı muğlâkından söylerüz
Herkes anlamaz bizi bizler muamma olmuşuz

Her nefs mertebesi bir vatandır ve her vatanda 10 menzil vardır. 3 adet yolculuk söz konusudur:

1. Seyr-i ilâllah: O’na doğru seyir.

2. Seyr-i fillah: Allah’ta seyir. O’nun sıfatlarıyla sıfatlanıp ahlakıyla ahlaklanarak beşerî, kötü vasıflardan kurtulmak.

3. Seyr-i anillah: O’nunla olmak. Bu seyir, artık yeryüzünde Tanrı’nın gören gözü, tutan eli ve yürüyen ayağı olmaktır. Bu mertebedekilere “Ricalullah” (Allah’ın adamı) denilmektedir.

Bunlar ruhanî terakkiyle bilinçlilik, şuur hâline ermiş kişilerdir. Telaş, acele etme ve kaygılanma, sebeplere takılanlarda olur. Allah adamları, olayların arkasındaki hikmetleri gördüklerinden, bu tür bir handikap kendilerinde bulunmaz. Su zaten akıyor, neden ona karşı kürek çekesin ki! Allah adamlarının yaptığı, rafting gibi bir şeydir. Suya ters kürek çekmez, ona karşı direnmezler. Direnenlerin kanosu devrilir. O zaten “Her an bir şe’ndedir” (Rahman 55/29). Dolayısıyla O’na katılıp katılmamakla, insan kendi mutluluk alanını çizmiş olur. O varlığa doğru gidilir. Bu şuur hâline ulaşırsak, belki biz de var oluruz.

Makam ve mertebeler manevî ilimlerin tamamında temel noktadır. Bazı açıklamalar arasındaki farklar, konuya farklı mertebelerden bakılmasından kaynaklanır. Mertebelerin farkını bilmeyen kişi, bulunduğu mertebenin tek mertebe olduğunu zannedip herkesin mutlaka bu mertebede olması gerektiğine inanır. Tefrika ve farklılık, Muhammedî zaviyeden sonra başlar. Muhammedî zaviye, piramidin üst noktasıdır. Aşağıya inildikçe tefrika artar. Hakk’a kurbiyyet ve yakınlık, insanın kendi aslî konumudur. Kendisiyle barışık yaşadığı yer… Böyle bir insan depresyona girmez, ikili hayat yaşamaz.

Varlık bölünmez, parçalanmaz. Biz daha iyi anlaşılsın diye varlığı dilde böleriz. İnsan bilinmeli ki, Rabbi bilinsin. Zira Rab doğrudan bilinemez. Allah en büyük ayetullahı, insanı bilinmek için göndermiştir. Âlemin sadrolduğu insan Resulullah’tır (sas). Diğer insan-ı kâmiller vekâleten kâmildir. Asaleten insan-ı kâmil, Resulullah’tır. Tasavvufa göre Resulullah’ın tafsilatı âlemi meydana getirir; zerreler halinde, Resulullah her yerde temaşa edilmektedir. İnsana duyulan muhabbete de aşk-ı Muhammedî denir. Zübde-i âlem, akl-ı evvel ve akl-ı küllî olan Resulullah’tır. Akl-ı evvel ile olan ittisal salâvat getirerek olur. Salâvat sadece dil ile getirilen değil, küllî bir ittisaldir.

Makam ve mertebeler filhakika yoktur, tek bir hakikat vardır. İnsan, arka arkaya sıralanmış 7 insandan müteşekkildir. Kendisinde 7 katlı beden, 7 katlı boyut bulunur. 7 boyutlu insanın hangisinin öne çıkacağı meselesi insanın cehdiyle alakalıdır ve bu 7 makam, hiçbir makamın olmadığı yere ulaşma noktasında vasıta olurlar. İkiliğin kalkmasında esas teşkil ederler.

İnsanların mertebeleri birbirinden farklıdır. Huzura gelip İslamı soran, cenneti isteyen kişilere Peygamber Efendimiz’in farklı cevaplar vermesi bunun delilidir. Bu, dinin farklı boyutlarda yaşandığını gösterir. Fakat bunların hepsi kardeştir; bir yatay, bir de dikey boyutu vardır. Dikey boyutun
içinde de bazı katmanlar var ve tasavvuf bunların içindedir. Hakikati arayış yataydır, onu bulduktan sonrası ise dikeydir. Bu arayış, maden aramaya benzer. Bulana kadar yatay şekilde arar, bulduktan sonra da onu dikey biçimde çıkarırsınız. Beşerî istidatların farklılığı dinde farklı mertebelerin olmasını gerektirir. Âlemde de mertebeler vardır, mertebelerin olmadığı tek yer Hû’dur.

