ÖMER TUĞRUL İNANÇER Beyefendi ile röportaj

A+
A-

Hz. Mevlânâ Âşıklarından ÖMER TUĞRUL İNANÇER Beyefendi ile röportaj

Yaşadığımız Dönemin Tasavvuf Meraklısı, Avukat-Müzisyen ve sohbet seveni (*) Hz. Mevlânâ Âşıklarından ÖMER TUĞRUL İNANÇER Beyefendi ile Mevlânâ Hezretlerini Merkeze Alarak; Tasavvuf, Tarikat, Mevlevilik, Mesnevi, Semâ, Muhabbet ve Seyr ü Sülûk Üzerine Konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: Klasik biyografi anlayışının uzağında kalarak okuyucularımıza Mevlânâ Hazretleri’nin özelliklerini, paragraf başlıkları hâlinde lütfeder misiniz?

Ömer Tuğrul İnançer: Estağfirullāh. Hz. Mevlânâ hakkında klasik biyografi öğrenimleri ansiklopedilerde de zaten var. Ama bu yalnızca bir şair olarak, zamane tâbiri ile bir ‘düşünür’ olarak, hatta kendisine yakıştırılan ama aslında olmayan ‘humanistlik’ olarak birtakım şeyler pekâla elde edilebilir. Ama Hz. Mevlânâ’nın özellikleri, saymakla tüketemeyeceğimiz kadar fazladır.

Tasavvufta olmazsa olmaz bâzı unsurlar vardır. Terk, zühd, takvâ, imdat, kerâmet, irfan, aşk vs. Tasavvuf hayatının güzide şahsiyetleri içerisinde bu unsurların sembolü hâline gelmiş, öyle kabul edilmiş ve şahika isimler olarak asırlardır kabul edilegelen zevât var. Terk deyince hepsi terk ehlidir ama İbrahim Ethem Hazretleri sembol şahsiyettir. Bu aynen Hulefa-i Raşidin’deki sembolizm gibidir. Sıddıkıyet deyince Hz. Ebu Bekir, adalet deyince Hz. Ömer, iman ve hayâ deyince Hz. Osman, ilim ve gaza deyince Hz. Ali kabul edilir. Yâni Hz. Ali âlim de öteki üçü değil mi? Estağfirullāh. Hz. Ebu Bekir Sadık ve sıddık da ötekiler değil mi? Estağfirullāh. Hz. Ömer âdil de ötekiler zâlim mi? Estağfirullāh. Nasıl bu bir sembolizasyon ise tasavvuf şahsiyetlerinde de bu böyle. Arz ettiğim gibi, terk etmede İbrahim Ethem, irfânda Beyâzıd-ı Bistamî, zühd-ü takvâda Cüneyd-i Bağdâdî, imdat ve yardımda Abdülkadir-i Geylânî, kerâmette Seyyid Ahmed er Rifâî ve aşkta Hz. Mevlânâ… Çünkü Hz. Mevlânâ aşkı hem en kuvvetli bir şekilde terennüm etmiş hem de aşikâr etmiştir. Bundan dolayı. Yoksa ötekiler âşık değil mi? Öyle bir şey olmaz. Aşk olmadan tasavvuf olmaz zaten. Dolayısıyla Hz. Mevlânâ’nın en önemli yönü, bir tek paragraf yeter… Aşk. Biz aşkı yükselmenin en son noktası olarak kabul ederiz. Biz avamız, büyükler öyle değil. Aşk, adam olmanın ilk basamağıdır. Bunu İsmail Hakkı Bursevî Hazretleri çok teferruatlı bir şekilde izah eder. Meyillerin; nefsin meyli, ruhun meyli, kalbin meyli gibi meyillerin zuhûru olur. Bunlar aşka kadar olan bütün zuhurlar şeytânîdir. Aşktan sonra rahmanîlik başlar. Hz. Mevlânâ işte bunu tatmış. Ama biz bırakın aşkı -normal bir sevgiden bile fevkâlâde mahrum insanlar olarak- aşkı ulaşılmaz bir yücelik olarak algılıyoruz ve bunu en yüksek şekilde terennüm ettiği için Hz. Mevlânâ’yı tâkip etmeye çalışıyoruz. Yoksa Hz. Mevlânâ’nın söylediği aşk, adam olmuşların işi değil, adam olmaya namzetlerin işidir. Onun için Hz. Mevlânâ’nın en önemli özelliği O ayrıca bir tarîkat pîridir. Onu belki daha sonraki sorularda da konuşuruz ama bu da çok önemli. Yâni 7 asrı aşkın bir zamandır arkasından -sayısını Allah bilir ama- milyonlarca adam gitmiş. O’nun prensiplerine uymak kaydıyla sevenler, muhib olanlar onlar hariç ama O’nun prensiplerine, tasavvuf prensiplerine dâhil olan milyonlarca insan var ve Arapçada bir söz var biliyorsunuz ‘El veled-ü sırrı ebi’ yâni bunu yanlış tercüme ediyorlar. ‘Çocuk babanın sırrını ortaya çıkarır’ diye. ‘Veled’ kelimesi tabiî insandan zuhur eden en yüksek varlık, yine insan olduğu için çocuk olarak algılanıyor. Hâlbuki veled, kişiden tevellüt eden her şeydir. Hz. Mevlânâ’nın eserleri de, çocukları da dervişleri de onun veletleridir. O dervişler içinde ne kadar büyük adam var -hem kendisi büyümüş, hem etrafındakileri büyütmüş- ne kadar adam var bunların hepsi o büyüklüklerini Hz. Mevlânâ’ya borçludur. Hz. Mevlânâ da kendi büyüklüğünü târif ediyor: ‘Ben seçilmiş o peygamberin yolunun tozu olmakla büyüdüm.’ Diyor. Dolayısıyla bu büyüklüğü algılayabilmek için çok ciddî bir tefekkür silsilesine sâhip olmak lâzım.

Şeyh Galip Efendimiz;

Efendimsin cihânda i’tibârım varsa sendendir,

Meyân-ı âşikanda iştihârım varsa sendendir.’

Diyerek 42 senelik bir ömre Hüsn-ü Aşk’ı ve Dîvan’ı sığdırmış. O zât-ı şerîf, o büyüklüğünü de; başımda bir külâh-ı iftiharım varsa ‘Sendendir’ diyerek Hz. Mevlânâ’ya atfediyor. Dolayısıyla ne kadar büyük olduğu, O’nu takip edenlerin büyüklüğüne bakılarak anlaşılabilir.

