MEVLÂNA’NIN MESNEVÎ’DE YANLIŞLARA BAKIŞ

A+
A-

 

MEVLÂNA’NIN MESNEVÎ’DE YANLIŞLARA BAKIŞ

 

Türk-İslâm düşüncesinde önemli bir yere sahip olan Mevlâna, asırlarca meclislerde, dergahlarda, kürsülerde anlatılmış, dinlenmiş ve izlenmiş büyük şahsiyetlerdendir. Onun önemi ve büyüklüğü, insanların gönüllerini zenginleştirme ve coşturma, düşüncelerini geliştirme ve davranışlarını olgunlaştırmadaki taktire şayan katkısından kaynaklanmaktadır.

Biz de, bir mantıkçı olarak, insanların düşüncelerini geliştirme ve davranışlarını olgunlaştırma hususunda Mevlâna’nın katkısının ne olabileceğini araştırmaya yöneldik. Bu amaçla onun Mesnevî1 sine daldık ve çok sıkı mantıksal bir içeriği olmasa da, yanlışlara karşı bizi uyarması ve tedbirli kılması açısından pratik, hatta tutum yanlışlarını da göz önünde bulundurursak ahlakî bir değerinin olduğu kanaatindeyiz.

  1. Metodu

Mevlâna, denizden , gemiden , ateşten , ormandan , çeşitli hayvan ve böceklerden, bir çok âletten , günlük hayattan , tarihten … somut örnekler vererek konuyu , sade bir anlatımla anlaşılır kılmaya çalışmaktadır.

O, “Hal güzel bir gelinin cilvesidir; makam ise o gelinle halvet olup vuslatına erişmektir” (I, 115, B. 1435), “Dil tenceresinde kapağına benzer; oynadı , açıldı mı içinde ne yemek var , anlarsın” (VI, 390, B. 4897) örneklerinde olduğu gibi , bir takım benzetmelerde bulunarak kavramları tanımlamakta ve açıklamaktadır. Yine o, konunun rahat bir şekilde anlaşılmasını sağlamak için basit , fakat düşündürücü , özellikle derin keşf ve tahlil gücünü gösteren deliller getirir , örnekler verir. Anlatmak isteği şeyi açıkca ortaya koymaya çalışır, hatta yer yer gülünç ve açık hikâyeler bile söylemekten çekinmez. Zira Mevlâna, bu tür anlatımın etkili olacağı bilincinde olup, nükteleri keskin bir kılıca benzetmektedir ( I, 55, B. 691).

Mevlâna’nın , “Hissiz kulaksız , fikirsiz olun ki “İrci = Tanrına geri dön” hitabını işitesiniz (Mesnevî , C.I, s.45, B. 569), örneğinde olduğu gibi paradox gibi görünen ifadelerini , onun duygu coşkunluğu ve aşk edası içerisinde söylenmiş sözler olarak anlamak gerekir “… Mademki deniz sensin , kurumuz da denizdir” (I,47, B.586) örneğini de aynı espri içerisinde görmek gerekmektedir.

Mevlanâ , bir takım manevî ince sırları , halkın yanlış anlayabileceği yahut onların hazmedemiyeceği endişesiyle , açıklamaktan kaçınmaktadır: “Bu söz , çok misâl ister , çok şerh ve izah ister. Fakat avamın anlayışı sürgeç diye korkuyorum …” (II, 64, B. 840). “…Ben bu sözü kısa kesiyorum , her aşağılık kişi , sırları duymasın diye” (V,219, B. 2685).Bazan da anlattığı bir konunun çok uzamasından korkup , “… bu sözün sonu gelmez” (V, 223, B. 2733) diyerek o bahsi orada kesip başka bir meseleye geçmektedir.

Mesnevî’de bir olay anlatılırken yer yer araya başka hikâye veya olaylar da girmekte ve tekrar önceki olayın anlatılmasına dönülmektedir.

Yine Mesnevî’de âyet ve hadislere sıkça referansta bulunulmaktadır. Diyebiliriz ki, Mesnevî’yi besleyen en zengin malzemeyi bunlar oluşturmaktadır. Kitaptaki açıklamalar ve anlatılan olaylar sonunda , büyük çapta , Allah’ın rahmetine , lütfunu , güzelliğini hatırlatıp insanı ebedî saâdete ve ilahî rahmete ulaştırma hedefine hizmet etme gâyesini taşımaktadır. Zaten o, Mesnevî’nin son ciltinin ön sözünde bu eserini , “ manevî deliller ”i içeren bir kitap olarak tanıtır. Mevlâna bu delillerin konu edindiği alanın , yer yer duyular âlemini aştığını ve bu duyular üstü âlemden bahsetmenin ve onu anlamanın zorluğunu zaman zaman dile getirir: “Fakat bu tabiat âleminin ötesinde öyle haberler, öyle bilgiler vardır ki bu canlar, o meydanda cansız bir hale gelirler” ( VI, 14, B. 151). Bazan o, verdiği örneği beğenmez de: “Bu örnek de sudan oldu, hiç uymadı. Fakat duyğu âleminde bundan güzel bir örnek de bulunmaz” ( VI, 369, B. 4633).

2.Uslûbu

Gölpınarlı’nın da haklı olarak belirttiği gibi2, Mevlâna’nın eserlerinde göze çarpan en bâriz özellik külfetsizliktir. O gayet akıcı bir uslub ve sade bir anlatım yolu benimsemiştir. Anlatacaklarını zekice , coşkulu ve sade bir şekilde dile getirir. O, bu sadeliği içerisinde , pedegojik değeri olan benzetmelerde bulunur. Bu tutumuyla o, şu örnekte olduğu gibi , konunun daha somut şekilde anlaşılmasına güzel bir imkân açmaktadır: “Ayak bile karanlıkta ayakkabısını tanırken o güzelim, can kendi bedenini nasıl tanımaz” ( V, 148, B. 1779).

Mevlâna’nın uslubu bazen sertleşmekte ve dinleyiciyi uyandırmak, dikkatini arttırmak, konuya vakıf olmasını sağlamak gâyesiyle olmalı ki yer yer “ aşağılık adam” , “aşağılık nefis”, “a murdar”, “a akılsız şaşı” , “beyni kokmuş kişi” şeklinde hitap etmektedir.Bazen de sevecen bir uslubla “güzelim”, “ babam”, “ civanım”, “ey ul kişi” şeklinde seslenmektedir.

Celaleddin Rumi , Mesnevî’sinde, bazı terimleri mecazi anlamda kullanmaktadır. Söz gelimi, taklid düzeyinde kalıp hakikata ulaşamamış şeyhi “köy” kelimesi ile tanıtmaktadır (III, 4, B. 522). O, bazen Tanrı’yı “padişah” kavramı ile anlatmaktadır.

  1. Yanlışlara Genel Bakışı

Mevlâna, “günler yanlışlarla yoldaş oldu” ( I, 2, B. 15) ifadesiyle yanlışlardan şikayet etmektedir. Zaten Mesnevî’nin ilk beyti de şikayette bulunmakla başlıyordu.

Akıllı , uyanık ve Allah’ın inâyette bulunduğu kişilerin kendilerini yanlışlara karşı koruyacakları şu beyitlerden anlaşılmaktadır:

Tanrı kimin ruhuna mihenk korsa ancak o kişi, yakîni şüpheden ayırdedebilir;

Diri bir kişinin ağzına bir çöp sıçrayıp girse o adam, onu dışarı çıkartıp attığı zaman rahatlaşır.

Binlerce lokma arasında ağza ufacık bir çöp girdi mi, diri kişinin hissi onu duyar, sezer (I,24, B.300-302).

Mevlâna, iyi insanın sözde ve davranışta açık ve samimi olacağınıa; bunun aksine adî kişilerin ise kaypaklık, aldatmaca ve rezillik dolu, kısacası yanlış bir yol üzere bulunacaklarını belirtir ( I, 26, B.320). Onun kanaatine göre, bir takım aldatma numaraları çeken ve insanları yanıltanlar kurttan da beterdir. Zira

“Kurt, çok zalimdir ama hiç olmazsa, hilesi / düzeni yoktur.

Hilesi, aklı fikri olsa hiç tuzağa düşer mi ?

Hile, insandadır tamamiyle” ( VI, 195, B.2472-2473).

4.Yanlışlara Düşme Nedenleri

  1. a) Görünüşle gerçeği, sûretle mânayı ayıramama:Görünüşle gerceği birbirinden ayıramıyanların büyük yanlışlara düşeceğini Mevlâna, ilk etapta, şu beyitleriyle açıklamaya çalışır:

Her iki sûretin birbirine benzemesi caizdir, acı su da, tatlı su da berraktır.

Zevk sahibinden başka kim anlayabilir? Onu bul! Tatlı su ile acı suyun farkını işte o anlar.

(Zevk sahibi olmayan) sihri, mucizeyle mukâyese ederek her ikisinin de esası hiledir sanır.

Musa ile savaşan sihirbazlar, inatlarından ellerine onun esâsı gibi birer asâ aldılar.

Bu asâ ile o asâ arasında pek çok fark var, bu işle o işin arasında pek büyük bir yol var ( I, 22, B.275-279).

Birisi insanı nakışlarla bezenmiş balçıktan bir sûret görür, öbürü ilim ve amelle dolu bir balçık (VI, 94, B.1144).

Musa, onu ateş gördü ama nurdu. Biz de geceyi bir zenci gibi gördük, halbuki o huridir (VI,183, B.2310).

Mevlâna görünüşle gerçeğin birbirini tutmayacağını ah çekerek şöyle belirtir:

Ah, o zâhirde görülen hakikatte görülmeyen, aslı olmayan hayel! ( I, 33, B. 416) ve bunları birbirinden ayırıp, yanlışa düşmemek için şu şekilde bir uyarıda bulunur:

Dikkat et; altın suyu ile boyanan seni yoldan alıkoymasın!

Dikkat et; bâtıl hayal seni kuyuya düşürmesin! (I, 71, B. 898).

Önce, Mevlâna’nın sûret ve mânayı nasıl açıkladığına bir bakalım:

Sûret, sûreti olmayandan meydana gelir. Nitekim duman da ateşten çıkar. ( VI, 294, B. 3712).

Sûret, cansız şeye, taşa benzer. Cansız şeyin, kendisiyle cins olandan, yahut olmayandan haberi var mıdır?

Can, karıncaya benzer; beden de bir buğday tanesine. Karınca, o buğday tanesini her an çeker durur (VI, 233, B. 254-255).

Her insanın evveli sûretten ibarettir. Ondan sonra can gelir ki can, manevi güzellik, ahlâk güzelliğidir.

Her hayvanın evveli sûretten başka nedir ki? Ondan sonra lezzet gelir ki lezzet, meyvanın mânasıdır.

Önce çadır kurarlar da sonra Türkü konuk çağırırlar.

Bil ki sûretin çadırdır, mânan Türk. Mânan bil ki kaptandır, sûretin gemi (III, 42, B. 527-530).

Mevlâna sırf sûrete takılıp kalanlara şu şekilde şiddetle kızmaktadır:

Ey sûrete tapan! Niceyedek sûret kaygısı? Senin mânasız canın sûretten kurtulamadı gitti.

Eğer insan, sûretle insan olsaydı Ahmed’le Ebucehil musavî olurdu.

Duvar üstüne yapın insan resmi de insana benzer. Bak, sûret bakımından nesi eksik?

O parlak resmin yalnız canı noksan. Yürü, o nadir bulunur cevheri ara! ( I, 82, B.1018-1021).

Sûrette kalırsa putperetsin. Her şeyin sûretini bırak, m­ânaya bak.

Hacca gidersen hac yoldaşı ara. Ama ha Hintli olmuş, ha Türk, ha arap.

Onun şekline, rengine bakma; azmine ve maksadına bak.

Rengi kara bile olsa değil mi ki seninle aynı maksadı güdüyor, aynı senin renğindendir, sen ona beyaz de ( I, 232, B, 2893-2896).

Sen kâfir gibi yalnız kalıba bakma ( II, 30, B. 384).

Nice kişiler var ki sûret, onların yollarını kesti. Sûrette kastettiler, Allah’a çattılar ( II, 90, B. 1178).