Bu mertebeler tasavvufun ontolojisini verir. Tasavvufta ontoloji-epistemoloji ayrımı yoktur; kişi hangi varlık mertebesindeyse o mertebenin bilgisine sahiptir. Bu bize tasavvuftaki aktif yönü belirtir; bizi “Tatmayan bilmez” prensibine götürür. Kişi ancak bulunduğu mertebe hakkında bilgi verebilir, aksi durumda “kâzip” (yalancı) olur. Başka bir mertebe hakkında ancak rivayette bulunulabilir ki, bu düşük bir makamdır; kişinin kapasitesi yeterli olmadığından, o bilgiyi edinmiş insanların aktardığını nakletmiştir. Böyle bir nakil, tasavvufta ilim olarak kabul edilmez. Bu yönüyle tasavvuf diğer ilimlerden ayrılır.

Muhammedî hayata bağlanmak

Dinî boyutta çeşitlilik vardır; dinin sadece bedevinin veya başkasının hayatına hapsedilmesi zulümdür. Bu açıdan tasavvuf, dinin aktif ve dinamik yönüdür; Allah ve Resulü’nün ahlakıyla süslenerek, ilâhî emir ve yasaklara tam bir teslimiyetle sarılıp Allah’tan başka her şeyden kalben uzaklaşmayı öğretir. Sahabenin elinde kitap yoktu, ancak karşılarında “yürüyen bir Kur’an” vardı.

İnsandaki “ben”in “7 alt ben”i (nefsler) vardır. Nefs-i emmâre, kâfir veya mümin, her insanda bulunur. Tasavvuf insanı en alt basamaktan alıp yukarıdaki basamaklara, daha geniş ufuklara çıkarmaya çalışan bir ilimdir. Tekâmül etmiş insanla tekâmül etmemiş insanın fiilleri arasında büyük fark vardır.
Sonuçta biz öncelikle kendimizi Muhammedî hayata bağlamak zorundayız. Tasavvuf mesleği, Hz. Muhammed’in ittihaz ettiği yoldur. Peygamber Efendimiz Selman-ı Farisî için, “Selman bizden; ehl-i beytimdendir” demiştir. Demek ki tasavvuf sadece Hz. Peygamber’in soyuna mahsus değildir, o bir mana ilmidir. Hz. Selman muhabbetiyle kendisini ehl-i beyt içinde ifnâ etmiş, “Manevî seyyidlik” makamına ulaşmıştır.

Tasavvufta her şey taleple başlar. Talip olmak, tasavvufun ilk şartıdır; Allah’ı bulmak için ısrarla istemek gerekir. Âşık olma makamına kadar, hep tek taraf söz konusudur. Aşk, sevginin bir üst mertebesidir; fenâfillah makamıdır. İsim değişebilir, fakat zat asla değişmez. İlk varolan, “hakikat-i Muhammediye”dir; bütün esma ve eşyanın aslı odur. Etrafa bakıldığında canlıların üzerinde Allah’ın “el-Hayy” isminin tecellisi görülür. Allah’ın isimlerinin bize bildirileni 99, bildirilmeyeni ise sınırsızdır. Bunların mahlûkatın üzerindeki tecellileri farklıdır.

Allah’ın isimlerinin tecellisine mazhar olan varlık, eşref-i mahlûkat insandır. Peki, insanların tamamının tecellilerin hepsine mazhar olması mümkün müdür? Değildir, zira insanlar da farklı mertebelerde bulunurlar. Her varlık, kendisi için mümkün olan en üst seviyeye çıkmak ister. Bunun için bir iksir-i a’zama ihtiyaç vardır ki, bu insan için “hakikat-i Muhammediye”dir. Tasavvufta alt mertebedeki insanı alıp bir üst mertebeye çıkaran kişiye mürşid-i kâmil denir.

