Mevlevî Düğünü

A+
A-

Defter ve Mevlevî Düğünü

Nâcî Ahmed Dede

İnsan hayatının en önemli safhalarından biri de evliliktir. Evlilik her din, toplum ve kültürde farklılıklar gösteren bir tören çerçevesinde nihayetlenen bir süreçtir. Bu süreç acaba Mevlevîlik’te nasıl gerçekleşmekteydi?

Şimdiye kadar meçhulümüz kalan bu konu, Bahâriye Mevlevîhânesi’nin Şeyhi Hüseyin Fahreddin Dede’nin not defterindeki iki not bize ipucu vermektedir. Defterin günümüze intikalinin de çok ilginç bir hikayesi var.

Defter[1]

Kaynağımız olan not defterinin Murat Bardakçı’nın[2] bir köşe yazısına konu olan hikayesi oldukça ilginçtir.

1854 yılında Hasan Nazîf Dede’nin oğlu olarak dünyaya gelen Hüseyin Fahreddin Dede iyi bir eğitim görmüştür. Arapça, Farsça ve iyi seviyede Fransızca bilen dedenin bestelediği Acemaşiran Mevlevî Âyîni Türk musikisinin en seçkin örneklerindendir. Zamanının en önemli neyzeni de olan Bahâriye Mevlevîhânesi’nin şeyhi Hüseyin Fahreddin Dede Mevlevî dedegânı ve dervîşânı arasında saygın bir yere sahiptir.

Hüseyin Fahreddin Efendi, Eylül 1911 ortalarında birkaç gün devam eden hastalıktan sonra 15 Eylül 1911 günü bilinmeyen bir sebeple Hakk’a yürümüştür. Tam bir teşhis koyamayan doktorlar “Büyük ihtimalle koleraya yakalanmıştı” demeleri üzerine, mikrobun yayılmasını önleme teláşıyla, Bahâriye Mevlevîhânesi’nin bahçesinde büyük bir ateş yakıldı ve Hüseyin Fahreddin Dede’ye ait ne varsa, bu ateşe atıldı.

Olay günü Mevlevîhâne’de hazır bulunanlar arasında, Yenikapı Mevlevîhânesi’nin sonraki senelerdeki şeyhi olan Abdülbâki Efendi (Baykara) da vardı. Anlatılanlara göre, yakılan evrak arasında bu defter sekerek öne fırladı ve Abdülbâki Efendi kolera riskine rağmen defteri hatıra olarak cebine koydu.

Ateşten kurtulan bu defter, Hüseyin Fahreddin Efendi’ye ait içerisinde günlük notları, “Fahrî” mahlásıyla yazdığı şiirleri ve Mevlevîlik tarihi için son derece önemli bilgileri, kızının vefatı üzerine yazdığı mersiyenin satırlarını, konumuzun notlarını da, ihtiva eden defterdir.

Bu defter, Abdülbâki Dede’den oğlu Resûhî Baykara’ya ondan da Abdülbâki Gölpınarlı’ya , Abdülbâki Gölpınarlı’nın kütüphanesiyle birlikte önce Mevlânâ Müzesi’ne daha sonrada Cumhurbaşkanlığı Millet Kütüphanesi’ne intikal etti ve  Prof. Dr Mehmet Akkuş başkanlığında bir ekip tarafından  günümüz harflerine aktarılarak 2010 yılında yâyınlanmıştır.

Küçük Hasan Nazîf Dede’nin  Düğünü

İşte bu defterde yer alan iki anekdot yazımızın asıl konusunu oluşturmaktadır. Hüseyin Fahreddin Dede, oğlu küçük Hasan Nazîf Dede’nin (v.1916) 1001 günlük çilesi 6 Rebîülâhir 1313 / 26 Eylül 1895 senesinde tamamladıktan bir gün sonra oğlunu evlendirmeye karar vermiştir.