İblis’in gözü, eşsiz, örneksiz Adem’i topraktan başka bir şey görmedi ( III, 224, B. 2759).

Kendisi halkın gözü önündeydi ama mânası gizliydi … Halk, sakaldan, hırkadan başka neyi görürdü ki! ( IV, 69, B. 836).

Münkirin delili, ancak ve ancak şudur: Ben, şu görünen yurtan başka bir şey görmüyorum!

Hiç düşünmez ki nerede görülen bir şey varsa o, gizli hikmetleri haber vermektedir.

Her görünen şeyin faydası, faydanın ilaçlarda gizli oluşu gibi o şeyin içinde gizlidir ( IV, 231, B. 2878-2880).

Fakat ahmaklar, görünüşe sarıldıklarından o ince şeyler onlardan adam akıllı gizli kalmıştır. ( V, 111, B. 1331).

Yalnız görünüşe kapıldı. Halbuki içyüzü senden gizliydi. Usta olmadan dükkan açtın ( V, 118, B.1419).

Bence o (Bilal-i Habeşî) yarım akçe bile etmez. Fakat pahasını bağıra cağıra sen arttırdın.

Sıddıyk’a ahmak diye cevap verdi, çocuk gibi bir cevize karşılık bir inci verdin.

Bence o iki cihana değer. Ben cana bakıyorum, sen renge bakıyorsun.

Fakat, bedava buldun da ucuz verdin. Hokkayı açıp da içindeki inciyi görmedin.

Baht sana köle elbiselerini bürümüş de gelmişti. Fakat talihsiz gözün, zâhirden başka bir şey görmedi ki.

Kafirlerin mezarı gibi dumanla, ateşle doludur içi, fakat dışarısı yüzlerce nakışla, ziynetle bezenmiştir.

Z­âlimlerin malları gibi hani. Dışardan güzel görünür ama hakîkatta mazlûm kanıdır, vebalidir.

Münafık gibi görünüşte orucu, namazı görünür de hakikatta otsuz, çimensiz kapkara topraktır.

Gar gur edip duran boş buluta benzer. Ondan ne yeryüzünde bir fayda vardır, ne bu buğdaya bir kuvvet ( VI, 85-86, B. 1408-1049, 1054-1057).

Mevlâ görünüşe kananlarla mânaya önem verenler arasındaki farkı şöyle belirtir:

Görünüşe aldananlar, cevherlere gark olmuşlar …

İçyüzüne ehemmiyet verenler, mâna denizini bulmuşlar …. ( I, 219, B. 2742).

İnsanların görünüşleriyle özellikle dilleriyle başka; içleriyle, gönülleriyle daha başka olduklarını belirten Mevlâna bu hususla ilgili olarak şu örneği verir:

Görünüşünüz dâvacı adamların içi gibi gönlü kapkara, fakat dili şâşaalı …

Söz söylerken lafı Bayezid’den ziyade inceler, onu bile kusurlu bulur.

Halbuki onun içyüzünden Yezid arlanır ( I, 182, B. 2271,2275

Görünüşle gerçeğin birbirini tutmayabileceğini ile ilgili olarak Mevlâna şu somut örnekleri vermektedir:

Nice tatlılar var dır ki şeker gibidir , fakat o şeker içinde zehir gizlidir (I, 207, B.2584).

O kişi, yoksulun resmidir, canı yoktur, ekmez yemez. Köpek resmine kemik atma ( I, 221, B. 2752).

Adam, kuşun gölgesini sımsıkı tutmuş. Kuş da ağacın dalından ona şaşmakta ve

“Bu akılsız adam neye seviniyor” demekte ( I, 226, B. 2809-2810).

O pir sana gülümser, fakat sen onu öyle görme; onun içinde yüzlerce kıyamet var ( II, 238, B. 3105).

Kara kuşu ile su kuşu, sûret bakımından birdir ama suyla yağ gibi hakîkatte birbirine zıddır ( III, 284, B. 3488).

Sûret bakımından acı da birdir tatlı da … Fakat hakîkatta bunlar, birbirine zıddır, ikidir ( III, 329, B. 4026).

Geceyle gündüz, görünüşte birbirine zıttır, düşmandır ; fakat her ikisi de bir hakîkatın etrafında dönmekte ağ kurmaktadır (III, 361, B. 4418).

Görünüşte dal, meyvanın aslıdır;fakat hakîkatte dal, meyva için var olmuştur ( IV,43, B. 522, 524)

Mevlana herkesin, sûretin gerisindeki mânayı okuma seviyesinde olamıyacağına, bunu hazmedemiyeceğine ve bu durumun doğurabileceği tehlikelere dikkat çekmektir:

Eğer yalnız mânaya ait anlatış kifâyet etseydi âlem halkı, tamamiyle işten, güçten kalır, âlemin nizamı bozulur giderdi! ( I, 210, B. 2624).

Mevlâna , sûrete takılarak mânadan mahrum olmanın garabetini ise şu beyitleriyle açıklar.

Mânadan mahrum olan diken, gül bahçesiyle bir arada bulunabilmek için göz mevsimini ! ( I, 235, B. 1922).

İçsiz tohum, fidan olur mu? Cansız sûret de hayaldan başka bir şey değil ( II, 261, B. 3397).

Sûret kadehlerinden geç, onlara kapılma. Şarap kadehtedir ama kadehten meydana gelmemiştir ki ( VI, 293, B. 3708).

Bir guruhu, elbisesi tanıtır. Onu o libasla görünce avamdan derler.

Mürailik sûreti de bir güruhun adını zahitliğe çıkarmıştır. Halbuki kendisi riyaya boğulmuştur ( II, 113, 1474-1475).

Topluluk, sûret bakımından olursa beyhudedir. Kendine gel de Tanrıdan mâna topluluğu iste ( VI, 241, B. 3044).

Mevlâna, sûretle mânayı ayırmada insanın zaman zaman başarılı olamadığını dile getirir.

Senin mâna sandığın sûrettir, eğretidir. Sen kendince övünüp seviniyorsun !

Mâna odur ki seni senden alır; sûretten müstağnikılar.

Seni kör ve sağır eden, insanı sûrete bir kat daha âşık eyleyen, mâna olamaz (II, 55, B. 719-721).

Bu başarısızlıkta, sûretin altındaki mânanın / özün değerinin koruması ya da değersizliğinin örtülmesi gayesiyle zaman zaman sûrete yapılan müdâheler de etkili rol oynamaktadır:

Nice altınları, hırsızların elinden kurtulsun diye, dumanla karartmışlardır.

Nice bakırlar vardır ki, aklı kıt olanlara satsınlar diye, onları altın suyuna bastırmışlar, altın yaldızla yaldızlamışlardır! ( IV, 175, B. 2173-2174).

Mevlana’ya göre görünüşle gerçek, sûret mâna arasındaki farkı, derin düşünen, sezgisi güçlü ve ilahîinâyete mazhar olan zevk ehli ayırabilir ( I, 22, B. 276-277).

  1. b) Cehâlet :İnsanı bir takım yanlış düşünce ve eğlemlere sevkeden nedenlerden biri de bilgisizliktir.

“Bilgisizlik, akıl da bir taassubtur ki buna tutulanların şehirlerde kargalar şon şon bağırışırlar, yerleri yurtları harabeye döner.” ( III, 31, B. 395).

Doğanın padişahtan kaçıp un eleyen koca karının evine gitmesi, bilgisizliğindendir ( II, 25, B. 523).

İyice araştırmadan, bilgi edinmeden birşeye takılmak insanı büyük hatalara hatta sapıklıklara sevk eder:

Bir öküze eşşeklikten secde ettin, aklın Sâmiri’nin sihrine av oldu.

Ululuk sahibi Tanrı’nın nurundan göz yumdun. İşte sana adamakıllı bilgisizlik, işte sana sapıklığın ta kendisi!

Yuh olsun sendeki akla, irfana. Senin gibi bilgisizlik madenini öldürmek gerek.

Altından yapılan öküz ses verdi de ne dedi ki, ahmaklar ona bu derece rağbet ettiler ( II; 156, B. 2050-2054).

Cahil olana birtakım gerçekler sunulsa da o, bunları kavrayacak güçte değildir. Mevlâna’ya göre aptallık ve bilgisizlik, yama kabul etmez bir yırtıktır ( IV; 183, B. 22659.

Cahil olsan ve Tanrı derdinden uzak bulunan kişiye de hakikat sırlarını nice defalar gösterdiler de o görmedi ( II;157, B.2062).

O, bir çok değerin farkında değildir:

( Ey Ahmet ), ben bilgisizlikten seninle alay ettim! ( I, 65, B. 814).

O (süleyman) bizim önümüzde… Bizse cahillikten, uykudan, herzevekillikten onu görmekte, ondan meyus olmaktayız (II, 290, B.3783).

Bilgisizliğin nasıl iletişim kuramamaya, kargaşaya, hatta kavgaya yol açacağı ile ilgili olarak Mevlâna şu meşhur örneği vermektedir:

Adamın biri, dört kişiye bir dirhem verdi. Adamların birisi “Ben bu parayı “engûr” a vereceğim dedi.

Öbürü Araptı, lâ dedi, “Ben “inep” isterim herif, engûr istemem.”

Üçüncü Türktü, “Bu para benim” dedi, “Ben inep istemem, üzüm isterim.”

Dördüncüde Rumdu, dedi ki: “Bırak bu lafları. Biz istafil isteriz.”

Derken savaşa başladılar. Çünkü adların sırrından gâfildiler.

Ahmaklıktan birbirlerini yumruklamaya koyuldular. Bilgisizlikle dolu, bilgiden boş adamlardı bunlar ( II, 238, B. 3681-3686).

Bilmeden yol alınmıyacağı, maksada ulaşılamıyacağı açıktır.

Birisi, körlükle ve bilmeden yüzyıl sürse o açtığı yol, yoldan sayılmaz ( VI, 329, B. 4157).

Aşağıdaki örnekte, cehâletin yol açtığı komik sonuçlardan birini görmekteyiz.

Bir ak doğanı kocakarının birine verirsen iyilik olsun diye pençelerindeki tırnakları keser?

Halbuki asıl iş gördüğü, avlandığı uzvu, tırnaklarıdır… Kör kocakarıcağız körcesine o tırnakları kesiverir! ( IV, 212, B. 2628-2629).

Mevlâna tatlı sözlü olsa dahi cahilin sözlerine kanmamayı öğütleyip bu vasıftaki kişilerin sözlerini eskimiş, yıllanmış zehire benzetir ( VI, 115, B. 1431).

Yine ona göre, silahla bilgisizlik bir araya gelince Firavunca bir eda ile bütün dünyanın yakılıp yıkılabileceğini ( VI, 115, B. 4723); bu nedenle bilgisiz(lik) den korkulması gerektiği üzerinde durur. Bilgisiz(lik) den korkma gerektiği ise yine bilgi ile elde edilir ( VI, 115, B. 1430).

  1. c) Zann:Zanlarda bazan hata olur ( II,37, B. 478). Kötü zanna düşmek hatadır ( II, 19, B. 231). Zîra bu adama kuvvetli bir seddir ( II; 254 B. 2024). Yani kişi ile gerçek arasında engel oluşturabilmektir. Haliyle insan varı yok sanabilmektir ( Bkz. III, 230, B.2827). Bundan dolayı Mevlâna, bilgisizlik, taklit ve zann ile yapılan bir işin bilinçli olmayacağını ve haliyle ondan verim alınmayacağı üzerinde durur ( V, 109, B. 1304 vd.). O, sonunda, zanna uyarak birçok imkânın elden kaçmaması için şu uyarıda bulunur:

Kendinize geliniz, siz de bir akis, yahut zann yüzünden göklerdeki duraklarınızdan düşmeyesiniz! ( I, 273, B. 8414).

  1. d) Gaflet :Varlığın bir varkılıcı ( Allah ) tarafından düzenlenip ortaya çıkarıdığını bilmek, Mevlâna’ya göre en büyük gaflet ve körlük sayılır. Bu hususta Allah’ın kudretlerini onaylamamak ise “ Allah ile pençeleşmek” olarak adlandırılır ( I, 42, B. 519-522).
  1. e) Manevî körlük :Mevlâna’ya göre “ birisi, körlükle bilmeden yüzyıl yürüse o açtığı yol, yoldan sayılmaz ( VI, 329, B. 4157).