Varlık âlemi çeşitli sınıflara ayrılmıştır: İnsanat, hayvanat, nebatat ve cemadat… İnsan dışında bunların arasında bir geçiş yoktur. İnsanın öyle hayvan olabilme durumu var ki, hayvan bile buna hayret eder. Ama yine insan meleklerin bile gıpta ettiği bir varlık olabilir. En alt seviyedeki insanı insan-ı kâmil seviyesine çıkarmaya çalışan ilim tasavvuftur.

Makam, Allah ile kul arasında bir manadır; riyazet, mücahede ve ibadetle elde edilir. Bir makamın hakkı verildikten sonra diğerine geçilebilir. Makamlar, Hakk’a kurbiyyet ve yakınlık için ihdas edilmiş vasıtalardır. Herkes ve her şey aslı itibariyle ait olduğu yere dönmeli, bunun için çalışmalıdır.

Âlem, Muhammedî hakikatin cüzlerini oluşturur. Zübde-i âlem, Hz. Muhammed’dir. Ortada tek bir hakikat vardır, fakat anlayabilmemiz için mertebelere ayrılmıştır. Makamsızlık makamına ulaşmak, ferdin amacıdır. İkiliğin ortadan kalkması ve salikin tevhid ehli olmasını sağlayan vesile bu makamlardır.

Salik, bu istikamette ikilik ortadankalkıncaya kadar yürür. Allah ile kul arasında zulmânî ve nurânî hicaplar kalkar. Salik öyle bir makama gelir ki, kendisinde “benlik” kalmaz. Bu makam; insan-ı kâmilin hususî terbiyesiyle, mücahede ve riyazet neticesinde salikin nefsinde keşfedilen bir hâl ve zevk olduğundan bu sırrı başkasının anlaması mümkün değildir. Tatmayan bilmez.

Her makamın insanın ruhuna yaptığı tesir ve zevk farklıdır. Bu makamlar şunlardır:

• Nerede olursak olalım Allah’ın bizimle olduğunu, her şeyi ihata ettiğini hissetmek.

• Allah’ın vahdaniyetini müşahede etmek.

• Salikin, Allah’ı kendisine, kendinden daha yakın olduğunu hissetmesi.

• Basariyet makamıdır. Salikin, hareketlerinin Cenâb-ı Hakk tarafından görüldüğünü yakinen hissetmesi.

• Hak Teâlâ’nın kalpten geçeni bildiğinin hissedilmesi. Bu makamda Allah’a dua ihtiyacı dahi duyulmayabilir. Bu ilmiyye makamıdır.

• Failiyet makamıdır (tevhid-i ef’al).

• Mülkiyet makamıdır. Kişi, zatının ve bütün her şeyin sahibinin Allah olduğunu hisseder.

• Hayatiyet makamıdır. Ebedî hayatın Allah’a ait olduğunu hissetmek.

• Mahbubiyet makamıdır; salih amellerle gerçekleşir.

• Şuhûdî ve tevhidî murâkabe makamı. Burada her tarafta Allah’ın tecellileri görülür.

İnsanlar su, ateş, toprak ve hava gibi unsurlardan oluşur. İnsan, varlık âleminde bunlardan birinin mizacını taşıyabilir. Bazı kişiler eline tespih alır ve mertebeler kateder. Bazıları da ilâ-yı kelimetullah adına yaptığı içtimaî hizmetle birkaç makamı birden katedebilir.

Makam ve mertebeler iç içe geçen bardaklar gibi birbiriyle bağlantılıdır. Tasavvufî hayatta çeşitli duraklar var ve her birinde bir elbise giyilir. Bunların ilki tevbedir.

Her durakta yeni bir elbise

1. Tevbe: Allah ile insan arasındaki hicapların kalkmasına vesile olan ilk makam budur. Tevbe, iradeyle ilgilidir; bir şeye niyetlenmek, diğerlerinden vazgeçmektir. İnsan bir tercih yapar; yaptığı tercihe göre diğer alternatiflerden vazgeçer. İşte bunun adı tevbedir. Ankara’ya gitmek için bilet alan kişi, bunu ifade etmese de diğer şehirlere gitmeyeceğini izhar etmiş olur.