7 Rebîülâhir 1313 / 27 Eylül 1895 Perşembe Günü Bahâriye Mevlevîhânesi’nde içinde türbenin de bulunduğu Semâ’hânede Hüseyin Fahreddin Dede’nin babası Hasan Nazîf Dede’nin sandukasının önünde küçük Hasan Nazîf Dede’nin nikahı Altunîzâde İmamı Rıza Efendi tarafından kıyılmıştır. Aynı akşam, akşam namazını kıldıktan sonra – muhtemelen Mevlevîhâne mescidinde -Hüseyin Fahreddin Dede’nin riyazetinde İsm-i Celâl[3] okunmuştur. İsm-i Celâl okunduktan sonra Mevlevî ihvânın hazır bulunduğu türbeye geçilmiş. Türbede gülbang[4] okunmuştur. Gülbangtan sonra ihvanla beraber türbeden çıkılarak neyler ve kudümlerle Hicâz Âyîn-i Şerîf okunarak harem dairesinin kapısına gidilmiş, burada Zifâf gülbangı[5] okunmuştur. Düğün bu şekilde sona ermiştir[6].

Fâtıma Fasîha Hanım’ın Düğünü

Defterde kayıtlı olan ikinci düğün yine Hüseyin Fahreddin Dede’nin kızı Fâtıma Fâsiha Hanım (v.1323/1906) ile   Telgrafhâne katiplerinden Bahâriyeli merhum Fâik Efendi’nin oğlu Hamdî Bey’in nikahı ile  dedenin kızkardeşinin kızının oğlu Avnî’nin  29 Receb 1318 / 22 Kasım 1900 Perşembe Günü yapılan sünnet düğünüdür.

Diğer düğün kaydından farklı olarak gelinin şahidinin adları da kayıtlıdır. Bunlar Yenikapı Mevlevîhânesi post-nişîni Şeyh Celâleddin Çelebi ile dedenin amcaoğlu Ertuğrul Hamîdiyye Mevlevîhânesi post-nişîni Bahâeddin Efendi’dir.

Hüseyin Fahreddin Dede’nin kızı Fâtıma Fâsiha Hanım nikahı yine Şeyh Hasan Nazîf Dede’nin sandukası önünde 9001 mihr-i müeccel ile Bahâriye  İmâmı tarafından kıyılmıştır. Aynı gün saat yedi sıralarında Avnî’nin sünneti yapılmıştır.

Yatsı namazı Semâ’hâne’de kılınmıştır. Yine İsm-i Celâl okunmuştur. İsm-i Celâl’den okunmasından sonra neyler ve kudümler eşliğinde Ferâh-fezâ Âyîn-i Şerîf okunarak harem kapısına gelinmiş, burada dua edilip gülbang-ı Mevlânâ okuduktan sonra düğün sona ermiştir[7].

Netice

Nikahların ikisi de perşembe günü öğle vaktinde Bahâriye Mevlevîhanesi Semâ’hâne dahilinde bulunan türbede Hasan Nazîf Dede’nin sandukasının önünde kıyılmıştır. Aynı günü akşamında, o zamanki anlayışa göre cuma akşamında, Hasan Nazîf Dede’nin düğününde mescidde, Fâtıma Fasîha Hanımınki ise Semâ’hâne olmak üzere İsm-i Celâl okunmuştur.

Her iki düğünde de neyler ve kudüm eşliğinde biri Hicaz diğeri Ferah-fezâ Âyîni icra edilerek harem dairesinin önüne gidilir. Hasan Nazîf Dede’nin düğününde gülbang Semâ’hânede “Zifâf  gülbangı” ise haremin önünde okunurken Fâtıma Fasiha Hanım’ın düğününde ise haremin önünde dua edilmiş ardından gülbang okunmuştur.

Bu kayıtlardan dikkat çeken bir husus Mevlevî düğünlerinin bir şenlik havasından ziyade bir dua meclisi olarak tertip edilmiş olmasıdır. Yeni başlayan bir oluşumun her iki tarafın saadet ve huzuruna dair edilen bir dua meclisi……

Aralarındaki farkların nedeni nedir? Bu düğün bir gelenek midir yoksa menferid bir tercih midir? Yeni örneklere rastlayanlara kadar bu soruların yanıtlarını bilmiyoruz. Ama bütün davranışlarını ve düşüncelerini Hz. Mevlânâ’ya bağlayan erenlerin düğün konusunda da mutlaka bir geleneği vardı.