Allah’ı tanımamak, varlığın O’nun eseri olduğunu bilmemek en büyük körlüktür. Eğer

“Varlık kör olmasaydı O’nda erirdi, güneşin haraketini tanır, anlardı” ( I, 42, B. 519-520).

Âkibeti gören göz, doğruyu görebilir. Âhiri gören göz ise gurudan, körlükten ibarettir ( I, 207, B. 2583).

Mevlâna, insanı yanlışta bırakan körlüğün ölümle açılacağını, hakîkat güneşine gözlerini kapayanın kendisini karanlıkta bırakacağını ve ancak kendisine zarar vereceğini şöyle dile getirir:

Görülmüş şeyi görülmemiş sanırsınız, meydanda olan şeyleri bile görmezsiniz ama ölüm, gözlerinizi adam akıllı açacak elbet.

Tut ki âlem, güneşle, nurla dopdolu. Sen, kör gibi karanlıklara gittikten sonra elbette ondan uzakta kalırsın, mahrum olursun!

O kerem sahibi aya pencereni kapatırsan O ulu nurdan elbette nasibin olmaz!

Sen, köşkten çıkmış, kuyuya girmişsin. Bu geniş âlemlerin ne günahı var?

Kurt huylarıyla huylanmış olan ruh,Yusuf’un yüzünü nasıl görebilir, söyle!

Davud’un sesi dağlara, taşlara ulaştı da yine o taş yüreklilerin kulaklarına gir medi!… ( III, 230, B. 2827-2832).

  1. f) Zayıf Akıllılık:Akılları zayıf olanlara bazı gerçekleri anlatmanın zor olduğuna (II, 147, B. 1916) değinen Mevlâna, aklı, duygusu, anlayışı ve tedbiri güçlü olmayan kişileri cansız resimler karşısında şov yapana benzetir. Bunun aksine, bilgi ve anlayış yönünden gelişmiş olanların, can sırrına erişmiş, iyilik ve bilgelik üzere olduğunu belirtir (VI, 13-14, B. 142-150). Aşağıdaki örnek, akıl ve kavrayış yönünden zayıf olanların nasıl yanlış yaptıklarını, işleri çözümlemede nasıl yetersiz kaldıklarını anlatmaktadır:

Padişah, o otuz beyle avlanmak üzere dağlara, ovalara çıktı.

Uzaktan bir kervan gördü, beyin birisine git de,

Sor bakalım, o kervan hangi şehirden geliyor? dedi.

Bey gitti, sorup geldi, dedi ki: Rey’den geliyor. Padişah, peki nereye gidiyormuş? deyince kalakaldı.

Birbaşka beye, git bakalım yüce kişi dedi, sen de nereye gidiyor, şunu anla!

O da gidip geldi. Yemen’e gidiyormuş dedi. Padişah, yükü neymiş? deyince o da dinelip kaldı.

Padişah, birbaşka beye, hadi, sen de yükü neymiş, onu öğren dedi.

Bey gidip geldi, her cins mal var, fakat çoğu Rey kâseleri deyince,

Padişah, Rey’den ne vakit çıkmış? diye sordu. O aklı gevşek bey de âciz kaldı.

Böylece otuz hatta daha da fazla beyin hepsi de âciz ve noksan çıktı.

Bunun üzerine padişah beylere dedi ki: Bir gün tek başına Eyaz’ımı sınadım.

Şu kervan nereden geliyor? Git, anla dedim. Gitti, hepsini sorup öğrenmiş.

Benim emrim olmadan, kervanın bütün ahvalini olduğu gibi bir bir anlattı.

Bu otuz bey, otuz defada ne öğrenebildiyse o, hepsini birden öğrenip geldi.

Beyler, bu bir zekâ işi, o da Tanrı vergisi, çalışmakla olmaz ki! (VI, 34, B. 387, 401).

g). Eksik tetkik: Bu, işin aslına inmeye, onu bütünlüğüne tahlil etmeye imkân vermediğinden kişiyi yanlışa sevkedecektir.

Her şeyin yüzünü güzel ve parlak ay gibi gör… Fakat evvelini gördükten sonra sonunu da seyret!

Seyret de kör İblis’e dönme… O, noksan olduğundan noksan görür, bir yanı görür de bir yanı görmez!

Âdem’in toprağını gördü de dinini görmedi… Bu âlemi gördü de o âlemi gören mâneviyatını görmedi (IV, 132, B. 1615-1617).

Alâmetleri iyi değerlendirmeme, onların neye delâlet ettiğini kestirememe de, çoğunlukla, eksik tetkikten kaynaklanır.

Gök gürlemesi, susuzun başını ağrıtır. Bilmez ki kutlu bulutlardan rahmet yağdıracak (II, 290, B. 3784).

Aşağıda geçen ve yaygın olarak bilinen körler ile fil hikâyesinde de eksik tetkikin veya bir gerçeğe, bir nesneye, bütünlüğüne bakmamanın doğuracağı yanlışlığı görmekteyiz:

Hintliler karanlık bir ahıra bir fil getirip halka göstermek istediler.

Hayvanı görmek için o kapkaranlık yere bir hayli adam toplandı.

Fakat ahır o kadar karanlıktı ki gözle görmenin imkânı yoktu. O, göz gözü görmeyecek kadar karanlık yerde file ellerini sürmeye başladılar.

Birisi eline hortumunu geçirdi, “Fil bir oluğa benzer” dedi.

Başka birinin eline kulağı geçti, “Fil bir yelpazeye benziyor” dedi.

Bir başkasının eline ayağı geçmişti, dedi ki: “Fil bir direğe benzer.”

Bir başkası da sırtını ellemişti, “Fil bir tah gibidir” dedi.

Herkes neresini elledi, nasıl sandıysa fili ona göre anlatmağa koyuldu.

Onların sözleri, görüşleri yüzünden birbirine aykırı oldu. Birisi dal dedi, öbürü elif (III, 101-102, B. 1259-1267).

  1. h) Yanlış Yorumlama:Yukarıdaki olay, aynı zamanda, yanlış yorumlamaya da güzel bir örnek teşkil etmektedir.

Mevlâna, yanlış yorumlamada bulunanı sineğe benzetip, “Onun kuruntusu eşek sidiğidir; yorumlaması ve tasavvuru ise çöptür” der (I, 88, B. 1087).

Mevlâna, bazı terimleri hakîkî anlamlarından kopararak, uygun düşmeyecek bir şekilde mecazî anlamda kullananların yaptıkları işi her katı öbüründen daha içsiz, daha boş olan soğan katları gibi görür (II, 222, B. 2900-2901). Bunun yanısıra o, bazı kelime ve cümleleri uygun bir şekilde yorumlamanın gereğine işaret eder ve böyle yapmayanların hata ettiklerini belirtir. Örneğin, “Her pay eden cehennemdedir” sözünü mutlak olarak alanın yanlış yaptığını, bunun “nefsine ve hevâsına uyarak pay eden cehennemdedir” şeklinde yorumlanması gerektiğini söyler (IV, 191, B. 2410-2411).

Yine Mevlâna, kelimelerin, anlamı ve merâmı anlatmakta âciz kalacağını, bundan dolayı mecâzî anlatımın kaçınılmaz olduğunu ve bu tür anlatımdaki âcizliğin hoş karşılanması gerektiğini de şu şekilde dile getirir:

Gerçi oğul, o mânadır, bunlar sûret . Fakat anlayışa yaklaştırmak için lâzım bu.

Kaderi, dikene benzetirler. Dikenin kendisi değildir, bu benzetiş, ancak uyandırmak, anlatmak içindir.

Katı gönüle taş derler. Gönlün taşla münasebeti yoktur, fakat bir örnektir verirler işte.

Düşünce de onun tıpkısı olamaz. Fakat öyle değildir deme de ayıbı benzetişe, anlatışa ver (V, 224, B,2745-2748).

ı. Eşya ve olayları yakından inceleme: Eksik tetkikle de yakından alâkalı olan bu tutum, obje ve olayların dıştan gelişigüzel değerlendirilmesini intac eder. Olayın aslına, özüne vakıf olmak için Mevlâna bu tutumun terkedilmesini ister:

Bu hamamlardaki resimler cemekânın dışından bakılırsa elbiseler gibidir; cansız, hareketsiz durup durmaktadırlar.

Sen, dışarıdan ancak elbiseleri görürsün. Elbiseni çıkar, soyun da bir içeriye gir arkadaş!

Yine o, insanı, eşya ve olaylara uzaktan değil yakından ve inceliğine bakarak, onların aslına nüfuz etmeye çağırır:

Asâ, görünüşte bir sopadan ibarettir ama ağzını açtı mı bütün varlık, ona bir lokmadır.

O sopayı ehemmiyetsiz görme … Yemyeşil denizi nasıl böldü, onu gör!

Uzaktasın da yalnız birer kara çadırdır görüyorsun; bir adam ilerle de orduyu gör! (III, 349, B. 4260-4264).

  1. Gercek nedene inmeme:Gercek nedeni görememe insanın yanlış hükme varmasına ve yanlış davranışta bulunmasına yolaçar. Mevlâna bu durumu, taneye aldanıp onun gerisindeki tuzağı farkedmiyerek ona yakalanan kuşa benzetir (III, 46, B. 582-584). Şu örnek de gerçek nedene inememekle ilgilidir:

Şarhoş bir herif, körün birine bir yumruk indirir. Kör sanır ki kendisini deve tepti.

Çünkü o sırada deve sesini duymuştur. Körün aynası kulaktır, göz değil.

Derken yine hayır, bu bir taş olacak. Belki şu çınlayıp duran kubbeden geldi der.

Bu da değil, o da değil, öbürü de değil … (VI, 176, B. 2213-2216).

Gerçek nedeni görmek istemiyenleri Mevlâna, “kâfir gözün, körlüğünden görmüyor” diyerek kınar ve devamla, böylelerini “akılsız”, “aklı kıt”, “kınanmaya değer adam” olarak niteler (VI, 32, B. 363,366-367,369).

j- Önyarğılar: Bunlar kişinin gerçeği görmesine en büyük engeldir. Mevlâna bunu, gözün önüne konup da gerçeği görmeğe engel olan renkli cama benzetir:

Gözünün önüne gök renkli bir cam komuşsun, o sebepten âlem sana gök görünüyor.

Kör değilsen bu körlüğü kendinden bil. Kendine kötü de, başkasına deme! (I, 106-107, B. 1329-1330).

  1. k) Acelecilik ve tedbirsizlik:“Maksada sabırla erişilir, aceleyle değil (I, 319, B. 4003)” diyen Mevlâna, bir çok yerde, yanlış yapmamak, dikkatli ve tedbirli olmak için uyarıda bulunur. Acele eden ve dedbirsizce davranan tıpkı kuş gibi tuzağa düşebilir (V, 117, B. 1413-1414). Yine böyle davranan, tilkinin de kandırmasıyla, aslana yem olabilir (V, 205,211 vd., B. 2495,2564 vd.). Nitekim aslan

“Onda akıl ve isâbetli bir tedbir görmeyince cezasını verip derisini yüzdü” (I, 245, B. 3049).

  1. l) Tahammülsüzlük :Tahammülsüzlüğün insanı nasıl yanlışa ve komik bir duruma düşürdüğünü şu hikâyede gayet açık bir şekilde görmekteyiz:

Rivayetçiden şu hikâyeyi de dinle: Kazvinlilerin ­âdetleridir;

Vücutlarına, kol ve omuzlarına, kendilerine zarar vermeksizin iğne ve mavi döğmeler döğdürürler.

Bir kazvinli, tellâğın yanına gidip “bana bir döğme yap; fakat canımı acıtma” dedi.

Tellâk “söyle yiğidim ; ne resmi döğeyim ?” diye sorunca “bir kükremiş aslan resmi döğ” dedi.

“Talihim aslandır, onun için aslan resmi olsun.

Gayret et, döğmeyi adamakıllı yap!”

Tellâk “Vücudunun neresine döğeyim?” de

Kazvinli “iki omuzunun arasına” dedi.