Birinci makam olan tevbe tasavvufî hayatın kapısıdır. Tevbede ruh yolculuğunda ruhun yücelmesine mani olan ağırlıklar atılır. Balonun uçmasını içindeki kum torbaları engeller; torbalar atıldıkça balon yükselmeye başlar. İşte, ruhun yücelmesi de bazı ağırlıkların atılmasına bağlıdır. Riya ve kibir gibi ağırlıklar 40 yaşından sonra daha kolay atılır. 40 yaş, peygamberlik ve kemal yaşıdır. Tasavvuf çocuk işi değildir, aceleye gelmez. Zira fizikî veya düşünceye dair doğumların hepsi belli bir süre ister.

2. Tevâcüd – vecd – vücûd: Tevâcüd,şehadet âleminde varlığı zevk edememiş kişinin varlığı zevk etmek adına gerek duyduğu namaz ve oruç gibi dinî pratiklerdir. Nefs-i emmare, gözü yaşarmayan kaba bir nefstir. Bundan kurtulmak için sema, musiki, zikir ve sohbet gibi kalbi inceltici pratikler yapılır. Bunlara tevâcüd egzersizleri denir.

Tevâcüd ile vecd elde edilir. Vecde gelen nefs, kendi orijiniyle ilgili bir bahis olduğunda ürperir. Tevâcüdlerle yumuşayan nefs rahatlayıp hafifler. İnsan, homo religiosus’tur. Ünlü din felsefecisi John Hick’in dediği gibi din insanın tabiatına yapışık bir şeydir, tabiat ve fıtratındandır. Tevâcüdlerle elde edilen mutluluk geçici değildir. Şimdilerde mutluluğun çeşitli yolları var ama hiçbiri kalıcı mutluluk getirmiyor.

Tasavvufta bilgi kişiye aittir, felsefede ise nakil üzerinden edinilir. Felsefecilerin anlattıkları kendi tecrübeleri değildir. İbn Arabî şöyle der: “Hakk, bana, ‘Nuru’l-vücûd’da seni bulan Ben’i bulmuştur’ dedi.”

Tanrı insanların diliyle konuşur ama bedene gömülmüşlük, kesif hal nuru perdeler. Aydınlanmış bedenler nura perde olmaz. Tanrı, “Eğer Ben’i bulursan, Ben’i göremezsin” der. Görmek; gören ile görüneni, ikiliği gerektirir. Oysa O’nu bulmak birlik demektir; hiçbir kesrete, çokluğa yer bırakmayan bir tevhide ermek…

Beni kaybedersen beni görürsün
Benim yokluğum vücûdumdadır.

Varoluşum yok oluşumdadır. Varolmak, vücûd sahibi olmak istiyorsan, kendini yokluk denizine atacaksın. Bu dersi geçmelisin.

Vecd, Allah’ın nihayetsiz tecellilerini müşahade eden kişinin ferahlaması ve bu hâlin zevkiyle kendinden geçmesidir. Tevâcüd başlangıç, vücûd ise sondur. Vecd, başlangıç ile son arasındaki bağdır. Tevâcüd deniz kenarına gitmek, vecd denize girmek, vücûd ise denizde boğulmaktır.

Varlık kategorileri somut olarak olmayan, mefhum şeylerdir. Biz bu katmanları sufi bakışını anlaşılır kılmak için oluştururuz. Bu mertebelerde yukarı çıkıldıkça bu mertebelere ait nüfus azalır. Alt mertebedekiler feyizlerini nefs-i mardiyye ve nefs-i radiyyeden alırlar. Yukarıdaki mertebelerde detay yoktur, detay aşağı katmandakilere aittir. “Şeytan ayrıntıda gizlidir” sözü buradan gelir.

Tasavvuftaki birlik ve yansımaları sembollerle anlatılır. Bu anlatımların meşhurları şöyledir: eser-sanatkâr, deniz-dalga, çekirdek-öz, nokta-daire, kök-ağaç…

İbn Arabî, “Varlık âlemi bir okuldur, mekteptir. Bu mektepte öğrencilere ders verenler resullerdir, velilerdir” der. Bu muallimlere öğrenci olan, “Ben günahkârım” demeyi bilmelidir. Biz günahkâr kullara öğretilecek çok ders var. Bunları 4’e ayırabiliriz:

Birinci derste karışıklıkların giderilmesi adına lafızlar ve manaları anlatılır. İkinci derste kimi bulaşıklardan temizlenme, akılların cilalanması gerçekleşir. Zira beldeki kemiği kaymış hastaya başka bir kemik verilmez; kaymış olan kemik yerine oturtulur. Velilerin yaptığı da budur. Bu dersleri veren mektebin gayesi insana kendisini tanıtmaktır. Kişinin aklını cilalayıp tashih etmek, düzeltmektir. Üçüncü derste ruh ve manadan kopuk biçimde ele alınan şeylerin varoluş sebepleri öğretilir. Dördüncü derste marifete giden yolda yapılması gerekenler öğretilir.