Çetinoğlu: UNESCO târihinde, adına ‘ikinci defa yıl ilan edilen’ tek zat, Hz. Mevlânâ’dırBu ‘tek olma’ keyfiyeti O’nun büyüklüğünün dışında– hangi sebeplerden kaynaklanıyor?

İnançer: Efendim, şöhret her zaman hak edilen seviyeyi göstermez. Bâzen menfî mânâda, bâzen müspet mânâda. Hz. Mevlânâ bugünkü şöhretinden çok daha fazlasını hak etmektedir. Ama tâbir-i mâzur görülsün de biraz modadır. Öteki büyüklerin adını bilmeyen bir sürü adam var. Bir vilâyetimizden yetişmiş ama lakâbı başka bir yerle iilgili olan bir zât-ı şerîfin o vilâyette yetiştiğini, oralı olduğunu, o vilâyette belediye reisliği yapmış olan adam bilmiyordu. Adını söylemeyeceğim. Dedikodu olmasın diye.

Sivas Lisesi mezunu olan bir hanım kız, konservatuvarı bitirmiş ve bendenize Yüksek Lisans yapmak için danışmaya geldi. Bana bir şeyler danışırken ben tez konusunu değiştirmesini söyledim. ‘Bak madem Sivaslı’sın, Sivas Lisesi mezunusun. Şemseddin Sivasî Hazretlerinin bestelenmiş eserleri üzerine bir Yüksek Lisans tezi konusu seç, öyle bir tez hazırla’ deyince kız ‘O kim?’ dedi. Sivas Lisesi mezunu, Sivas’ın göbeğinde türbesi olan Şemseddin-i Sivasî’yi tanımıyor. Dolayısıyla her kurum merasimi ile yaşar kāidesinden dolayı Hz. Mevlânâ’nın merasimleri 1950’li yıllarda Hz. Mevlânâ’nın semâ âyini serbestleşince, ilgi çoğaldı. İlginin çoğalması tanınmayı ortaya koydu. Bu tanınma da artık bugünkü iletişim dünyasında -dünya çapında olduğu için- herkes tanıdı. Onun için UNESCO -yâni Birleşmiş Milletler Kültür Kuruluşu da- bunu tanıdı. Hz. Mevlânâ hakkında hem bizim milletimizin, hem bütün insanların bilgileri az. Hz. Mevlânâ’yı bir ‘ilkleştirmek’ ve ‘tekleştirmek’ meyili var. Meselâ, vefatı düğün olarak kabul eder. Toplum olarak Hz. Peygamber’in nasıl âlem-i ahirete göçtüğünü bilmiyoruz. Hâlbuki son 17 vakitte mescide çıkamayacak kadar rahatsız olan ve Valdemiz Hz. Ayşe’nin dizinde yatarak -yâni o ânda bile- bir muhabbet ortaya koyarak âlem-i ahirete doğma ânında sağ elinin başparmağını kaldırarak ‘Refik’ül âlâ, Yüce Dost’a’ dediğini bilmiyoruz. Onun için ölümün düğün olduğunu Hz. Mevlânâ icâd etti zannediyoruz. Hz. Mevlânâ’nın çok sevdiği ve bu sevgisini bir de sıhriyetle pekiştirdiği Konyalı Kuyumcu Selahattin diye bilinen, Selahattin-i Zerkubî Konevî Efendimiz, O’nun kızı ile kendi oğlunu evlendiriyor. Yâni bugün yirmi dokuzuncu nesli hayatta olan Hz. Mevlânâ sülalesinin baba-dedeleri tamam Hz. Mevlânâ ama anne dedeleri Selahattin-i Zerkubî Konevî’dir. O zât diyor ki: ‘Mezar benim düğün evimdir, düğüne eli boş gidilmez. Benim mezarıma def çalarak gelin.’

700. Vuslat Yıldönümü’ münasebeti ile UNESCO 1973 yılını ‘Mevlânâ yılı’ ilan etti. Bu ilgi tabiî hâlâ devam ettiği için ‘Doğumun 800. Yıldönümü’ münasebetiyle 2007 yılı da ‘Mevlânâ Yılı’ ilan edildi. Türkiye her iki senede de gerekli olan şeyleri yapamadı. Hâlâ 1973’ten de, 2007’den de kalan bir şey yok. O günler, merasimler, konuşmalar falan yapıldı ve bitti. Ne bir eser, ne bir kitap, ne bir film, ne bir beste vs. hiçbir şey yok. Çünkü tasavvuf dâimâ kendisini san’atla ifâde etmiştir. Çünkü san’at yüksek duyguların ifâdesine denir. Sıradan duyguların ifâdesine san’at denmez. Yüksek duygular, tasavvufta vardır. Zaten yüksek olmasa tasavvuf olmaz. Bu yüksek duyguların ifâdesi olan bir kalıcı sanat eseri, 1973’te ve 2007’de meydana getirilemedi. Bu Türkiye’nin kabahatidir. Maalesef seviyemiz bu. Kānunî yasak olmasının da getirdiği çok büyük mahsurlar var tabiî. Sadece merasimini gördüğümüz için işte ‘Mevlevîler dönerler’ deniliyor. Ben hep şunu söylüyorum: Bir Mevlevî dervişi haftada bir gün, en uzunu iki- iki buçuk saat süren âyin yapar. Çünkü besteli eser çalınır. Meselâ, İsmail Dede Efendi’nin sabâsı gibi, Itrî’ın segâhı gibi bâzı uzun eserler çok kalabalık bir semâzen grubu varsa ‘Devr-i Veledî’ denilen semahâneyi üç kere dolaşmak biraz uzun sürer. En çok 3 saat. O günün 21 saati ile haftanın diğer 6 gününün 24 saati bu adam ne yapar? Bunu kimse sormadı. Efendim. Mevlevîler döner… Mevlevîler dönmez, semâ eder. İkincisi: peki diğer günler ne yaparlar? Bunu kimse sormuyor. Mevlevî âyini çok yüksek bir mûsikî âyinidir. Eyvallah. Peki Halvetî âyini nedir? Kādirî âyini nedir? Nakşî âyini nedir? Bunları bileniniz var mı? Yok! Sadece gördüğümüzün üzerinden hüküm verme hastalığımızın neticesi böyle bol bol atıyoruz, efendim. İşte bu tek olma keyfiyeti, Hz. Mevlânâ’nın en yüksek şekilde aşkı ifade etmesinden ve tanınıyor olmasından kaynaklanıyor. İlgi sâdece moda.