Tellâk, iğneyi saplamaya başlayınca yiğidin sırtı acımaya başlayıp,

“Aman usta, beni öldürdün gitti. Ne yapıyorsun?” diye bağırdı.

Usta “Aslan yap dedin ya” dedi. Kazvinli sordu: “Neresinden başladın?”

Usta “Kuyruğundan” dedi. Kazvinli dedi ki:

“Aman iki gözüm, bırak kuyruğunu.

Aslanın kuyruğu ile kuyruk sokumun sızladı, nefesim kesildi, boğazım tıkandı.

Aslan, varsın kuyruksuz olsun. İğne yarasından yüreğime fenalık geldi, bayılacağım.”

Usta, Kazvinliyi kayırmadan, merhametsizce aslanın bir başka tarafını döğmeye başladı.

Yiğit yine bağırdı “Burası neresi?” Usta: “Kulağı” dedi.

Kazvinli “Bırak, kulaksız olsun. Orasını da yapma” dedi.

Usta bu sefer başka bir yerine başlayınca Kazvinli yine feryat etti:

“Bu üçüncü iğne de neresini döğüyor?” Usta: “Azizim, karnı” dedi.

Kazvinli “Fena acıyor, iğneyi bu kadar çok batırma, bırak, karınsız olsun” deyince

Tellak şaşırdı, hayli müddet parmağı ağzında kaldı.

İğneyi yere atıp “Alemde kimse böyle bir hale düştümü ki?

Kuyruksuz, başsız, karınsız aslanı kim gördü? Tanrı bile böyle bir aslan yaratmamıştır” (I, 240-241, B. 2981-3001).

İnsanın eleştiriye açık olmaması da onun, gerçek karşısındaki tahammülsüzlüğünden kaynaklanır. Bu konuyla ilgili olarak şu beyitler güzel bir örnek oluşturmaktadır:

Toprak yemeye alışırsan kim senin bundan menetmeye kalkışırsan onun düşman sayarsın.

Puta tapanlar, bu tapmayı huy edindiklerinden menedenlere düşman olmuşlardır.

Birisi huyuna aykırı söz söylese ona bir hayli kinlenirsin.

Beni huyumdan çevirecek, şakirt haline sokacak, kendisine tâbi kılacak dersin.

Şehvet yılanını önceden öldür. Yoksa hemencecik ejderhalaşır.

Fakat herkes, yılanını karınca görür. Sen kendini bir gönül sahibine sor! (II, 266, B. 3460-3462, 3472-3473).

Bunun yanısıra Mevlâna, insanın tahammülsüzlüğünü kırmada, onu eleştirmede aşırıya kaymamayı, ölçüyü kaçırmamayı hatırlatmayı da ihmâl etmez.

Tanrı kulunun ayıbını az söyle, padişahı hırsızlıkla az kına! (II, 267, B. 3477)

m- Nefse aşırı güvenme: Mevlâna söz dinlemeyen, istişârede bulunmayan, büyük sözü tutmayan ve ancak kendisini beğenenlerin düştükleri yanlışın sonunda ettikleri feryadı

Kendi aklımıza güvendik, fikrimize dayandık da bu tehlikeye çattık (VI, 299, B. 3781) şeklinde nakleder ve kendisine fazla güvenenleri şu şekilde uyarır:

Ey kendi aklına âşık olan ve kendisini sûrete tapanlardan üstün gören!

Hissine hâkim olan, akıl ziyâsıdır. Bunu, bakırının üstündeki altın yaldız bil (II, 54, B. 710-711).

Mevlâna, kendisini beğenenleri kınar ve sonunda böyle davranmaktan uzak durmayı tavsiye eder.

Senden bu kendini beğenme defoluncaya kadar gönlünden de çok kan akar, gözünden de (I, 258, B. 3416).

  1. n) İhtiraslar:Hırslar, kişisel hesaplaşmalar ve gurur insanı yanlışa itebilir. Mevlâna buna şu örneği verir:

Firavun yine kendi kendine “Ne şaşılacak şey! Ben bütün gece “Ey Rabbimiz” diye yalvarmıyor muyum?

Yalnızken mütevazi bir hale geliyor, düzeliyorum. Neden Musa’ya karşı öyle oluyorum? (I, 197, B, 2460-2461).

Kişi, hırsı yüzünden elindeki değerli imkânları bırakarak değersiz şeylerin peşine takılabilmektedir (III, 24, B. 295). Yine kişi, hırsı yüzünden bazı imkânları, tıpkı avcı gibi, elinden kaçırabilmektedir (V, 64, B. 752). Dünyadaki mal, mülk, mevki hırsının insanı sarhoş edebileceğini, bunlara ulaşamamanın kişide başağrısı yapıp onu sersemleştireceğini ve hâliyle onun dengesini bozarak yanlışa iteceğini dile getiren Mevâna, bu duruma düşmemek için bu ihtirasların esiri olmamak gerektiği üzerinde durur (I, 16, B. 194; III, 183, B. 2257- 2260). Zira “Hırs insanı kör, ahmak eder, bilgisiz bir hale sokar, ölümü kolaylaştırır” (V, 231, B. 2823).

“İnsanı zayıflatan, alcaltan, sarartıp solduran tamahtır” (V, 295, B. 3629) ve “tamah, kişiyi yoldan çıkartır” diyen Mevlâna, gözün, aklın ve kulağın saf olması isteniyorsa o tamah perdesinin yırtılması gerektiğini belirtir ve devamla şöyle der:

Terazinin mala tamahı olsaydı tarttığını nasıl doğru tartardı? (II, 44, B. 569-570,573).

İnsanın başarılı olması için ham tamaha kapılmayıp çalışması gerekir.

Ekmediğini biçmeyi dilemek ham tamahtır, oğul, o ham tamaha kapılma.

Ham şey yemek insana hastalık verir (II, 56, B. 232).

Hırs ve tamahın insanı nasıl gülünç duruma düşürdüğü ile ilgili aşağıdaki örnek ve sonun da verilen ders dikkat çekicidir:

İhtiyar, apaydın meydandadır ama o obur, sahur yemeği tamahiyle gözünü nurdan kapar.

Çünkü onun bütün meyli, ekmek yemeyedir, bunun için yüzünü karanlığa tutar da daha gündüz olmadı der.

Hırs, gündüzü bile gizledikten sonra artık delile sırtını çevirirse şaşılmaz (V, 250, B. 3055-3057).

  1. o) Hevâ ve hevese uyma:Mevlâna Celaleddin, insanın ulvî şeyleri bırakıp nefsin âdi isteklerine boyun eğerek suflî şeylere yönelmesini yanlış olarak görür;

Ruh, seni en yüksek göklere çıkarırken sen en aşağılıklara, su ve çamura doğru gittin (I, 43, B. 537)

Ve doğru yol varken, insanın hevâ ve hevesine uyarak, yanlış yola girmesini eleştirir.

Güzelim parlak güneş meydandayken mumla kandilden aydınlık istemek!

Fakat şüphe yok ki bizim şanımız, edebi terketme, nimete karşı küfranda bulunma, hevâ ve hevesimize uymadır (VI, 268, B. 3390-3391).

O, aklın, nuranî ve iyi bir hak ve hakîkat arayıcısıyla zulmanî nefsin akla neden galip geldiğini sorar ve bunun cevabını yine kendisi verir:

Neden mi? Nefis kendi evinde, kendi yurdunda, akılsa garip! Köpek bile kendi kapısında korkunç bir aslan kesilir (III, 207-208, B. 2557-2558).

Ben, nefsimin hilesinden neler gördüm neler! Sihriyle akıl ve temyizi bile giderir (II, 233, B. 2278).

diyen Mevlâna, nefse danışılsa bile, yanlış yapmamak için o aşağılığın dediğine uymayıp aksini yapmayı önerir (II, 174, B. 2273). O, nefse muhalefet etmeyi de yeterli görmeyerek şöyle der:

Nefis, bu çeşit mahluklardandır da onun için gebertilmeye lâyıktır. Onun için ulu Tanrı “Öldürün nefislerinizi” demiştir.

Nefis, üç köşeli dikendir, ne çeşit koysan sana batar, ondan kurtulmana imkân mı var?

Hevâ ve hevesini terketme ateşini vur şu dikene; iyi işli dosta uzat elini, sarıl ona! (III, 30, B. 374-376).

Mevlâna, nefsi, yüzlerce hile, hud’a sahibi bir ejderhaya benzetir (III, 207, B. 2548) ve nefse uymayı karanlığa dalmak, akla uymayı ise aydınlıkta kalmak olarak gösterir (I, 233, B. 2903). Zira nefis, tıpkı sofistaiyye gibi kararsızdır, şüphecidir, hile ve aldatmadan yanadır. Bunun için de o, hakîkatı iknâ yoluyla değil de şiddet yoluyla ( kötekle) anlar (II, 268, B. 3499-3500).

Mevlâna, insanın yanlış bir hüküm ve davranışta bulunmaması için hevâ ve hevesini kendisine vezir yapmamasını ister. Zira hevâ ve heves hırslarla doludur ve ilerisini görmeyip sadece ânı gözetler. Halbuki aklın gözleri ise işin sonunu gözetir (IV, 103, B. 1259-1261).

Sonunda Mevlâna, hev­â ve hevese uyarak yanlış yapmamak ve akabinde zararlı çıkmamak için şu uyarıda bulunmaktadır:

Hevâ ve hevesine uyarsan dimağın bozulur. Misk ve anber sence hiçbir şeye yaramaz bir hale gelir (V, 76, B. 906).

Hevâ ve heves lezzetlerinin hepsi hiledir, riyadır. Her lezzet, etrafı karanlıklarla çevrilmiş şimşek ışığına benzer (VI, 325, B. 4094).

Belki bu hayvan nefis, bir erkek eşektir. Onun altına düşmek ise ondan daha kötü ve ayıp bir şeydir ….

… Tanrı hakkıyçin eşeğe benzeyen nefisten kaç (V, 116, B. 1392-1395).

Yoldaşlar, bu derten kaçının, bu dedikodudan çekinin. Çünkü hevâ ve heves, erkeklerin hayzıdır (VI, 232, B. 2935).

Kendine gel de kargaya benziyen nefsin ardından koşma. Çünkü o, seni mezarlığa götürür, bahçeye değil! (IV, 108, B. 1312).

ö- Hisler : Hisler, yer yer, gerçeği görmeğe engel, akla da perde olacağından insanı yanıltır.

Hisse ait gözüne toprak serp. His gözü, akla da düşmandır, dine de .

Tanrı duygu gözüne kör dedi, putperes dedi, bizim zıddımız dedi.

Çünkü o, köpüğü gördü de denizi görmedi. Bu demi gördü de yarını görmedi (II, 123, B. 1607-1609).

Bu garezler, göze perdedir. Göze perde indi mi ?

İnsan, yukarı aşağı, bunca şeyi göremez, “Sevdiğin şeyler seni kör ve sağır eder” (VI, 227, B. 2873-2874).

Mevlâna’ya göre his nuru insanı yere çeker, Hak nuru ise Kevser ırmağına götürür. Çünkü, diyor o, tutkularla algılanan âlem, çok aşağılık bir âlemdir.Tanrı nuru denizdir, duygu ise bir çiğ tanesi gibidir (II, 99, B. 1294-1295).

Hislerin insanı yanılttığını ve yanlışa düşürdüğünü Mevlâna, çok açık bir şekilde, şöyle belirtir:

Sen de bir düşmana kinlendin mi, ey altı duyguya zebun olan,

Altı duygun da yanılır, yanlışlar içinde kalırsın (VI, 249, B. 3150).

  1. p) Hayal ve vehim :Hayaller insanı aldatır.

Gözler, korkunun aslını görmediğinden çeşit çeşit hayallerden korkar insan

Şarhoş bir herif, körün birine bir yumruk indirir. Kör sanır ki kendisini deve tepti (VI, 176, B. 2212-2213).

Mevlâna, körün malzemesinin gam artıran hayaller olduğunu söyler (II, 55, B. 722). Bazan insan hayalleri gerçeklermiş gibi görür. “Onun gözü hayal ve yokluk evidir. Hülâsa o, yokları var görür (II, 9, B. 107). Mevlâna insanın bu durumundan yakınır.