Bu mektepte beşinci ders yoktur. İnsanda olmayan şey zaten tesir oluşturmaz. Kişide olan hissedildiğinde, o aynıyla gerçekleşir. Bu da akıl ve nazarla değil, keşf ve zevk ile olur. “Laf çoğaldıkça ifsad olur” der İbn Arabî. Söylenecek tek söz, “La mevcûde illâllah” tır. Reiki yapanlar ellerinin içinde güneşi tasavvur eder; bir müddet sonra güneşte olan bazı ışınlar ellerinde zuhur eder, böylelikle vücutlarındaki organları görürler. Biyoenerji ile böyle bir şey oluşuyorsa, Allah ile konsantre olanlarda neler olmaz!

3. Murâkabe ve Muhasebe: Cüneyd-i Bağdadî murâkabeyi, fare deliğinin önünde bekleyen bir kediden öğrendiğini söyler. Murâkabenin, sabır ve cehd gerektirdiğine işarettir bu.

Sıdk, hakikat yolcusunun giymesi gereken önemli elbiselerdendir. Hiç kimseyi ve kendini aldatmamak…Yatay boyutta, içtimaî hayatta insanlar kandırılabilir. Fakat insan dikey boyutta kendini kandıramaz. Murakabe, bakmak ve gözetmek demektir. Bir şeye konsantre olunduğunda hayal âlemi berraklaşır. Konsantrasyon gerçekleşmediğinde hayal âlemi parçalanır. Arifler hem bedeni, hem de hayal âlemini vahdete konsantre eder.

Modern çağın büyük tahribatlarından biri konsantrasyonu ortadan kaldırmasıdır. İnsan fazlaca çevrenin tesirindedir; televizyon, medya ve insanlar kişiyi belirliyor. Oysa kişinin önem ve ehemmiyet verdiği konular vardır. Ortamın tesiri sebebiyle mühimler ehemme, ehemler mühimme dönüşerek bir kargaşa gerçekleşir. İnsan önüne koyulan objeye konsantre olduğunda diğerlerini unutur. Rabıtanın özü de budur. Rabıta herkeste vardır. Murâkabe, meditasyon değildir. Her dinin kendine has terminolojisi, frekansı vardır. Budist dergâhında müridin önüne kum havuzu konur. Kumun üzerine de bir pirinç tanesi… Mürid 3 yıl boyunca bu pirinç tanesine konsantre olur. Ona baka baka diğer nesneleri unutur. Her şeyi o pirinç tanesinde görmeye başlayınca, mürşidi ona hakikatleri açıklar.

Tasavvufta alıcı olmak zordur. Bir kâmil daha önce duyulmayanı aktarır, bir süre sonra veled-i kalp doğar. Bu doğuma farklı isimler verilmiştir. İşrak ve ilüminasyon (aydınlanma) gibi… Âlemde her şey doğumla olur. Bardızlı Nihanî rüyasında bir zat görür. Bu zat ona, “Al bu sazı Nihanî, çal!” der. Nihanî, “Ben çalmayı bilmem ki!” diye karşılık verir. Bu konuşma üç kez tekrarlanır. Sonra rüyadaki zat Nihanî’yi kavrayıp sıkar. Bunun üzerine Nihanî, “Ne çalayım?” der. “Hak için çal” diye bir cevap alır. Nihanî eline saz almış biri değildir. Rüyasında gördüğü zatın elinden bâde içip uyandıktan sonra saz çalmaya başlamıştır.

Israrla gözünüzü bir şeye dikerseniz onu elde edersiniz. Maneviyatta da böyledir; sabır, sebat ve cehd gibi vasıflar gerektirir. Konsantreyi bozmamak lazımdır.

Derin Tarih Dergisi – Tasavvuf Özel Sayısı