Mustafa Kutlu’da Mevlâna ve Sema

21.09.2016
229
A+
A-

MUSTAFA KUTLU’NUN SON KİTABINDA MEVLEVÎLİK VE SEMÂ Mustafa Kutlu’nun her yıl bir hikâye kitabı çıkar. Geniş bir okuyucu ve meraklı kitlesine sahip. Son derece sade ve kolay okunan bir üslûbu var. İnsanı can evinden yakalayan, sarıp sarmalayan bir yazış tarzı mevcut. Kitaplarından bazıları filme çekildi, Uzun Hikâye bunlardan biri. Hikâye kitaplarından birkaçı şunlar: Gönül İşi, Yokuşa […]

MUSTAFA KUTLU’NUN SON KİTABINDA MEVLEVÎLİK VE SEMÂ

241563-1Mustafa Kutlu’nun her yıl bir hikâye kitabı çıkar. Geniş bir okuyucu ve meraklı kitlesine sahip. Son derece sade ve kolay okunan bir üslûbu var. İnsanı can evinden yakalayan, sarıp sarmalayan bir yazış tarzı mevcut.

Kitaplarından bazıları filme çekildi, Uzun Hikâye bunlardan biri. Hikâye kitaplarından birkaçı şunlar:

Gönül İşi, Yokuşa Akan Sular, Yoksulluk İçimizde, Ya Tahammül Ya Sefer, Sır, Tufandan Önce, Rüzgarlı Pazar, Zafer yahut Hiç, Hayat Güzeldir, Anadolu Yakası, Sıradışı Bir Ödül Töreni, Nur. (Dergâh yayınları, 2014)

*

Mustafa Kutlu, hikâyelerinde tasavvuf düşüncesine sıkça yer verir. Onun anlattığı tasavvuf bizim esasında bildiğimiz ama açıkça anlatılmayan, gösterilmeyen bir tasavvuf. Tasavvufun devletle, ekonomi ile ilişkileri bilinir. Kutlu, 80 sonrası Özal’lı yıllarda cemaatlerin, tarikatların şirketleşmesini çok iyi anlatır. Bu sıradaki yozlaşmayı göz önüne serer.

Kutlu’nun son kitabı “Nur” adını taşır. “Nur” kitaptaki baş kişinin adı. Kendisi bir mimar, çok varlıklı bir ailenin iyi eğitim almış bir kızı. Ama mutsuz, arayış içinde. En son tasavvufa merak salar. Kitaplar okur, huzur bulamaz. Bağlanabileceği bir şeyh, bir mürşit aramaktadır. “Aramakla bulunmaz, fakat bulanlar arayanlardır” hikmetli sözüyle o da bizzat karşılaşır.

Yazar Nur’un okuma merakının nerelere vardığını şöyle anlatır:

“Okumaları felsefeye kaydı Heidegger, Kierkegaard, Kant, Bergson, Hint felsefesi Upanişatlar, Veda’lar karışık okudu. Oradan tasavvufa geçti. Batı’da işin aslını kavrayan birini bulamamıştı.

En iyisi İbn Arabî dediler. İbn Arabi’den başladı.

Daha yüz sayfa okumadan bıraktı. Anlamıyordu. Acaba İbn Arabî okuyanlar anlayabiliyorlar mıydı? “Bilmek”ten ziyade “bulma”ya dayanan bir şey. Umut tükenmez. Cenab-ı Hak dilediğini hidayete eriştirir. Devam.

Oradan Mevlâna’ya geçti.

Zihninde kadim sorular: Varlık, sebep, eşya, kader, irade, hürriyet, suç ve ceza, vb.

En iyi Mesnevi şerhi Ahmet Avni Konuk’undur dediler. Onu aldı okudu. Yine sükut-ı hayal. Yine bir şey anlamıyor.

Başkaları Mevlâna’dan ne anlıyor acaba?

Sonra işin aslı kafasına dank etti. Mesnevi öyle her önüne gelenin bir şerh okuyarak anlayacağı bir kitap değildi. Bu sebeple “Mesnevîhanlık” denilen bir meslek vücut bulmuştu.

Gideceksin, halkaya dahil olacaksın, soruların varsa soracaksın, bir cildin okunması kim bilir belki bir yıl sürer. Hâlâ Mesnevi okutan var mı acaba?”

*

Mürşid aramaya devam eden Nur’un yolu Konya’ya düşer. Mustafa kutlu bu vesileyle Konya’dan, Hz. Mevlâna’dan, Türbenin ziyaretçilerinden bahseder. Dıştan basit bir gözlemle şahit olduklarını, gene sade ifadelerle dile getirir:

“Nur Konya’ya varınca önce Mevlâna’nın kabrini ziyaret etti. Çantasında “Beş Şehir” (Ahmet Hamdi Tanpınar’ın meşhur kitabı MD), tıpkı Bursa’da olduğu gibi şehri adım adım dolaşmaya başladı..