Çetinoğlu: Mevlânâ Celâleddin’i, ilmin zirvesine yerleştiren özelliklerinden söz eder misiniz?

İnançer: Bir kere Hz. Mevlânâ aile olarak âlim bir ailenin çocuğudur. Annesi bugünkü anlamda bir prenses; babası Hz. Peygamber tarafından âlimlerin rüyâsına teşrîf ederek Bahaeddin Veled’e ‘Bundan sonra Sultân-ı Ulemâ deyiniz.’ Dedirtecek kadar büyük bir âlim. Hâlâ Belh’de ders verdiği medrese duruyor. Çok şükür Türkiye o medreseyi tâmir ettiriyor ve yeniden canlandırıyor. Sultân-ı Ulemâ Bahaeddin Veled’in babası da çok bir büyük âlim: Hüseyin Hatip, O’nun da babası Ahmed Hatibi ve Hz.Ebubekir Efendimizden geliyor. O mübarek sülale.

Hutbe okumak sıradan mahalle imamlarının işi değildir, efendim. Her dönemde öyle idi. Şimdi böyle oldu. Eskiden büyük camilerin -selâtin camilerin- ayrı hatip kadroları vardı. Meselâ, benim çocukluğumda Bursa Ulu Camii’in iki hatip kadrosu vardı; on beş günde bir defa hutbe okurlardı. Biri Hacı Tevfik Efendi, diğeri Hacı Kemâl Efendi. On beş günde bir sıra gelir. Vazifeleri bundan ibâretti. Ama ben öyle hutbe hâlâ dinlemedim. Diyanet’in, Müftülüğün gönderdiği elindeki yazıyı okumaktan âciz adam hatip olmaz. Hatip hitâbeder. Günün meselelerini anlatır. Menber, vaaz kürsüsü değildir. Vaaz edilmez mi? Edilir. Fakat aslî bilgi verme yeri kürsüdür. Menber’den bilgi verilmez, irfân verilir. Tabiî kendi irfânlıysa. Hüseyin Hatibî -yâni Hz. Mevlânâ’nın dedesi- öyle bir zattır işte. Biz ilmi, bir şeyler bilmek olarak algılıyoruz. Hz. Peygamber’in ilim târifi bu değildir. Doğru şeyleri yapmaya ilim denir. Bilmeye denmez. Bunun en tipik örneği Ebu Cehil’dir. Ebu Cehil, Hz. Muhammed’in peygamber olduğunu bilmiyor muydu? Eşek gibi biliyordu ama inâdı, gururu bunu i’tiraf etmeye mâni oldu. ‘Asilzâdelere ayrı, kölelere ayrı mescid yap, geleyim’ dedi. Tarihî vak’a bu. Bu ne bu? Bilmek yetmiyor; olmaktır. İşte olmanın yolu tasavvuf okullarından, ekollerinden yâni tekkelerden geçer. Hz. Mevlânâ’nın babası Necmeddin-i Kübrâ Hazretlerinin pîr olduğu Kübrevîye tarîkatından bir şeyh-i kâmildir. Hz. Mevlânâ da babasının aynı zamanında hem öğrencisidir, hem dervişidir.

Çetinoğlu: Mevlânâ Hazretleri geçimini nasıl temin ediyordu?

İnançer: Kendisine sorulan sorulara verdiği cevaplardan bir şey verilirse kabul ediyor ve geçimi için kullanıyordu. Yalnız bu sual ilim öğrenme suali değil. Problem çözme sualleri. Yâni bugünkü mânâda, ‘danışman avukat’ gibi kabul edebiliriz. Danışmanlık şirketleri var ya… Onun gibi.

Sorulara verdiği cevaplar hüküm ifâde etmekteydi. Boşanma nafakası, arazi sulaması, ev tecâvüzü suçlaması, akde riayet, akde muhalefet vs. problemlere verdiği cevaplar için kendisine ücret ödeniyordu. Kendisi bir talepte bulunmuyordu. Soru soran, gönüllü olarak ödeme yapıyordu. O zaman âdet öyleydi. Tasavvufta genel kaide budur: ‘Lâ tâlep velâ red (Talep de yok, red de yok) / İstersem dilimi, red edersem elimi kessinler.’

Yeni avukattım. Bir arkadaşım bir şey sordu. Ben de şaka yollu ‘Danışma ücrete tâbidir. Kaç para vereceksin?’ dedim. O sırada Muzaffer Ozak hazretleri kapıdan içeriye giriyormuş. Geldiğini fark etmedim ama görünce tabii ayağa kalktık. Öyle yüzüme doğru dik dik baktı. ‘İstişâre sünnettir, sünnetten para alınmaz.’ Dedi. İşte 40 küsur senedir avukatım ve istişâreden hiç para almadım, elhamdüllilah. Fukara da olmadım, 2 çocuk büyüttüm. Dâima büyüğümün sözünü dinledim. Biz artık söz dinlemeyi esâret olarak addetmeye başladık. Hâlbuki bunun adı hakîki hürriyettir: Doğruları yapma hürriyeti.

İşte Hz. Mevlânâ’nın geçimi buradandır. Saraydan değildir.

Sultan Alaeddin Keykubat, pederine yâni aileye konak tahsis ediyor. Pederi; ‘Ben müderrisim, müderrisin yeri medresedir.’ Diyor.

Pembe Furuşan Medresesi’ne yâni iplikçilikle meşgul olanların bulunduğu hana yerleşiyorlar. Hz. Mevlânâ da hep babasının yanında, hep medresede kalmıştır. Kendisi bizzat derviş terbiyesi ile hiç uğraşmamıştır. Dâimâ kendisinin itimat ettiği bir zâta bu görevi vermiştir. Bunlar; oğlu Sultan Veled Efendimiz ki kendisi bütün gece karanlıklarını aydınlatan bir mehtap gibidir. Ama güneş çıkınca mehtap gözükmez. Hz. Mevlânâ öyle bir güneş ki Sultan Veled’in aydınlığını göstermez hâle gelmiştir. Yoksa Sultan Veled çok önemli bir zâttır ve Çelebi Hüsameddin’e vermiştir derviş terbiyesini. Hâlâ bu hâl Mevlevî dergâhında gelenek olarak devam eder. Postnişin efendi derviş terbiyesi ile uğraşmaz; aşçı dede uğraşır. Onun için bir tâbir vardır: ‘Dergâh mutfağında yemek pişmez adam pişer.’.