Hayellerden öyle libaslara büründün ki nerdeyse kötü zanlı sofestailerle karışacaksın (VI, 174, B. 2184).

“Cana ârız olan hayallere kapılıp gitmek yanlışa gitmektir (V, 50, B. 573). Bundan kurtulmak için gözün, ululuk sahibi Tanrı’nın sürmesiyle sürmelenmesi gerekir. Kişi ne zaman hayali bırakırsa ancak o zaman yeşim taşını gevherden ayırdedebilir” (II, 9, B. 108-110).

Vehim, insanı tehlikeli düşüncelere sevkeder, hiçbir hastalığı yokken onu hasta eder (III, 128, B. 1579). Hatta akıllı adamı bile delirtebilir (III, 124, B. 1550).

Kör adamın vehmi, gerçekliği olmayan, yalan ve hile mahsulü, şeyleri olan şey gibi görür ve aldanır (III, 5, B. 61).

İnsan, damağını vehmin zevkiyle çeşnilendirir, kışın kardan testiler yapar ama onların suya dayanıp dayanmadığını düşünmediği için aldanır.

Mevlâna, vehim ve zannı tikel akıl ( akl-ı cüz’) ın âfeti olarak görüp, bunların vatanının karanlıklar diyarı olduğunu belirtir (III, 126, B. 1558). O, hayal ve vehmin insan üzerinde nasıl bir olumsuz rol oynadığını şu örneklerle açıklamaya çalışır.

Bu nakışlar, bu hayal sûretleri, dağ gibi Halil’e bile zarar verdi.

Cömert İbrahim bile vehim âlemine düşünce “Bu, benim rabbimdir” dedi.

Tevil incisini delen o zat, yıldızı görünce böyle dedi işte.

Gözleri bağlayan vehim ve hayal âlemi, öyle bir dağı bile yerinden oynattı.

O bile “Bu, benim rabbimdir” dedi. Artık, eşeği ne hale kor, bir düşün!….

Yakîn yolunun bekçisi olan din ehli, bu hayal yüzünden, tam yetmiş iki fırka oldu

Yüz binlerce koskocaman gemi, vehim denizinde paramparça olmuştur (V, 217-218, B. 2649-2653, 2656, 2659).

Yine Mevlâna, vehmin yanlışa sebep olmasıyla ilgili şu örneği verip, sonunda uyarısını yapar.

Yerde yarım arşın enlilik bir yol olsa insan, hiç vehimlenmeden rahatça yürür.

Fakat yüksek bir duvarın üstünde gitsen yolun genişliği iki arşın olsa yine eğri büğrü gidersin.

Hatta gönlüne düşen vehim yüzünden belki de düşersin. Vehimden gelen korkuya iyice dikkat et de vehmin kötülüğünü anla (III, 126, B. 1558-1561).

Mevlâna, bilindiği gibi, vehmin kendi başına kalınca yanılabileceğini fakat aklın devreye girmesiyle bu kuruntusunun yersiz olduğunu belirtir (III, 291, B. 3570). O, dağ gibi akıların bile vehim deniziyle hayal girdabına gark olduğunu, yalnız yakîn erinin vehim ve hayalden kurtulabileceğini, kaşının kılını yeni ay sanmayacağını söyler (V, 217-218, B. 2654,2657).

İnsanı yersiz korku ve endişelere sevkeden vehmi bırakmak, onun için ulu bir siper olur (III, 140, B. 1720). Zira bu korku ve endişelerin çoğu yersizdir ve aslı yoktur. Mevlâna bu konuda şu örneği verir:

Uykuda kendisini mal sahibi gibi görür, çuvalını hırsız çalacak diye korkar.

Fakat kulağı çekildi de uyandı mı kendi korkusuyla alay eder (III, 214, B. 2640- 2641).

  1. r) Hiddet ve şehvet :Kişi kızınca, hiddetlenince ve şehvetine uyunca hatalara ve kötülüklere iyice açık demektir. Mevlâna hiddeti, kini sapıklığın, kâfirliğin temeli olarak görür ve kızınca, hiddetlenince insanın yırtıcı canavarların kızğınlığını bile geçeceğini söyler (IV, 10, B. 116).

Kötü birer huy olan kibir ve kinin doğmasının sebebi şehvettir. Şehvetin yerleşip kuvvetlenmesi ise itiyat yüzündendir. Kötü huy, âdet edinilince kişide iyice sağlamlaşır ve yerleşir. Yerleşince de, ondan vazgeçirmek isteyene de insan hiddetlenir, kızar (II, 265, B. 3558-3559). Hiddetlenen insan ise daha çok hata yapar.

Şehvet, insanı tuzağa düşürür, hataya sokar.

Rüstemin kellesi, kulağı yerindedir; sakallı, bıyıklı bir adamdır ama ayağını tutup onu kafese sokan tuzak, şehvettir (III, 66, B. 818).

İnsan, şevetine uyunca kanadı dökülür, topal kalır; bir çok gerçekler ve güzellikler ondan kaçar gider (III, 173, B. 2136).

Mevlâna, insanın şehvetini kontrol etmesini ister ve şöyle seslenir:

Benim gibi şehvet şarhoşluğundan kesil, bu sarhoşluğu devede seyret! (III, 66, B. 819).

Kanadını koru, şehvete kapılma da meyil kanadın seni cennetlere yüceltsin (III, 173, B. 2137).

  1. s)Gerçeğe göz yumma : İnsan bir çok şeyi görür, bilir; özellikle kendisini ilgilendiren şeylere yakından eğilir fakat bazı gerçekleri de görmezden gelir. Mevlâna insanın bu yanlış tutumunu şu şekilde dile getirir:

Her an kendini görür gözetirsin adaleti de görürsün, yüceliği de ey azğın.

Fakat perde altına girer, gözünü kaparsan senin bu göz yummanla güneş, işinden gücünden kalır mı hiç? (VI, 33, B. 383-384).

Gözün var ama anlayışın yok. Âdeta donmuş bir kaynak, bir et parçası.

Bunun içindir ki düşünceleri meydana getiren, bezeyen Tanrı, ey kul, anlayışlı bir sûrette bak demektir (VI, 173, B. 2180-2181).

ş)  Kendini başkalarına göre ayarlama : Sürekli olarak başkalarının beğenisini kazanma sevdası, onların poh pohuna kanma da insanı, özellikle popüler olana başvurma yanlışı3na iter. Mevlâna bu tutumu eleştirir:

Sen, halkın sana aferin, yaşa demesi, halkın takdir etmesi havasındasın! Halbuki canının boynuna bir kiriştir bağlamışsın (III, 182, B. 2240).

  1. t) Yalana ve hileye aldanma :Yalana ve hileye aldanan, kendisini yanılttığı gibi, edindiği bu yanlış bilgi ve kanaatiyle başkalarını da yanıltır. Mevlâna bu durumda onları şöyle tasvir eder:

Ey kötü kişinin yaltaklanmasına inanan, sözleri doğru sayan,

Sen bu habbelerden bir kubbe yapmışsın ama o öyle bir çadırdır ki ipleri pek kuvvetsiz,

Hile yıldırıma benzer, onun ışığıyla yolcuların yolu görmelerine imkân yoktur! (IV, 135, B. 1648).

Mevlâna, tatlı sözlü olup da kendisi cahil olanın, dost bile olsa, sözlerine fazla güvenilmemesi gerektiğini vurgulayıp; bunların sözlerini eskimiş ve yıllanmış zehire benzetir (VI, 115, B. 1431).

  1. u) Taklit ve taassup :Mevlâna kuru kuruya taklit edilen ve hazır bulunan bir şeyin değerinin iyi bilinemiyeceğini şu beyitlerle açıklar:

Dini babadan bedava bir miras olarak buldun da onun için başını şükretmeden çevirdin.

Mirasyedi, mal kadrini ne bilsin ? Rüstem can verdi, Zâl bedava şeref kazandı (II, 29, B. 371-372).

Mevlâna, bir şeyi körü körüne izlemenin kişiyi yanlışa sevkedeceğini, onu bilinçli bir şekilde ve tanıyarak yapmanın doğru olacağını belirtir:

Gerçi aklın, seni yücelere çekmekte; ama takit kuşun aşağılıklarda yayılmakta.

Taklitten doğan bilgi canımızın vebalidir, iğretidir. Bizse o bizim

malımızdır diye oturup kalmışız.

Bu çeşit akıldansa cahil olmak daha iyi, deliliğe vurmak daha yeğ (II, 178, B. 2326-2328).

Taklittten kapıp kaçmadan arınmış nur gerek ki, onu, sözünü dinlemeden, işini görmeden tanısın.

Bu nura sahip olan, akıl yoluyla onun kalbine girer, nakdini görür, nakil ve rivayete bağlanmaz (II, 113, B. 1476-1477).

Mevlâna, taklidi “her iyiliğin âfeti” (II, 38, B. 494) olarak niteler ve onun, insanı ne zavallı konuma düşürdüğü ile ilğili şu uzun hikâyeyi nakleder:

Yolculuk yapan bir sofi bir tekkeye misafir olur. Eşeğini götürüp ahıra çeker. Tekkedeki yoksul sofiler bu misafirin eşeğini satıp kendilerine ziyafet çekmek isterler. Plânlarını gerçekleştirirler ve ziyafetlerine misafir olan sofiyi de çağırırlar. Hep birlikte yerler, içerler, sema yapıp dönerler. Sonunda çalğıcı bir yörük semaî usülünce taganniye başlayıp

“Eşek gitti , eşek gitti”

demeye koyulur . Bu hareketli usule hepsi uyup, bu şevkle seher vaktine kadar ayak vurup el çırparak

“Ey oğul, eşek gitti, eşek gitti”

derler. O konuk olan sofi de onları taklit ederek “Eşek gitti” diye bağırmaya eşlik eder. O ayş u işret, o sema ve sofa çağı geçip sabah olunca hepsi vedalaşıp ayrılırlar. Tekke boşalınca, sofi eşyalarını hücreden dışarı çıkarır; eşeğe yükleyip yola çıkmaya niyetlenir ve onu almak için ahıra gider, fakat eşeği bulamaz. Hizmetçinin suya götürdüğünü düşünür. Hizmetçi gelince sofi ona eşeği sorar, o da “Sofilerin hepsi bana hücum etti, yarı canlı bir halde yere düştüm, eşeği elimden aldılar, eşek gitti. Sen bir ciğer parçasını kedilerin arasına atıyorsun, sonra da onu aramağa “kalkışıyorsun” dedi. Sofi ona, niçin gelip de “Ey garip, böyle bir korkunç zulme uğradın” diye haber vermedin? Hizmetçi

“Vallahi kaç kere geldim, sana bu işleri anlatmak istedim, fakat sen de “Oğul eşek gitti” deyip duruyordun. Hatta bu nağmeyi hepsinden daha zevkli söylemekteydin. Ben de “O da biliyor, bu işe razı, ârif bir adam” deyip geri döndüm dedi. Sofi,

“Onların hepsi hoş hoş söylüyorlardı, ben de onların sözünden zevkle geldim, onları taklit ettim, bu taklit beni ele verdi. O taklide iki yüz kere lânet olsun! (II, 40-43, B. 514-564).

Akıllı adam delil ister. Bir şeye körü körüne inanmak ve yönelmek ahmaklık addedilir (IV, 228, B. 2845). Mevlâna, muhakkik ile mukallit arasında çok büyük farkın olduğunu belirtip muhakkiki Davut’a, öbürünü ise sese benzetir (II, 38, B. 493). Ses kendisini duyamaz. Bilgisizlik, taklit ve zan ile yapılan bir iş yanlış ve verimsiz olabilir (V, 109, B. 1302-1303), hatta ölümle bile sonuçlanabilir (VI, 249, B. 3148 vd.).

Mevlâna taklitten kurtulup, kişinin kendi aklıyla bilinçli bir şekilde yol almasının gerekliliğini şu beyitleriyle çok güzel bir şekilde hatırlatmaktadır:,

Gözün varsa kendi gözünle bir bak. Hiçbir şeyden haberi olmayan bir ahmağın gözüyle bakma.

Kulağın varsa kendi kulağınla dinle, duy. Neden sersemlerin kulağına kapılıyorsun?