Bursa gibi Konya da kaybolmuş.

Neyse ki birinin ardında Uludağ var, ötekinin yamacında Meran bağları duruyor.

Yorulduğunda gelip Hz. Pir’in kabri önünde oturuyor.

Çok ziyaretçisi var. Hepsi turist. Yerli turistlerimiz bir piknik havasında çoluk çocuk türbeye (müze galiba ama bu kelimeyi sevmem. Soğuk nevale) giriyorlar. Girmeden önce kapıda mutlaka bir aile fotoğrafı çekiyorlar. Yerli yabancı herkesin elinde makina, her gördüklerini filme alıyorlar. Yabancılar daha saygılı. Mevlâna’yı tanıyorlar herhalde. Kutsal bir mekâna nasıl girilirse öyle girme ye çalışıyorlar.

Ne yazık ki Mevlâna bir turizm objesi haline getirilmiş. Ahşap kaşıklardan, kandillere kadar turiste hitap eden her eşyanın üzerinde uyduruk bir Mevlâna resmi var.

Hediyelik eşya.”

*

Mustafa Kutlu, kanayan bir yara olarak devam etmekte olan konuya parmak basar. Bir zikir şekli, bir tür ibadet olan semâ’ın ticâret metâı haline getirilişini iğneleyici bir üslûpla dile getirir:

“Hadi bundan vazgeçtik, semâın ayağa düşmesine ne diyeceğiz.

Memleketin her yerinde, diyelim bir çay bahçesinde gecenin bir vakti, bir ney inlemeye başlıyor, az önce saz heyetinin çaldığı ve çatlak sesli solistin söylediği “Dürriyemin güğümleri kalaylı” türküsünü alkışlarla dinleyen, hatta dayanamayıp kalkarak göbek atan seyirciler; bu defa sessizliğe bürünüp sanki Kur’an okunuyormuş gibi bazıları başlar yarı örterek ney sesine kulak veriyor, ardından çıkıp sahnede dönmeye başlayan semâzeni izliyorlar.

Nedir bu?

Sema gösterisi.

Senede bir yapılan “Mevlâna İhtifali” de benzer bir etkinlik işte. Turist çekiyor kötü mü? Etrafta sema dönen dervişleri görüp Mevlevî olan yabancılardan çok bahsediliyor.

Kötümü?

Bilmiyorum.

Bildiğim, Eyüp Bahariye Mevlevihanesi’nin son şeyhi öldükten sonra Mevleviliğin defteri kapanmıştır.

Ama belli olmaz, kim bilir, belki bugün bilmediğimiz bir Mevlevi şeyhi irşada devam ediyordur. İstanbul’da Mevlevi olduğunu söyleyen şeyhler var, kadınları da semâa dahil ettiler.

Bana susmak düşer. Bu halimle kalkıp Mevlevi araştırmalarına girecek değilim. Ama üzülüyorum. Şu “gösteri” kelimesi beni deli ediyor. Bu milletin maneviyatı bu kadar düşecek miydi?”

*

Kitabın kahramanı Nur, tasavvufa meraklı, iyi niyetli birisi. Bir mürşid arıyor. Son yıllarda bütün dünyada olduğu gibi memleketimizde de mistisizm, tasavvuf ilgi odağı olmaya başladı. Gerçekten arayış içinde olan pek çok insanımız var. Onlar bu ilgi ve meraklarını sağlıklı bir şekilde nasıl tatmin edecekler?

Bu konuda bir sıkıntı olduğu muhakkak. Çünkü geleneksel tasavvuf eğitiminin verildiği dergâhlar resmî olarak faal değil. Başka tarîkat mensupları, bir şekilde seyr ü sülûkü devam ettiriyor olabilirler. Mevlevilik ise geniş teşkilâtlı bir kurumdu. Mevlevi dergâhları en teferruatlı fizik mekâna ve âdap erkâna sahipti. O yüzden bugün geleneksel Mevlevî seyr ü sülûkünün yaşayıp yaşamadığını ben şahsen bilmiyorum.

Tekke ve zaviyeleri kapatan kanun hâlen yürürlükte olduğu için, Mevlevilik adına ortaya çıkan ve bir kısmı bu meselenin geleneği, adap ve erkânı ile hiç alâkası olmayan çeşitli zümreleri kontrol etmek fiilen mümkün değildir. Ticari anlamda semâ “gösterisi” icra edenler için de aynı şey söylenebilir. Kültür Bakanlığı’nın bu konuda bir genelgesi yayımlandı ise de, herhangi bir yaptırım gücü olmadığı için işe yaramadı.

Mevlâ görelim neyler. Neylerse güzel eyler.

Bakarsınız, “Gün doğmadan meşîme-i şebden neler doğar.”

Prof. Dr. Mehmet DEMİRCİ
medeci42@yahoo.com