Çetinoğlu: Mevlevîlik ile semâ, özdeş kabul edilir. Semâ nedir, ne zaman ve nasıl ortaya çıkmıştır?

Tuğrul İnançer: Mevlânâ; dükkânının önünden geçerken Selahaddin Zerkubî Konevi’nin içeride örs üzerinde çekiçle altın varakı dövüyormuş. Onun da çok güzel sesi vardır. O seslerin ahenginde coşan Hz. Mevlânâ dükkânın önünde semâ etmeye başlıyor. Bunun ilk semâ hareketi olarak söyleyen câhiller var. Bu hâl Selahaddin-i Zerkubî’nin o muhabbetle coşmasıdır. Ne dükkân lâzım, ne altın lâzım, alın ne yaparsanız yapın demiştir. Çünkü altın varak yapılırken madde çok dövülürse, toz olur ve neticede ziyan olur. ‘Keyfini bozmayın Hz. Pîr’in vurmaya devam edin.’ Diyor. Bu Hz. Mevlânâ’nın değil, Sebahaddin Zerkubî dervişliğe girişi menkâbesidir.

Semâ, klâsik kabulde Hz. Ebu Bekir ile başlamış diye kabul edilir. Efendimiz gazâ icap ettiğinde yardım edebilecek olanların yardımlarını talep ediyor. Silah, gıda falan…. Harp dediğin bedâva olmuyor. Hz. Ebu Bekir her seferinde en çok verenlerden biri, hattâ birincisi. Müslümanlar birbirlerine haset etmezler ama sadece hayır mevzuunda edebilirler. Hz. Ömer de etmiş. Bu sefer Ebu Bekir’i geçeceğim demiş. Yine böyle bir şey zuhur ettiğinde Hz. Ömer hakikaten nesi var, nesi yok vermiş. Sonra Hz. Ebu Bekir meydanda 2 gün görülmemiş. Halbuki her gün görüşüyorlar. Efendimiz ‘Ebu Bekir kaç gündür yok. Gidin, dükkânına bir bakın’ demiş. Dükkâna gitmişler, sormuşlar… Sonra Resullullah’a, iki gündür Ebu Bekir’in dükkânına da gelmediği haberini getirmişler. ‘Allah, Allah! hasta galiba’ diye telaşlanırken Cebrail (a.s.) gelmiş. Cebrail (a.s.) bâzen herkesin görebileceği kıyafete, şekle bürünürdü, bâzen O’nu sâdece Efendimiz görebilirdi. Ama hiçbir zaman ilk seferi hâricinde kendi heyetiyle yani asli şekliyle görünmemiştir. Hep şekil değiştirerek görülmüştür. Bu sefer geldiğinde insan bedeni şeklinde, bedenin üstü çıplak, bedeninin altında yarım bir peştamal var. Bir tarafında da hurma dalı var. Öyle örtünmüş. Birbirine hitapları çok bilinen şeydir. Cebrail (a.s.), Efendimize ‘Yâ Resulullah’; Efendimiz de kendisine ‘Kardeşim’ diye hitap ederdi. Cebrail (a.s.) dedi ki:

-Yâ Resulullah, Allah moda ilan etti, hepimiz böyle giyindik…

-Neden?

-Sen gazâ için hazırlanırken yâ Resullullah, Ebu Bekir öyle verdi ki iç çamaşırı bile kalmadı. Allah bundan çok memnun oldu. Dedi ki bana; ‘Git Habibim’e söyle, O da Ebu Bekir’e sorsun. Ben ondan razıyım.

O, Benden razı mı? Ve bütün gök ehline bu kıyafete bürünmelerini emretti, bende böyle giyindim. Efendimiz, ‘Ebu Bekir çağırın’ dedi ‘Nasılsa öyle gelsin.’ O da o kıyafetle geldi. Hz. Ebubekir; ‘Yâ Resulullah, kusura bakmayın…’ dedi. Efendimiz ‘Yâ Ebu Bekir, Cebrail geldi böyle buyuruyor. O senden razı, sen de O’ndan razı mısın? Diye soruyor.’ Öyle bir coştu ki Ebu Bekir ‘Ene razı, ene razı / ben de razıyım, bende razıyım’ Diyerek dönmeye başladı. İlk semâ budur.

Ayrıca kâinat, varlığını dönmeye borçludur. Atom çekirdeği etrafında elektronlar dönüyor, dünya dönüyor, galaksiler dönüyor; ben niye dönmeyeyim. Dönüş bu. Bunu müesseseleştiren ve kitapta zikreden ilk zât Necmeddin-i Kübrâ’dır. Hz. Pîr’in pîri olan zâttır. Hz. Mevlânâ zâten var olan semâyı tercih etmiştir. Çünkü coşkun bir zâttır.

Hz. Şems’ten sonra başladı falan diyorlar da yok böyle bir şey. İlk ne zaman yaptığını bilmiyoruz. Ama sokakta, hamamda, evde, medresede, mecliste, tenhada semâ ettiğini biliyoruz. Ama Selahaddin Zerkubî Konevî’nin alattığına göre, ayazda namaz kılarken gözünden akan yaşlar yere düşünceye kadar geçen zaman içerisinde buz tutacak kadar soğukta namaz kılıyor. Bunu kimse söylemiyor. Ben bunu Viyana’da anlattığım zaman ‘Biz Hz. Mevlânâ’yı dinlemeye geldik, sen bize namazdan bahsediyorsun.’ diyecek kadar da salaklar var. Biz özü bitirmişiz, kabuğuyla uğraşmaya çalışıyoruz! İşte bu semâyı Hz. Mevlânâ herhangi bir kaideye bağlı olmaksızın, bir coşkunluk ifâdesi olarak yapmış. Kaideye bağlanması zaman içinde oluşmuş.