Taklide uymaksızın bakmayı âdet edin, kendi aklını koru, onu düşün sen (VI, 264, B. 3342-3344).

Kısa görüşlü köhne anlayışların fikre yüz türlü kötü hayeller getirdiği (I, 221, B. 2762) ni söyleyen Mevlâna, bir şeye sımsıkı yapışmanın, bir şeyde taassup göstermenin hamlık olduğunu açıkca belirtmektedir (III, 104, B. 1297).

ü- Haset ve kibir : Mevlâna, hasedi, dermanı bulunmayan bir hastalık olarak tanıtır. Hasetçi, bu duyguyla gerceği görmez, görse de onu teslim etmez.

Hasetciden başka bütün körleri tedavi et. Fakat seni inkâr eden hasetciyi tedavi etmek

Hatta, sana hasededen ben bile olsam, bırak, can çekişip dırayım, sakın can bağışlama.

Güneşe hasededen, güneşin varlığından incinen kişi yok mu?

Ah işte sana devası olmayan illet. O adam kördür, kör! İşte sana ebediyyen kuyunun ta dibine düşmüş, kalmış bir kişi! (II, 86, B. 1126-1129).

Yine Mevlâna, haset yoldaştan insanın zarar göreceğini söyler (I, 34, B. 431). O, kibrin de insanı hakikatı kabul etmeye karşı frenlediğini (I, 260, B. 3246), dolayısıyla yanlış tutum serğilemeye sevkettiğini belirtir.

  1. v) Tarafgirlik :İnsanın tarafgirlik, hiddet ve şehvetten şaşı olacağını (I, 26, B. 331), haliyle yanlış göreceğini söyleyen Mevlâna, kasıtlı tutum ve tarafgirliğin ilmi aykırı bir hale sokacağını hatta onu zulme dönüştüreceğini önemle belirtir (II, 211, B. 2752).
  1. y) Örnek ve önderden kaçınma :Kişi, kendisine örnek olacak, ona yardımcı olup yol gösterecek örnek ve önder kişilerden (ki başta peygamberler de buna dahildir) uzak durursa hataya düşmesi daha çok muhtemeldir. Mevlâna bunun gerekliliğini sıkca işler:

Kılavuzsuz yola gidene iki günlük yol, yüz yıllık yol olur.

Kâbeye delilsiz giden, bu başı dönmüş zavallılar gibi, zillete düşer.

Ustaya müracaat etmeksizin bir san’at tutan kişi şehre de alay konusu olur, köye de! (III, 47, B. 588-590).

Mevlâna, ustasız iş yapmanın yanlışa yol açacağını hatta bilgisizce iş yapıp candan olmaya sebep olacağını belirtip, ustadan / üstattan kaçmayı devletten kaçma olarak değerlendirir (II, 199, B. 2591).

Nerde bir çıplak, bir yoksul görürsen bil ki bir kâmilden kaçmıştır (II, 298, B. 2588).

O, kâmil bir önderi, dünyanın yanısıra, âhiret saâdeti için de gerekli görür:

Ten kazancında bir san’at öğrendin, din san’atında da bir el ur!

Âhiret için de bir san’at öğren ki mağfiret kazancını elde edesin (II, 199, B. 2592-2594).

5- İşaret Ettiği Yanlışlar

a- F o r m e l  ve  i ç e r i k  y a n l ı ş l a r ı :

Dağıtılmamış orta terim (O.T):

Bu insanın elbiselerini soyan vezirin adı ne? Söyleyin bana! Onlar “Adı, Hasan” dediler.

Şair, ya Rabbi dedi, onun adı da Hasan, bunun adı da. Ey din Rabbi, yazıklar olsun; nasıl oluyor da ikisinin de adı bir oluyor? (IV, 101, B. 1235-1236).

Bu beyitlerde anlatılanlardan dağıtılmamış O.T yanlışı yapıldığını anlıyoruz. Bu, mantıksal form üzere kısaca şu şekilde ifade edilebilir:

Hırsızın adı Hasan’dır; (Dağıtılmamış O.T).

Bunun adı da Hasan’dır; (Dağıtılmamış O.T).

Bu da hırsızdır!

Çelişkiye düşme : Şu beyitlerde bir çelişki dile getirilmektedir:

Çıplak, elbisesinin eteğini kesecekler diye korkuyor ama çıpla adamın eteği mi olur ki kessinler!

O, çıplak olduğu, hiçbir şeyi olmadığı halde hırsızlardan, korkusundan yüreği kan ağlamakta!…

Çıplak adam, elbisemi sürüyüp duruyorum; eteğimi, onların pençesinden nasıl kurtaracağım der!

Âlim de, bilgilerin yüzbinlerce çeşidini bilir de zalim herif, kendisini bilmez.

Her cevherin haysiyetini bilir de kendi cevherine gelince bir eşeğe döner! (III, 213, 214, 215, B. 2631, 2633, 2647-2649).

Mevlâna’nın şu beyitle anlatmak istediği red edilince de çelişki ortaya çıkmaktadır:

Güneşle yoldaş olana yarasa deme. Kendisine secde edileni secde eder bilme (VI, 252, B. 3189).

Yani yarasa ışıktan kaçar. Doğası gereği bir şeyle uzlaşmaz olanı, onunla birlikte görmek çelişkidir. Yine birisini hem kendisine secde edilen hemde secde eden olarak birlikte düşünmek çelişkidir.

Taksim :

Bir kişi, kamışları yere döşese, fakat örüp hasır yapmasa nasıl durur? Bir yel geldi mi alır, uçuruverir! (VI, 44, B. 522).

Buradaki uyarı bize, parçaların zorunlu olarak bütününün özelliğini taşıdığını sanma temeline dayanan taksim yanlışı4nı hatırlatmaktadır. Zira

Bir bütün olarak hasırı rüzgar dağıtamaz;

Öyleyse hasırın kendileriyle örüldüğü herbir kamış parçasını da rüzgar dağıtamaz!

şeklindeki bir çıkarım yanlıştır.

Yukarıdaki beyitte, aynı zamanda, fikirler, öğeler veya nesneler arasında sağlam irtibatlar kurmanın gereğine de işaret edilmektedir.

Eş-sesli lafız : Şu hikâyede, fareye bir ders verirken devenin ağzından, eş-sesli lafız yanlışı yapılmış; bu yanlış farenin ağzıyla itirazla karşılanmıştır:

Bir farecik, bir devenin yularını çeke çeke giderken “ben ne yiğit ermişim!” diyerek gurura kapılır. Gide gide bir ırmağın kenarına gelirler. Deve fareye ders vermek için “Sen benim kılavuzumsun, ne duruyorsun, ilerle!” deyince fare suyun derin olduğunu ve boğulmaktan korttuğunu söyler. Deve, “Hele bir göreyim ne kadarmış bu su?” deyip hemen ayağını atar ve şöyle der:

– A kör sıçan, su, diz boyu imiş. A hayvanların kusuru, neden şaşırdın?

– Fare, “Sana karınca ama bize ejderha! Dizden dize fark var.

Ey hünerli deve, sana diz boyu ama benim tepemden yüz arçın geçer” dedi (II, 264-265; B. 3436-3447).

Eş-sesli lafız yanlışının yapılış yollarından biri de, farklı bağlamlarda ve düzeylerde farklı anlamları olan rölatif terimleri kullanmaktadır5. Burada “diz boyu” terimi rölatiftir. Deve dizi ile fare dizi farklı ölçüdedir.

Noktalama : Noktalama yanlışının yapılış yollarından biri de çift harfli bir lafzı tek harfle göstermekle olur6. Aşağıdaki örnekte geçen “kuzzibû” kelimesindeki “z” nin biri atılarak okunduğunda anlamın değişeceği ve haliyle bu yanlışın yapılacağı anlatılmak istenir.

Peygamber bile ye’se düşünce kendilerine yalan söyledi, âyetini oku da bak

Bu âyetteki “kuzzibû– tekzib edildiler, onlara yalan söylüyorsunuz dendi” kelimesini şeddesiz “Küzibû– Kendilerine yalan söylüyorlarsandılar” tarzında oku.

Bu taktirde mâna şöyle olur: Peygamberler bile kendilerini aldanmış sandılar. Peygamberler bile kötü kişilerin ittifakına baktılar da şüpheye düştüler (III, 165, B. 2032-2035).

İlintisel olanı özsel olan yerine alma : İlintisel (arazî / accidental) olanı, halden hale geçebilen, değişebilen, âriyet bir şey olarak niteleyen Mevlâna, bir pire için yepyeni kilimi yakmanın, sineğin verdiği baş ağrısı yüzünden günü zayi etmenin, Allah’ın ihsanı olan altının put şeklinde kalıba dökülüyor diye onun cevherini değersiz saymanın yanlışlığını vurğuluyor (I, 232, B. 2890-2893) ki bunlar, araz yanlışına işarettir. Zira altının put şeklinde bir kalıba dökülmesi altın için ârizî bir sûrettir. Geçici olarak bulunan bir hal ve nitelik (put) i, özsel (altın cevheri) bir şeymiş gibi almak yanlıştır. “Terazide arpa, altınla arkadaş oldu diye arpanın da altın gibi kıymetlenmesi gerekmez (I, 243, B. 3020). Değersiz ve önemsiz şey (pire, sinek) ler önemli ve asıl olanın makamına geçirilmemelidir.

Aşağıdaki örneklerde Mevlâna, ilintisel (arazî) olanı özsel (zatî) olanın yerine almamak gerektiğini işlemektedir.

Atı, deveyi çiftleştirmek arazdır. Bundan maksat da yavru cevherini elde etmek.

Bostan ekmek arazdır, bostanda biten mahsul cevherdir. Zaten maksat da budur.

Kimya ile uğraşmayı da araz bil, eğer o kimyadan bir cevher elde ettiysen onu getir.

Aynayı cilalamak da arazdır. Fakat bu arazdan tertemiz bir ayna cevheri meydana gelir.

Şu halde “Ben ibadette bulundum” deme, o arazlardan elde edileni göster, ürkme. Senin o köleyi övmen de arazdır. Sus, koçun gölgesini kurban etmeye kalkışma! (II, 73, B. 952-957).

İnsanın kalbinin/ gönlünün asıl, sözünün ise araz olduğunu belirten Mevlâna, insanın özünü ve halini bir kenara atıp sadece sözüne bakmanın yanlışlığı üzerinde durur (II, 135, B. 1759-1761). O, göz sağlam olduğunda aslı / zatî olanı göreceğini, şaşı olunca ise bunu göremeyip ilintisel / fer’î olana takılacağını söyler (V, 142, B. 1709).

Neden olmayanı neden olarak alma (False cause) : Armut ağacına gerçekte olmayan nedenlerin yüklendiği Mesnevî’deki şu hikâye, bu yanlışa tipik bir örnek oluşturmaktadır:

Bir kadın, oynaşıyla aptal kocasının gözü önünde sevişip buluşmak istiyordu.

Kocasına, a iyi talihli kişi, ağaca çıkıp meyva toplamak istiyorum dedi.

Ağaca çıkınca yukarıdan kocasına baktı, ağlamaya başladı.

Dedi ki: A merdut ahlâksız! Üstündeki lûtî kim?

Karı gibi onun altına yatmışsın, meğerse sen bir homoseksüelmişsin,!

Kocası, senin başın döndü galiba. Çünkü burada benden başka kimse yok dedi.

Kadın, o üstüne binen kalpaklı herif kim, söyle hele diye birkaç kere daha sordu, söylendi.

Adam, a kadın, ağaçtan in; başın döndü; adamakılı bunadın sen dedi.

Kadın, ağaçtan indi; kocası ağaca çıktı. Kadın da oynaşını göğsüne çekti.

Kocası bağırdı: A orospu, maymun gibi üstüne çıkan o adam kim?

Kadın, burada benden başka kimse yok dedi, kendine gel, senin başın döndü galiba, saçmalama!

Adam, bu sözü birkaç kez söylediyse de kadın “Bu, armut ağacından olacak!

Ben de armut ağacının üstündeyken öyle şeyler gördüm behey kaltaban!

Aşağı in de bak, benden başka kimse yok. Bütün bu hayaller armut ağacından! (IV, 283-284, B. 3544-3557).