Hasan Nazif, Hüseyin Fahreddin Dede , Fatıma Fasiha

 

Bahâriye Mevlevîhânesi’nde Türbe Kısmı

 


[1] Post-nişîn-i Mevlevîhâne-i Bahâriye Hüseyin Fahreddin el-Mevlevî, Müntehabât-ı Fahrî, haz. Prof. Dr. Mehmet Akkuş (v.d) , Mevlânâ Kültür ve Sanat Vakfı Yâyînları, Ankara, 2010

[2] https://www.hurriyet.com.tr/gundem/ney-virtuozu-Mevlevî-seyhinin-atese-atilmaktan-kurtulan-defteri-5290853 (Ulaşama Tarihi: 26.06.2022)

[3] İsm-i Celâl nasıl çekilir?

Şeyh, ağır ağır “Eûzü besmele” çeker, “ALLAAAH” der. “Allah” demeyi iki hece hâlinde “AL-LAH” şeklinde söyler. İki hece arasında, hafif bir duraklama yapar. Nefesi yettiği kadar uzatır. Lafza-ı Celâli üç def’a tek başına tekrar eder. Halkada teşbih varsa, her “ALLAH” değişte bir teşbih çekilir. Sonra yavaş yavaş hızlanarak hep beraber “ALLAH” kelimesi tekrarlanır. Sağa hafifçe eğilerek “AL-“ denirken, sola eğilerek (kalbe çivi çakar gibi) “LAH” denir ve bunlar koro halinde yüksek sesle söylenir “AL” derken “A” harfi “L” harfine şiddetle vurulur. “AL” dedikten sonra belirli belirsiz bir duraklama yapılır, sen hafifletilerek “LAH” denir. Bu esnâda baş ve vücud, öne hafifçe eğilir ve “ALLAH” deme biterken normal hâlini alır.

Zikirde ikinci bir şekilde olarak, baş, sağa-sola çevrilmeden, sağ omuza doğruca hafifçe yatık bir şekilde durur. Göz yarı açık yarı kapalı halde kalp nahiyesine çevrilmiş olur. “Allah” denince gönül göz önüne serilir. Allah’ın binbir sıfatı, sihirli bir nur topu halinde zuhura gelir. Binbir renk, binbir âhenk, iç içe hâlelenir, gönle dolar, gönlün gözlerinden öper. Gönül gaşyolur, Rabbânî feyizler deryasına garkolur.

Zikrin belirli bir sayısı, adedi yoktur, bu tamamen şeyhin arzusuna bağlıdır. Şeyh, cemâatin durumuna göre zikri uzatır veya kısa tutar.

Zikre şeyhle ve dervişler resmi giysileriyle iştirak ederler.

Şeyh efendi, zikri kâfi görüp sona erdirirken yüksek sesle,

“Allâhü ekber a’zam kebîrâ, vel hamdü lillâhi hamden kesîrâ, fesübhânallâhi bükraten ve esıylâ, Salli ve sellim ve bârik alâ eşraf-ı ve es’ad-ı nûr-ı cemiy’ıl enbiyâi vel mürselîn vel hamdü lilâhi rabbil âlemiyn.”

der. Güzel sesli birisi Kur’ân-ı Kerîm okur, fâtihâlar okunur, şeyh gülbang çeker, gülbanga , o gecenin mâhiyeti ve şerefi ile ilgili ilâvelerde bulunur. Gülbangin sonunda, mecliste bulunanlar hep birlikte “Hûû” derler, yer öpülerek ayağa kalkılır. Şeyh ayağa kalkıp yavaş yavaş yürüyerek halkanın ortasında gelince niyaz vaziyetinde baş kesip “Es-selâmüaleyküm” der, bir kıdemli “Aleykümsselam ve rahmetüllahi ve berekâtühü” derken son heceyi iyice uzatır, bu sırada şeyh kapıya varmış olur. Şeyh, Semâ’hânede yapılan mukabelede olduğu gibi, mescid kapısına gelir ve geriye dönüp baş keser, zikirde bulunanların hepsi de baş keserken yine Semâ’hânede olduğu gibi mescidden çıkılır.

Hüseyin Top, Mevlevî Usûl ve Âdâbı, Ötüken Neşiryat, İstanbul, 2001, syf.171

[4] Gülbang:

Vakt-i şerîf hayr ola, hayırlar feth ola, şerler def’ ola, Allâhhu azîmü’ş-şân ism-i zatının nuruyla kalplerimzi pür-nûr eyleye; demler, safâlar ziyâde ola. Dem-i Hazret-i Mevlânâ, sırr-ı Şems-i Tebrîzîz kerem-i İmâm-ı Alî, (nûr-ı Nebî) hû diyelim hûûû.