Hz. Pîr’den sonra Çelebî Hüsameddin Efendimiz, O’nun ahirete teşrifi ile Sultan Veled Efendimiz postta geçmiş. Arada Şeyh Kerimeddin Hazretleri de var. Daha sonra devam eden zaman içinde aşağı yukarı Fatih döneminde Pîr Adil Çelebi Konya Çelebisi iken bir şekle bürünmüş. En son şekli de Âsitâne’nin 18. postnişini Pîr Hüseyin Çelebi zamanında olmuş. Konya’da Kapı Camii vardır. O camiyi yaptıran zattır. Yani şeyh efendinin cami yaptırdığını kimse bilmiyor. Kapıda yazıyor. Semâya çıkan Konyalı genç çocuğa sordum: ‘Kapı Camii’ni kim yaptırdı?’ dedim. Bilmiyor. Kapıda yazıyor ama. Okumuyor. Babasının dükkânı oradadır. Yâni aşağı yukarı orada 2-3 vakit namaz kılıyor. Hayır, bilmiyor. Onun için böyle câhille olmaz bu işler.. Ne kültürsüz din olur, ne dinsiz kültür olur…

Oğuz Çetinoğlu: Mevlevî Tarîkatı ne zaman, nasıl oluşturulmuştur?

Ömer Tuğrul İnançer: Tabiî Hz. Mevlânâ’nın içtihadına uyanlar Mevlevî oldular. O zamanlar şeyhin ismine bağlı olarak yâni ‘Celâlî’ gibi konuşulurdu. Sultan Veled Efendimizin dervişlerine ‘Veledî’, Hüsameddin Efendimizin dervişlerine ‘Hüsâmî’ denirdi. Fakat sonra şeyh Afyonlu’ydu, Karamanlı’ydı, gibi dervişler ve tekkeler de çoğalınca ismine; ‘Fe eynemâ tüvellû, fe semme vechullah’ yâni ‘Nereye dönersen dön Allah’ın vechi ile karşılaşırsın.’ Âyetindeki ‘Tüvellu’dan kaynaklanan ‘Mevlevî’ ismi benimsendi. İsminin sonradan konmuş olması, sonradan oluşmuş mânâsına gelmez. Dolayısıyla Hz. Mevlânâ tarîkat piridir; onun prensipleri, halifesi Çelebi Hüsameddin, oğlu ve halifesi Sultan Veled ile beraber yürümüştür.

Çetinoğlu: Mevlevî Tarîkati, intisab edenlere neler kazandırıyor?

İnançer: Tek kelimeyle ‘Adam’ sıfatını kazandırır. Tabiî her mektebe giden o mektepten mezûn olmaz. Her mezûn olan, o mektepte hoca olmaz. Bu da ona benziyor. Öğretmenler bir sınıftan bir tane adam yetiştirebilirlerse, kendilerini mutlu addederler. Biz Osmanlı döneminin kalıntıları hocalarda okuduk. Birçok büyük hocada okuduk. Üniversitede de Sıddık Samilerde, Ali Fuad Başgillerde okuduk. Onlar da öyleydi. Ben bunları bâzı büyük hocalarımdan duydum. Meselâ, Bursa Lisesi felsefe hocası Kâzım Baykal’dan kulağımla duydum. Bir mezûniyet yılı içinde 1 tane istediğim gibi adam varsa ben görevimi yaptım, derdi. Dolayısıyla bu şuna da benzer; bahçevan bir gül için bin diken sular ama diken sulanmadan gül elde edilmez. Dolayısıyla her müntesip kendini gül zannetmez. Ama o bahçenin dikeni olmak bile bir nimetdir. Bakın “Kıtmir-i,, “ Ashâb-ı Kehf,, ile birlikte anarlar.

Çetinoğlu: Hz. Mevlânâ’da ‘Muhabbet’ kavramı neyi ifâde ediyor?

İnançer: Zâten Hz. Mevlânâ’dan ibâret değildir muhabbet kavramı, tasavvuf. Daha doğrusu din, daha doğrusu var oluş sebebi muhabbettir. Cenâb-ı Allah ‘Ben bilinmeyi murad ettim…’ İstedim diye tercüme ediyorlar ama Allah istemekten münezzehtir, Allah istemez bir şey. ‘Bilinmeyi murad ettim ve Kâinat’ı yarattım.’ Diyor. Allah-ü Zü’l Celâl aynı zamanda mütevazıdır. Kur’ân-ı Kerîm’deki ifâdelere bakarsak öyle olduğunu anlarız. Meselâ, ‘biz’ sıfatını kullanır. Çoğul değil. O tevâzu ifadesidir. Muhakkak ki biz şöyle yaptık derken oradaki ‘biz’ çokluk değil sâdece tevâzu ifâdesidir. Allah ‘Ben sevileyim diye yarattım’ demiyor. Ama hakikatte laf budur. Nedir bu? Allah’ı tanıyınca sevmemek mümkün mü? Değil. Demek ki hakikatte o kelime geçmese bile ifâde ‘sevilmeyi murad ettim’dir. Kezâ; ‘Ben, sizi cins cins, kabile kabile yarattım, biribirinizi daha iyi tanıyıın’ diye. Biribirimizi tanıdıkça ne olur? Daha çok severiz. Yâni burada ‘tanıma’ kelimesini söylüyor Cenâb-ı Hakk ama tanımadan sevemeyeceğin için sevmenin birinci basamağını söylüyor. Ötekini söylemesine lüzum yok. Tanıdığını seversin; birbirinizi de tanırsanız seversiniz buyuruyor. Dolayısıyla sevgi hem var oluş, hem varlığı idâme ettiriş sebebidir. Bunu herkes en yüksek şekliyle -hem lisânen, hem bedenen- ifâde edebilir. Hz. Mevlânâ bu hususta zirvedir. Çok güzel ifâde etmiş. Dolayısıyla muhabbet kavramı bütün turûk-u aliyyede esastır, elbette Hz. Mevlânâ’da da vardır.

Çetinoğlu: Her insan Mevlevî Tarîkati’ne girebilir mi? Bir seçme-eleme yapılıyorsa, hangi şartlar-vasıflar aranıyor?