Şu beyitlerde de aynı yanlışa işaret edilmektedir.

Gökyüzü ahvalini yeryüzüne kıyas ettiler, fakat bu kıyas, doğru değil; arada büyük bir fark var! (I, 274, B. 3425).

Hekimler, yularsız atlara benziyorlardı.Üstlerindekinden haberleri bile yoktu.

Damakları, gemden yaralanmıştı, tırnakları tol yürümeden incinmişti.

Öyle olduğu halde üstümüzdeki, hünerini gösteren bir binici demiyorlardı, haberleri yoktu bundan.

Demiyorlardı ki bu perişanlığımuz gemden değil, üstümüzdeki sevgili süvariden (VI, 290-291, B. 3673-3676).

İsa’nın sarhoşluğunun Tanrı’dan, eşeğin sarhoşluğunun ise arpadan olduğunu bilmeme ( IV, 217, B. 2691), nedeni tesbitte yanlışa düşmektir. Bilgisizlik, taklit ve zan ile dolu olan ağlayış ile gerçek bir nedene bağlı olan ağlayışı ayıramama (V,109,B.1303-1304) da bu yanlışa örnektir. Gerçek nedeni yakalamayıp, neden olmayanı neden olarak alanları Mevlâna şöyle kınamaktadır:

Hadi, Nemrut gibi savaş, havayı okla bakalım!

Hani Moğol askerleri gibi. Onlar da biri hastalandı mı ölmesin diye göğe ok atarlar ya, sen de atadur! (VI, 32, B.373-374)

Mutlak olarak söyleneni bazı kayıtlamalarla (veya tersi ) söyleme (secundum quid ) : Mesnevî’de nakledilen şu olay’da hristiyan ve yahudinin tekliflerinde mukayyed olan mutlak olarak alındığından bu yanlış yapılmıştır ki müslümanın diliyle onların yanlışı düzeltilmektedir.

Biri müslüman, öbürü hıristiyan, üçüncüsü de yahudi olan üç yolcu bir konak yerinde yiyecek bulurlar. Hıristiyanla yahudi toktu; bunu yarın yiyelim dediler. Müslüman ise o gün oruçluydu; akşam da yakındı ve helvayı akşam yemelerini teklif etti. Diğerleri bunu reddedince müslüman şöyle dedi:

Dostlar, biz üç kişi değil miyiz? Bana razı değilseniz pay edelim.

Kime ne düşerse ister yesin, ister saklasın.

İkisi birden hayır dediler, pay etmeyi bırak. “Her pay eden cehennemdedir” sözünü duy.

Mü’min, buradaki pay eden, kendi havasına uyup pay edendir, Tanrı için pay eden değil (VI, 191, B. 2402-2411) dedi.

Bunu mantıksal form içerisinde şöyle ifade edebiliriz:

“Her pay eden cehennemdedir” (Mutlak ve yanlış)

“Kendi hevasına uyarak pay eden cehennnemdedir” (Mukayyed ve doğru).

Uygun olmayan şeyleri te’lif etme: Bir tür konudışılık olan bu yanlış, “ne alâkası var ya hu! Alâkaya maydanoz!” diye şaşkınlığın dile getirebileceği bir uygunsuzluktur.

Mevlâna, “hiç sarmısakla badem helvası yenir mi? Diye sorarken (II, 88, B. 1148) birbiriyle uygunluk arzetmeyen şeyleri te’lif etmenin yanlış olacağına işaret etmektedir. Şu beyitte de, benzer bir uygunsuzluk dile getirilerek, bu tür bir yanlışı işleyen kınanmaktadır:

Gölgeyi gündüz ararlar. Sense bulutlu gecede tutmuş, gölge aramaya çıkmışsın (V. 284, B. 3483).

Aşağıdaki alıntıda da Mevlâna, bu tür bir yanlışlığın garabetini güzel bir şekilde dile getirmekte ve iyi bir ders vermektedir:

Birisi abdest bozduktan sonra temizlenirken “Ya Rabbi, beni cennet kokusuyla eş et” diye dua etti.

Birisi duyup dedi ki : “Güzel dua ettin ama deliği kaybetmişsin!

Bu dua, abdeste burna su verilirken okunulacak dua, sen burun duasını oturak yerini yıkarken okudun!

Hür kişi, cennet kokusunu burnundan duyar, hiç oturak yerinden cennet kokusu gelir mi? (IV, 179-180, B. 2221-2224, 2228-2229).

Şu örnekte de, yine, birbiriyle yakından alakası olmayan şeyler arasında irtibat kurmanın yanlış olacağı vurgulanmakta ve böyle yapmak şiddetle eleştirilmektedir.

Padişah elçisinin padişah cinsinden olması lazım. Suyla toprak nerde, gökleri yaratan nerde!

Kafamızda eşek beyni mi var ki sizin gibi bir sineği hüma kuşu ile bir tutalım?

Hüma nerde, sinek nerde? Toprak nerde, Tanrı nerde? Gökteki güneşle zerrenin ne münasebeti var?

Bu münasebet, bu alâka, hiç akıllı adamın kabul edeceği şey mi?

Bu, bir tavşanın “Ben ayın elçisiyim, onunla eşim” demesine benzer (III, 222, B. 2734-2738).

Tartışılan konuyu bilmeme veya bilmezlikten gelme (İgnoratio elenchi) : Mevlâna’nın şu beytinde bu yanlışa işaret vardır:

Bunlardan yüz tanesini daha söylesem fayda yok; sen sağırsın, duyarsın da duymazlıktan gelirsin! (IV, 198, B. 2454).

İleti : Mesnevî’de kaydedilen şu hikâyede ileti hatasının işlendiğini ve bu tür bir hatanın ne tür sıkıntılar doğurduğunu görmekteyiz.

Anlayışlı, hal hatır, yol yordam bilen birisi bir sağıra “komsun hasta” diye haber verir. Sağır, kendi kendisine şöyle der: “Bu sağır kulakla ben onun sözünü nerden anlayacağım? Hasta olduğu için sesi de çıkmaz. Fakat mutlaka gitmem gerekir. Dudağını oynar görünce ne dediğini kıyas yoluyla kendiliğimden düşünür bulurum”. Bu komşu, kıyas yoluyla tasarladığı cevapları düzüp, koşarak hastaya hal hatır sormaya gitti.

“Nasılsın” dedi. Hasta “Öldüm” deyince dedi ki: “Çok şükür!” Hasta, bu sözden hiddetlendi, canı pek sıkıldı.

“Bu ne biçim şükür? O bizim kötülüğümüzü istiyormuş, anlaşıldı” diye düşündü. Sağır, bir sözdür, tasarladı ama yanlış düştü.

Sonra “Ne yedin? Diye sorunca hasta “Zehir” dedi. Sağır “Afiyet olsun” der demez hastanın kahırlanması fazlalaştı.

Sağır, bundan sonra da “Tedavi için hekimlerden kim geliyor?” diye sordu.

Hasta “Hadi be, defol, Azrail geliyor!” diye cevap verdi. Sağır “Ayağı pek kutludur, sevin, neşelen!” dedi.

Sağır; şükür, böyle bir zamanda hal hatır sorup komşuluk hakkını gözettim diye sevinerek dışarı çıktı.

Sağır, eşekliğinden tamamiyle aksini sandı, ziyanın ta kendisi olan o işi kâr zannetti.

Hasta ise “Bu, bizim canımıza düşmanmış, onun cefa madeni olduğunu bilmiyormuşuz” diyordu (I, 269-270, B. 3360-3377)

Hakikate zıt varsayımlar: Hani derler ya “Teyzenin tenasül âleti olsaydı dayı olurdu!” (IV, 42, B. 511).

Bu örnekte olduğu gibi aşağıdaki örnekte de gerçekleşmesi imkânsız veya zor olan ve daha ziyade “Eğer…..” şeklinde başlayan içi boş temennilerin yanlışlığı vurgulanmakta ve sonunda gerçekçi olmak gerektiğine dikkat çekilmektedir.

Bir yabancı adam, acele bir ev arıyordu. Bir dostuonu harap bir eve götürüp

“Eğer tavanı olsaydı benim yanıbaşımda evsahibi olur otururdun.

Evde bir oda daha olsaydı çoluğun çocuğun rahat ederdi” dedi.

Adam dedi ki: “Evet, dostlara bitişik komşu olmak iyi, fakat “Eğer” de oturmağa imkân yok!”

Böyle yap ki “Eğer” illetine uğramıyasın, “Eğer şunu yapsaydım, yahut bunu yapsaydım” deyip tereddüte düşmeyesin (II, 56-57, B. 736-740).

Yanlış zan: Aşağıdaki beyitte yanlış zana işaret edilmiştir. Burada, aynı zamanda gelişigüzel genellemede bulunma ve konuyu fazla basitleştirme yanlışlarına da işaret vardır.

Eski ümitlerin helâk olması, hep katı taşı, öd ağacı sanmalarındandır! (IV, 139; B. 1704).

Otoriteye başvurma: Mevlâna şu beytiyle otorite (ced) ye başvurma yanlışına işaret etmede ve böyle bir başvuruya kızmaktadır:

Sen bu sözü babandan duydun; taklitle aptallığından ona sarıldın (IV, 228, B. 2837).

Mizahı kötüye kullanma: Şu örnekte mizahın kötüye kullanıldığını görebilmekteyiz.

Hani şunun gibi: Bir adama konuk geldi. Adam, konuğun yaşını sormaya, ne vakit doğduğunu araştırmaya koyuldu.

Oğul dedi, kaç yaşındasın? söyle, saklama, anlat bakalım.

Konuk, on sekiz dedi, yahut on yedi, on altı. Yahut da kardeşlik, on beş!

Ev sahibi, hadi bakalım şaşkın hadi, biraz daha geri geri git de ananın rahmine gir! (VI, 91-92, B. 1114-1117).

  1. b) T u t u m  Y a n l ı ş l a r ı

İnsan konuşmalarıyla ve davranışlarıyla değerini, doğruda mı yoksa yanlış tutum üzeri mi olduğunu az çok belli eder. Bu durumu Mevlâna şu beyitleriyle dile getirir.

Aynen insanların canları da, onların işlerinden ve sözlerinden belli olur.

İnsanın canı, mertebe bakımından nasıldır, nicedir? O adam mü’min midir, kâfir mi, yoksa veli mi? İşinden ve sözünden anlaşılır (VI, 394 (Sultan Veled’in tamamlaması), B. 32-33).

Aşağıda sıralayacağımız tutum yanlışları, yukarıda değindiğimiz gibi, kendilerini daha ziyade konuşma ve davranışta belli eden yanlışlardır. Fakat bu yanlışların çoğunun düşünceden kaynaklandığını söyleyebiliriz. Yanlışlara düşme nedenlerini sıralarken gördüğümüz acelecilik, tahammülsüzlük, hiddet, kendini başkalarına göre ayarlama, taklit ve taassup, örnek ve önderden kaçınma, tarafgirlik gibi hususlar, aşağıda sıralayacağımız tutum yanlışlarına dahil edilebilir.

Yanlış teşhis ve tedavi: Gözdeki kum nasıl gözü ağrıtır ve görmeyi zorlaştırırsa, diyor Mevlâna, bazı engellerden dolayı da insan yanlış karar verir ve yanlış uygulamalara girişir.

…Safrayı ancak sirkengübin iyi eder, giderir.

Halbuki biz karın ağrısına tutulmuş olduğumuz halde boyuna sirkeyi artırıp duruyoruz. Sen keremi terketme de balı artır! (II, 143, B. 1867-1869).

Uygun olmayanı yapma: Tutum yanlışları içerisinde en ağırı ve en dikkat çekeni diyebileceğimiz bu yanlışla ilgili Mesnevi’de çok örnekle karşılaşmaktayız. Allah’ın, Resulü’nün, Kur’ân’ın istediği ölçülere uymama edebi terketmektir; edebi terketmek ise uygun olmayanı yapmak demektir. Bu konuda, örnek olarak, şu beyitleri nakletmek istiyoruz.

Ebu Cehl’in oğlu (uygun olanı yaptı) babasının yolundan gitmedi, felâha erdi.

Nuh’un oğlu (uygun olanı yapmadı) babasının yolundan gitmedi, felâkete girdi (I, 272, B. 3402).