Başka şekli: Vakt-i şerîf hayrı, hayırlar fethi,şerler def’i, niyâzlar kabulü, murâdât husûlü, din-i İslâm nusratı ve kâffe-i ehl-i îmân selâmeti içün, ve güzeştegân-ı mü’minîn ve mü’minât ervâhı içün, (gizli olarak) ve hassaten azîz, şerîf, latîf Cenâb-ı Vâcibü’l-vücûdun rızâ-yı kerimi içün (sesli olarak) celle ve ale’l-fâtiha

Dr. Yakup Şafak, Mevlevî Gülbangleri, T.C Konya Valiliği İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü, III. Baskı, Konya, 2013, syf:21

[5] Nikâh (Zifaf) Gülbangi

Geceler hayr ola, hayırlar feth ola, şerler def’ ola. Dervîş ………. Biraderimizin izdivâcı mübârek, beynlerinde hüsn-i muâşeret  ve zindegânî-i müyessere, netîce-i hasene hâsıl ola. Dem-i Hazret-i Mevlâna sırr-ı Şems-i Tebrîzi, kerem-i İmâm-ı Alî, (nûr-ı Nebî) hû diyelim hûûû.

Başka

Bâdâ mübârek ber cihân sûr u arûsîhâ-yı mâ / Sûr u arûsî râ Hudâ bu’brîd ber bâlâ-yı mâ. Vakt-i şerîf hayr ola, hayırlar feth ola, şerler def’ ola. Demler, safâlar müzdâd ola. Hak erenler mübârek ve müteyemmin eyleye. Hayru’lhalefler ihsân eyleye. Dem-i Hazret-i Mevlânâ, sırr-ı Şmes-i Tebrîzî, kerem-i İmâm-ı Alî, (nûr-ı Nebî) hû diyelim hûûû.

(Türkçesi: Düğünümüz dünyaya kutlu olsun. Mevlâ, düğünü, bayramı tam boyumuza göre kesip biçmiş. Mübârek vakit hayırlı olsun; hayırlar feth, şerler def’ olsun. Feyizler, safâlar bol olsun. Allah, erenler mübârek ve bereketli eylesin. Hayırlı evlâtlar ihsan olsun. Mevlânâ Hazretleri’nin himmeti, Şems-i Tebrîzî’nin sırrı, Hz. Ali’nin lütuf ve ihsanı, (Peygamber Efendimizin nuru) (için) hû diyelim hûûû). Baştaki Farsça mısralar, Sultan Veled’in düğününde Hz. Mevlânâ’nın söylediği gazelin ilk beytidir. Dîvân-ı Kebîr, (Furûzanfer neşri) Gazel no:31; Gölpınarlı Terc. (2.bs.) I, 33; A. Gölpınarlı, 4.bs., İst., 1985, s.110

[6] Post-nişîn-i Mevlevîhâne-i Bahâriye Hüseyin Fahreddin el-Mevlevî, Müntehabât-ı Fahrî, haz. Prof.Dr. Mehmet Akkuş (v.d) , Mevlânâ Kültür ve Sanat Vakfı Yâyînları, Ankara, 2010, syf:287

[7] Post-nişîn-i Mevlevîhâne-i Bahâriye Hüseyin Fahreddin el-Mevlevî, Müntehabât-ı Fahrî, haz. Prof. Dr. Mehmet Akkuş (v.d) , Mevlânâ Kültür ve Sanat Vakfı Yâyînları, Ankara, 2010, syf:289

Kaynak:

Dr. Yakup Şafak, Mevlevî Gülbangleri, T.C Konya Valiliği İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü, III. Baskı, Konya, 2013

Hüseyin Top, Mevlevî Usûl ve Âdâbı, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2001

Post-nişîn-i Mevlevîhâne-i Bahâriye Hüseyin Fahreddin el-Mevlevî, Müntehabât-ı Fahrî, haz. Prof. Dr. Mehmet Akkuş (v.d) , Mevlânâ Kültür ve Sanat Vakfı Yâyînları, Ankara, 2010