İnançer: Her insan Mevlevî tarîkatına giremez. Müslüman olacak evvelâ. Her Müslüman girebilir. Bunu özellikle söylüyorum. Çünkü zamanımızda ‘Ben Hıristiyan’ım ama Mevlevi’yim’ diyen salaklar var. Hz Peygamber’in ayağının tozu olduğunu ifâde eden bir zâta, o zâtın ayağının tozu olarak girilir. Dolayısıyla Müslüman olmadan Mevlevî olunmaz. Bir başka şart yoktur. ‘İster gel… ister gel…’ lafı Hz. Mevlânâ’nın değildir. Onun olmadığını rahmetli Şefik Can yazdı ve biz hâlâ da söylüyoruz. İnsanlar böyle söylüyorlar. Bir kere o rubai hem O’nun değildir, hem Hz. Mevlânâ’nın fikrine aykırıdır. Bir kere tercüme yanlışlığı var. Hz. Mevlânâ o rubaide ‘gel’ demiyor. ‘Biya’ gel demektir, “ Bâzâ” ‘dön gel’ demektir. Çünkü sen “İslam,, fıtrat üzerine yaratıldın. Putperest oldun, tövbeni bozdun, her türlü haltı ettin. Ama her türlü haltlar Allah’ın rahmeti yanında solda sıfırdır. Dolayısıyla ‘kokunla gel, burayı da kokut’ demiyor. ‘Ümidini kesme’ diyor. Ama dolayısıyla biz kendi nefsimize göre anlamaya çalıştığımız için Hz. Mevlânâ’yı da anlamıyoruz. ‘Burası adam olma yeridir’ diyor. Bir kere de, en önemlisi de ‘günah işledim diye ümidini kesme’ demek istiyor.”Lâ teknetu min Rahmetillah” ayeti anlatılıyor. Bu genel bir kuraldır; insanlar inandıkları gibi yaşamazlarsa yaşadıkları gibi de inanmaya başlarlar.

Çetinoğlu: Hz. Mevlânâ’nın, hâlis bir Müslüman, hattâ bir ‘İslam Velisi’ olduğunda şüphe yok. Müslüman olmayanların Hz. Mevlânâ’ya bağlanmalarını nasıl yorumlamak gerekir?

İnançer: Müslüman olmasalar da insan. Her insan yeryüzünde Allah’ın halifesidir. Dolayısıyla Türkçemizin o canım tâbiri ‘Zât-ı Âliniz’… Herkes Zât-ı Âli’dir. Ama sıfatı bozuktur. Sıfat düzeltilir. Zât, zâten âlidir. Allah’ın halifesi çünkü. Dolayısıyla onların da içinde bir muhabbet cevheri var. Hz. Mevlânâ öyle bir madenci ki o muhabbet cevherini bâzen bucurgat ile bazen ufacık bir çekiç ile kazıp ortaya çıkarıyor. Ama bunların hepsi birer duraktır. Son durak değildir. Zâten son durağı yoktur bunun. Çünkü Allah’ın nimetinin sonu yoktur. O bir durağa geldiği zaman ben bir yere geldim diye zannediyor. Zavallı, hâla nefsinin esiri. Bir de başkalarında olmayan marifet bende var diye bir başka nefse sâhip oluyor. Dolayısıyla bunlar ancak o seviyede. Peki, niye başkaları değil? Başka tarikatlar, başka insanlar değil? Bilinmiyor da ondan. Osmanlı zamanında böyle değil. Meselâ, İtalyan ressam Fausto Zonaro bir Halvetî dergâhındaki zikri anlatır ve en başta da kendisi koymuştur. Pierre Loti, İstanbul’da tekke geziyor. Niye sâdece Mevlevîhane’ye gitmiyor? Kasımpaşa Tekkesi’ne gittiği tarihen sâbittir. Şazelî Tekkesi olan Ertuğrul Tekkesi’ne gittiği tarihen sabittir. Şimdi yok ki nereye gitsinler. Çünkü sâde o biliniyor. Başka yok da ondan. Çok cami, tekke, çeşme ne ararsan yok edildi.

Çetinoğlu: Mevlânâ öğretilerinde hümanizmden izler bulunduğunu iddia edenler var. İddia sâhiplerine nasıl bir cevap vermek gerekir?

İnançer: Hz. Mevlânâ’nın öğretilerinde humanizmden izler yoktur. Humanizmde Hz. Mevlânâ’dan izler vardır. İddia etmek kolay. İspat etmek zor. İspat etsinler. Hz. Mevlânâ gibi bir deryâyı, insanı insandan dolayı sevmek olan humanizm fincanına sığdıramayız. Humanizmde Hz. Mevlânâ vardır; ondan öğrenmişlerdir. Ayrıca insan sevgisi de Hz. Mevlânâ’ya ait değildir. İslam tefekküründe insan, zâten fıtrat-ı İslam üzerine yaratıldığı için sevilmeye lâyıktır. Yahudiler henüz Medine’den çıkarılmadan önce bir akşam üzeri Efendimiz gölgelikte otururken uzakta bir cenaze geçtiğini görünce ayağa kalkıyor. Yerliler (Ensar) biribirine bakışıyorlar. Efendimiz ne oldu, diyor. Yerliler ‘Efendimiz, Siz ayağa kalktınız. Siz ayağa kalktığınızda biz de ayağa kalktık ama bu giden Yahudi’ diyorlar. Efendimiz buna kızıp asabileşip o iki kaşı arasındaki damarı ortaya çıkıyor ve ‘Olsun, o da benî âdem değil mi?’ Müslümanlık budur. Biz Rahmete lil âlemiynin ümmetiyiz, rahmete lil müslimiynin değil. Onun için insanı insandan dolayı sevmek değil, Yunus Emre’mizin ifadesiyle, ‘Yaratılanı sevmek Yaradan’dan ötürü…’ Yâni nakşa bakıp nakkaşı sevmeyi, resme bakıp ressamı sevmeyi, kitabı bakıp müellifi sevmeyi öğreneceğiz. ‘Ne güzel manzara! Bir de şunu yaratanı düşün yahu!’ Bu kadar basit yâni.

Çetinoğlu: Mevlevî semâsı ile Bektaşî semâhı arasında bir ilişki var mı?

İnançer: Allah Kitab-ı Kerîm’inde ‘Ellezine yezkürun ellãhe kiyamen ve kuuden ve ala cünubihim …’ buyuruyor. Yâni; ‘Beni ayaktayken de, oturuken de, yan üstünde anınız.’ Zaten başka bir hâli var mı insanın? Ayaktayken ya durursunuz, ya yürürsünüz, ya koşarsınız. Yerde, iskemlede vb. otururursunuz. Bir de yatarsınız. Başka hâliniz yok. Yâni her hâlinizde anın beni. Fakat bu kelimeleri bir stil hâlinde almış tasavvuf, ve âyinlerine bunu aksettirmiş. Kuudî âyinler var; oturarak yapılır, ayağa kalkılmaz. Kıyâmî âyinler vardır; ayakta yapılır. Kıyâmî âyinler iki türlü olur: 1- Durarak, 2- Yürüyerek. Anadolu Eşrefi Kadirîleri sağa doğru halka hâlinde yürüyerek, bütün Halvetîler sola doğru yürüyerek âyin yaparlar. Mevlevî âyini de hem semâhânenin etrafında, hem kendi etrafında dönerek semâhânenin etrafında döner dervişler. Dolayısıyla devrânî bir âyindir. Devr-i Veledî’de şeyhin arkasından yürürler. Yâni hiçbir yere bir bilenin peşine takılmadan varılmazın ifâdesidir. Üç defa dönülür meydan Devr-i Veledî de; ilmel yakîn, ayne’l yakîn ve hakke’l yakîni sembolize eder. Ama âyin sınıflandırmasında devrânî ayinler sınıfına girer Mevlevi Ayini. -yani hem kendi etraflarında, hem semâhânenin etrafında- dönerler.