Bir kimseye padişahın elini öpmek fırsatı düşer de o, ayağını öperse bu suçtur.

Her ne kadar ayağa baş koymak da bir yakınlıktır, fakat el öpme yakınlığına nisbetle hatadır, düşkünlüktür (I, 142, B. 1768-1769).

Sözle özün birbirine uymaması: Aşağıdaki beyitlerde, halk karşısında ve Hakk’ın huzurunda insanın en çok prestij yitirmesine neden olan, bu yanlış tutum dile getirilmekte ve kınanmaktadır.

Sözü doğru söylemek, söze ait tanıktadır, ahdı korumak da işe ait tanıkta.

Söz tanığı eğri söylerse reddedilir, iş tanığı da eğri yürür, koşarsa yine reddedilir.

Sözde ve işte bir ayrılık olmamalı ki bu tanıklığa kabul edilsin.

Çalışmanız ayrı ayrı; aykırılık içindesiniz. Gündüz dikiyorsunuz, gece söküyorsunuz! (V, 24, B. 253-256).

Miskten bahsetme! Ağzından soğan kokusu gelmede, sırrını açığa vurmada!

Sen daima gülbeşeker yedim diyorsun ama nefesinden gelip duran sarmısak kokusu “yavelenme (saçmalama) be!” demekte! (IV, 145, B. 1775-1776).

Olduğu gibi görünmeme: Asılda olduğu, içten geldiği gibi davranmayıp, başka görüntüler takınarak ve rol yaparak hareket etmek yanlıştır. Mevlâna aşağıdaki beyitlerde bu tür yanlışı dile getirmede; olduğu gibi davranmayanın foyasının kısa zamanda ortaya çıkacağını belirtmekte ve böyle davrananları kınamaktadır.

A uyuz çirkin köpek, hırsından, kızgınlığından aslan postuna bürünme. Aslan kükrer de seni sınar.

O vakit üstünde aslan sûreti olduğu, fakat hakîkatte köpeklerin huylarına sahip olduğun anlaşılır.

Mehenk taşını görünce kalp akça gibi simsiyah oldun, üstündeki aslan nakşı gitti, köpekliğin meydana çıktı (III, 63, B. 787-789).

Ortama veya şahıslara göre davranma: Eğer kişi, içten istemediği ve uygun görmediği bir ortama uyuyor görünmeğe çalışırsa yahut sırf kişilerin hatırı için bir uygulamaya girişirse bu, yanlış bir davranış olacaktır. Şu beyitte Mavlâna’yı, böyle bir yanlıştan çevirme gayreti içinde görmekteyiz:

Toprak yemeyi âdet edinmiş adama bozuk düzen bir yumuşaklık göstererek toprak verme, şeker daha iyidir de! (IV, 305, B. 3819).

Şekilde kalma: Sırf şekle takılıp mânayı, içeriği, özü arkaplana itmek yanlış bir tutumdur. Mevlâna şu beyitlerde bu yanlış tavrı dile getirmektedir. O, bu tavrın daha çok benlikten kaynaklandığına işaret edip, şekilden / görüntüden ziyade öz ve mânaya sarılarak güzel bir yol tutup, örnek olmayı tavsiye eder.

Bir adam, sakalla, hayayla erkek olsaydı keçinin de sakalı var, tüyü var. O da adam olurdu.

Halbuki o keçi, kötü bir kılavuz olur, kendisine uyanları ancak kasaba çeker, götürür.

Sakalını tarar, ben ilerigelen biriyim demek ister. Doğru, ileri gelensin ama ölüme ve gama!

Kendine gel de sakaldan vazgeç, kendine bir yol tut, bu benliği, bu teşvişi bırak.

Bu suretle de âşıklar için gülsuyu kesil, gül bahçesine kılavuz ol, öne düş (V, 273, B. 3345-3349).

Apaçık şeylere karşı çıkma: Vasat seviyede olan bir insan bile apaçık şeyleri hiç zorlanmadan kabul eder, onları teslim eder. Apaçık şeylere karşı çıkmak, temelinde inadın, gururun, önyargının, büyüklenmenin, Mevlâna’nın ifadesiyle körlüğün, yattığı kötü bir davranıştır. Böyle davrananları Mevlâna şöyle yermektedir.

Güneş söze gelse de “Kalk, gündüz oldu, yatıp durma” dese,

Sen de, “A güneş, şahidin nerde?” desen güneş, “Kör herif, Allah’tan kendine göz iste!

Apaydın gündüz vakti birisi mum arasa onun bu araması körlüğüne tam bir delildir.

Bari görmüyorsan, gündüz olduğundan şüphen varsa, daha sabah olmadı sanıyorsan,

Sus, birşey söyleme de kör olduğunu meydana vurma, Tanrı ihsanını bekle!” der.

Gündüzün “Gendüz nerde?” demek kendi kendini rezil etmektir a gündüz arayan! (III, 221, B. 2720-2724).

Kızmak: Kişinin şehvetinin galebe çalması ve kızması akabinde o, büyük yanlışlar yapabilmektedir. İnsanın, güçlü olduğu kadar tehlikeli de olan bu özellikleri hakkında Mevlâna şu örneği vermektedir:

Bir padişah, konuşma esnasında bir şeyhe dedi ki: “Benden bir şey dile”.

Şeyh “Padişahım, bana böyle söylemekten utanmıyor musun? Hele biraz daha yüksel!

Benim iki kulum var. Onlar hor, hakir kişilerdir ama ikisi de sana hükmederler, ikisi de emrederler” dedi.

Padişah “Bu söz hatalı bir söz. O iki kul kimler?” deyince şeyh “Birisi kızmak, öbürü şehvet” dedi (II, 112, B. 1465-1468).

Özeleştiriden kaçmak: Bu, insanın hatasını kabullenmesini ve onu terketmesini zorlaştıran yanlış bir tutumdur. Akıllı kişi özeleştiride bulunarak, yanlışın kendisinden kaynaklanıp kaynaklanmadığını sormadan kaçınmaz. Mesnevî’deki şu beyitler bu hususa işaret etmektedir:

Rüzgâr, Süleyman’ın tahtına ters esti. Süleyma dedi ki: Ey rüzgâr ters esme!

Rüzgâr da ey Süleyman dedi, (önce kendini kontrol et) ters hareket etme; ters hareket edersen, benim tersliğime kızma! (IV, 154-155, B. 1897-1898).

Yine Hz. Süleyman’ın tacı eğrilir. O, eliyle tacını düzelttikçe taç eğrilmekteydi. O, tacını tam sekiz kere düzeltti ve “Ne bu eğrilik; eğrilme artık!” dedi. Taç da Süleyman’a “Önce sen (kendine bak) kendini düzelt; sen eğri isen beni yüz kere de doğrultsan yine eğrilirim” dedi (IV, 155, B. 1902-1905).

  1. Yanlışlara Karşı Korunma Yolları

Yukarıda işlediğimiz yanlışlara düşme nedenleri (örneğin zan, gaflet, manevi körlük, önyargılar, acelecilik, tedbirsizlik, tahammülsüzlük, hevâ ve hevese uyma, hiddet ve şehvet, taklit v.s.)ni hatırlayıp onlardan uzak kalmak, aynı zamanda, yanlışlara karşı korunma yolunda olmak demektir. Bunların yanısıra biz, Mesnevi’de, yanlışlara kaymamak için hangi tedbirlerin alınabileceği ile ilgili malzemeyi değerlendirip, yanlışlara karşı aşağıdaki yollarla korunabileceğini tesbit etti. Bir bildiri sınırını aşacağından, bunları ayrı ayrı ele almamız mümkün görünmemektedir. Biz burada, yanlışlara karşı korunma yollarının, açıklanmasına girmeden, sadece başlıklarını sıralamakla yetineceğiz.

– Bilgili olmak (I, 57, 83; II, 246; VI, 24, 397).

– Aklı iyi kullanmak (II, 118; III, 13, 218, 230, 322; IV, 38; V, 117, 278; VI, 26).

– Mantık kurallarına uymak:

Sebep-sonuç ilişkisini kurma ( I, 151-152, 163, 225, 246, 250, 276; II, 1, 13, 76, 83, 85, l4l; III, 78, 171, 257; IV, 23, 291; V, 171, 237, 317; VI, 106-107, 177, 234, 264, 291, 398).

Bir şeyi yerli yerine koyma ve uygun tasnifler yapma: (II, 22; IV, 232).

Sağlam ve iyi ayırım yapma: (I, 57; II, 58, 166; IV, 180; VI, 182).

Uygun ilişkiler kurma: (III, 236; IV, 160).

Örnekleri iyi seçme: (III, 227-228).

Tanımlamalarda bulunma (III, 231; IV, 63; VI, 11, 14, 119, 125).

İddiayı delillendirme (III, 193; IV, 228; V, I).

Tümelden tikele varma (I, 104, 111).

Zıtları cem’ etmeme (I, 104, 149).

– İyi arama ve araştırma:

Metodik şüphe (II, 19).

İyi bakma, ihtiyatlı olma (I, 78, 83, 85; III, 231, 285; IV, 38, 136; V, 64; VI, 110, 127, 289,329).

Sabırlı olma (I, 128; IV, 38).

Akıllı ve uyanık olma (I, 239, 318; III, 18, 22, 179, 207; II, 212; IV, 266, 248, 270-272; V, 112, 261; VI, 352, 390).

Bir şeyin aslına ve kaynağına inme (I, 62; V, 140; VI, 176).

İşin sonunu görmeye çalışma (VI, 110, 118).

Biçime takılıp kalmama: (I, 56, 57, 121, 316; II, 78-79, 148, 278, 282; III, 46, 164; VI, 54-55, 76, 119).

– Sağlam irade (I, 57; III, 150; VI,113).

– Nefse uymama, onula mücadele etme (I, 62, 237, 274; II, 142).

– Şeytana uymama, onunla mücadele etme (III, 69).

– Benlikten kurtulma (V, 218).

– Özeleştiride bulunma (II, 37, 114; III, 181, 213; IV, 30, 154-155; VI, 249).

– Haddi aşmama, donanım sahibi olma (I, 129, 251).

– Dinlenmesini bilme (I, 131).

– Sözü uygun ve yerinde söyleme

– Üstada ve örneğe başvurma (I, 57,151,164,236,238; II, 98,152,155,265; IV, 45,139,164; VI, 323,325,327-328).

– İstişarede bulunma (I, 84,86; II, 2,174; IV, 146,161; V, 17; VI, 206).

– Manevî güç kazanma, il­âhî inayete açık olma (I, 150,170,230; II, 36; IV, 151,156; I, 22).

Tutum yanlışlarında, yukarıda sıraladığımız korunma yollarının önemli bir kısmına (özellikle sağlam iradeden sonra sıralanan hususlara) uymanın yanısıra, şu özel tedbirlere de başvurulabilmelidir:

– Nefsi eğitme (II, 59-60,67,68,97,107).

– Uygun olanı yapma (I, 288; II, 115).

– Pratik çözüm yolu bulma (III, 111).

– Önce mefsedetten kaçma (I, 131; V, 27).

– Uyarıcılara kulak verme (III, 241).

– İyi arkadaş edinme (VI, 397-398).

– Akıl ve insaftan ayrılmama (III, 322).

– Olgunsuzluğa karşı sabır (VI, 162).

– Allah’a yönelme ve O’ndan yardım dileme (VI, 395).

1 . Biz bu çalışmamızda Mesnevî’nin, Veled İzbudak (M.E.B. Yayınları, İstanbul, l99l) tercemesini esas aldık. Metin içerisinde cilt sayılarını romen rakamıyla gösterip, peşinden sayfa numaralarını, daha sonra da beyit (B) numaralarını belirttik.

2 Bkz. Gölpınarlı, Abdulbaki, Mesnevî Tercemesi, C. I, Önsöz, s. C.

3 Bkz. Emiroğlu, İbrahim, Mantık Yanlışları, İstanbul, l993, s. 2ll-213.

4 Emiroğlu, İbrahim, Mantık Yanlışları, s. l3l.

5 Bkz. Emiroğlu, İbrahim, Mantık Yanlışları, s. ll2.

6 Bkz. Emiroğlu, a.g.e., s. l34.