Bektaşî semahında da ki bugün yok; Alevi semahı ile Bektaşi semahını karıştırıyorlar. Alevi semahı bugün folklorik bir hâle gelmiştir, oyun hâline gelmiştir. Bektaşi semâhıyla alakası yoktur. Hiçbir Bektaşi semâhında kadın-erkek bir arada olmaz. Bektaşilik, Ehl-i Sünnet bir tarikattır; Alevilik ise, başka bir yoldur. Alâkası yok. Dolayısıyla arasında hem ilişki vardır, hem ilişki yoktur. Bektaşiler de kendi etraflarında üç tur hâlinde dönerler. Ben bunları İstanbul Ansiklopedisi’nin ‘Tarikatlar’ maddesinin ‘Tarikatlardaki Musiki ve Âyin’ konu başlığında bütün teferruatıyla yazdım. İlişki de vardır, ilişki de yoktur. Dolayısıyla her ikisi de âyin unsurudur. Her tarikatta başka türlü zuhur etmiştir. Dayanağı da demin arz ettiğim âyettir.

Çetinoğlu: Atatürk’ün Mevlevî Tarîkati’ne bakış açısı nasıldı?

İnançer: Bütün tarîkatlere baktığından farklı bakmamıştır. Türkiye’de Atatürk yalakalığı âdet olduğu için Türbe-i Şerîf’in, dergâhların kapatılmasından sonra müze olarak açılmasını sanki özel bir ilgi gibi gösteriyorlar. Bu da bir siyâsettir. İşte bugün ‘Mevlevî âyini yapılıyor; cumhurbaşkanı, başbakan, vali bile buraya gidiyor. ‘Atatürk de gidiyordu’ diye söylüyorlar. Hâlbuki ‘Tekke ve Zaviyelerin kapatılması’ devrim kanunlarında da vardır. Türkiye’de 50 küsur Mevlevihâne var. Onlar niye açık değil? Lâf ola beri gele yâni. Bütün dinî kurumlara bakışı gibidir Atatürk’ün böyle bir yere bakışı. Yâni menfidir, o kadar.

Çetinoğlu: Mesnevî’nin Kur’an-ı Kerim’in bir yorumu olduğunu ortaya koyan birkaç örnek lütfeder misiniz?

İnançer: Mesnevî şerîf, Kur’ân-ı Kerîm’in bir tefsiridir. Ancak klasik bir tefsir kitabı değildir. Her anlattığı bölümde Kurânî hakikatler vardır. Bunu tercüme okuyarak anlayamayız. Zamanımızda -Lâtinize edilmiş hâliyle yazılan- en güzel ve insanlara en faydalı Mesnevî şerhi Tahirü’l Mevlevî’ninkidir. O okunduğunda buna dair fevkâlâde ve çok örneğe rastlarız. Kur’ân-ı Kerîm tefsir olunur ve her mısraı, her hikâyesi, her başlığı hem Kurânî hikâyelerle, hem Kur’ân’daki gerçeklerle tamamen bağdaşır. Mesnevî okumadan Hz. Mevlânâ’yı anlamak zâten mümkün değildir. Mesnev-î Mevlev-î Manavî Pes Kur’ânest zabân-ı Pehlevî Mısra_ı meshurdur. O mevlevinin –yani Hz. Mevlananın – Mesnevisi; Pehlevî lisanında ( Farsçada) yazılmış Kur’ân gibidir.

Çetinoğlu: Tasavvufla ilgili bir tâbir olan ‘seyr ü sülûk’ nedir?

İnançer: Dervişlerin mânevî yolculuğunun adına ‘seyr ü sülûk’ denir. ‘Sülûk’ meslek edinme, kendine iş edinme; ‘seyr’ de tâkip edilen yol. Yâni yükselme yolculuğudur. Bu her tarikatte vardır. Resullullah Efendimiz zamanında da vardır. Ashâb-ı Suffe’yi iyi tanırsak, bunun başlangıcını anlarız. Mevlevilik seyr ü sülûkunu İsm-i Celâl ile yaptırır. Bu da ancak bir ihtisas konusudur. Yâni çok fazla anlatılacak şey var ama röportaja girmez. Hz. Sa’d Bin Ebi Vakkas, Hz.Amr Bin Hattab ( Hz. Ömer’in ağabeyi) Hz. Halid Bin Zeyd (Eyüp Sultan) gibi ashâb-ı soffa’yi tanımak, bilmek lazım.

Çetinoğlu: Seyr ü sülûk ile iyi bir Müslüman olma arasında nasıl bir bağ vardır?

İnançer: Hz.Sümbül Sinan Efendi. Hz.Merkez Efendi, aynı zamanda bir doktordur. Manisa Darüşşifâsı’nın başhekimidir. Eyüp Sultan civârındaki meselâ Fevzi Çakmak’ın kabrinin hemen yanı başındaki Küçük Hüseyin Efendi, Nakşî şeyhidir. Aklınıza hangi isim geliyorsa… Ordinaryüs Prof. Dr. Süheyl Ünver’i biliyorsunuz, değil mi? Onun Şabanî şeyhi olduğunu kim biliyor? Cumhuriyet döneminde yazılmış ilk tefsir kitabı Elmalılı Ahmed Hamdi Efendi’nin. Elmalılı Ahmed Hamdi Efendi’nin de Şabanî dervişi olduğunu kimse bilmez. Dolayısıyla işte iyi Müslüman aynı zamanda Efendimizin tâbiri ile ‘Hayrun nas men yenfeun nas’ yâni İnsanların hayırlısı, insanlara hayrı dokunandır.’ Bu adamların insanlara hayrı dokunmuş mu? Bu zevâtın? İşte demek ki bunlar hep seyr ü sülûk sahibi insanlardır. Hz. Hûdâiler, Hz.Niyazi-i Mısriler, Hz. Bayram-ı Veliler…daha sayayım mı?

Çetinoğlu: Tasavvufî hayatın sınırlandırılması sebebiyle Müslüman Türk insanının mâruz kaldığı mahrumiyetler nelerdir?

İnançer: Adam olmaktan mahrum kalmıştır. İrfânsız, insanı bedenden ibâret zanneden bir materyalizm, bedenin rahatına yönelik icâdları, medeniyet zannına ma’ruz bırakılan bir toplum, insanî değerlerden uzaklaşmış toplum. Dini, yalnızca mükellefiyetlerin edâsını yerine getirerek, işim bitti, zannı. ‘Yerim aşı, kılarım beş’i, yatarım aşağı’ zihniyeti… Daha bunun gibi insana yakışmayan, vasıf bile diyemeyeceğimiz birtakım hâller sâhibi… İnsanî vasıflar gittikçe azalıyor. Çünkü dünyanın gidişatı böyle. Tamam bunu anladık ama dergâhlar bu kötü gidişe çok ciddî bir fren vazifesi yapıyordu; bu fren de kalmadı. Ve demin arz ettiğimi tekrar arz edeyim. Bir bahçevan bir gül yetiştirmek için yüzlerce diken bakar ve sular. Ama şimdi sadece diken var, gül yok! Onun için de güleryüzlü insanımız yok. Mutlu insanımız yok. Çünkü Allāh mutluluğu ‘Elâ  bi zikrillâhi
tatmeinnül kulûb’ âyetine bağlamıştır. Bu âyetle ifâde etmiştir. Her işinizde beni devreye sokacaksınız. Ben olmazsam, kalbiniz tatmine erişmez diyor. Allāh’ı anmak. Türkiye’de toplu hâlde ‘Allāh’ demek yasak. Bu kadar basit. Kanun biraz tatbikatı itibâriyle gevşedi falan deniyor. Hiç öyle birşey yok. Bir münâsebetsiz savcı çıkar. Üç kişi bir araya gelip ‘Allāh’ diyenleri alır, götürür içeriye.

Çetinoğlu: Şeriat, tarîkat, hakikat, mârifet dörtlemesini yorumlar mısınız?

İnançer: Bu dörtleme slagondan ibarettir. Bu dörtten ibâret değildir. Mârifetten sonra kudbiyet, ondan sonra kurbiyyet, ondan sonra da makâm-ı hass-ı Muhammed (a.s) olan kulluk, abdiyyet. En yüksek mertebe ‘kulluk’ mertebesidir. Şeriat, meşrûluk demek. Başıbozukluktan uzak demek.

Şeriat istemeyiz diyenler başıbozukluk isteyenlerdir. Farkında değiller. Meşrû olmaya şeriat denir. Şeriat-ı Muhammediye Resullullah Efendimiz’in ilân buyurduğu, kurduğu düzenin adıdır. Tarîkat muhabbetin ifâ ve ifâdesi ile Allāh’a ulaşmaktır. Bu şekilde Yunus Emre’mizin tâbiri ile şeriat-tarîkat yoldur varana hakikat, mârifet ândan içeri; hakikate böyle ulaşılır. Şeriatsız da gidilmez, tarîkatsız da gidilmez. Hakikate ulaştıktan sonra şeriat ve tarîkatı terk etmemeye de ‘mârifet’ denir. Bunun tipik misâli Resullulah Efendimiz’dir. Mirâcdan daha yüksek makâm yok. Zâten kendisi de Cenâb-ı Hakk’a niyâz etti: ‘Ben dönmeyeyim yâ Rabbi’ diye… ‘Olmaz’ dedi Allāh, ‘…döneceksin vazifene devam edeceksin.’ İşte mirâcı icrâ ettikten sonra bile hâlâ vazifesine devam eden Resullullah’ın hâli, ehl-i mârifetin hâlidir. Yâni namazlar, niyâzlar, zikirler, tesbihler gâye değildir; vasıtadır. Hakikat-i İlahî’ye ulaşmak için. ‘Hakikat-i İlahî’yeye ben ulaştım artık bu âletlere ihtiyacım kalmadı’ dememeye ‘mârifet’ derler. Mârifet sâhibi içinde ‘Kutuplar’ vardır. O ‘Kutuplar’ın içinde Allāh’a yakîn olan ‘Kariybler’ vardır. Onun için ‘Hasenatü’l ebrâr seyyiatul mukarrebin denmiştir. Yâni Ebrâr takva sâhipleri için sevap olan şeyler, mukarriybler için günâhtır. Yâni biz ma’lum zamanlarda gusûl abdesti alırız. Ehl-i mârifet Rabb’ini aklından bir ân çıkarırsa, gidip abdest alır.

Çetinoğlu: Efendim, 20 soruda 20 bin mesaj aldık. Vereceğiniz başka bir mesaj var mı? Birkaç cümle ile lütfeder misiniz?

İnançer: Her türlü derd-ü telaşın ilâcı câhillikten kurtulmak zannediliyor. Câhillikten kurtulmanın ilâcını kimse söylemiyor.

Çetinoğlu: Câhilliğin ne olduğu konusunda da mutabakat yok…

İnançer: O da doğru. Her hususta bilgisizlik ve dolayısıyla doğru davranış biçimine sâhip olamamak câhilliktir. Câhillikten nasıl kurtulunur? Aşkla. Çünkü severseniz öğrenirsiniz, öğrendikçe seversiniz, sevdikçe öğrenirsiniz. Dolayısıyla bütün sıkıntıların giderilmesi cehâletten kurtulmakla değil, sevgisizlikten kurtulmakla olur. Biz maalesef sevgisiz bir toplumuz. Kendimizi de sevmesini bilmiyoruz. Menfaatimizi sevmeyi kendimizi sevmek zannediyoruz.

Çetinoğlu: Son mesaj diğerlerinin üzerinde taç gibi oturdu. Allāh razı olsun.

Tuğrul İnançer: Estağfirullah.

(Altunîzâde, İstanbul. 04 Aralık 2012)

Oğuz ÇETİNOĞLU

ocetinoglu1@gmail.com

Kaynak: https://www.oncevatan.com.tr/hz-mevln-siklarindan-omer-tugrul-inancer-beyefendi-ile-roportaj-1-makale,28971.html

Önce Vatan Gazetesi