Mesnevî’nin Parlak Cevherleri

09.02.2020
361
A+
A-

Sarı Abdullah Efendi’nin şerhi üzerine ciddi bir çalışma: Mesnevî’nin Parlak Cevherleri

Aslınur Akdeniz Brehmer, H Yayınları’ndan çıkan ilk akademik yayını ile Sarı Abdullah Efendi’nin Cevâhir-i Bevâhir-i Mesnevî’sinin ilk on sekiz beytinin şerhini, transkripsiyonu ve günümüz Türkçesine çevirdiği sadeleştirilmiş metnini eserin orijinal ismine sadık kalarak Mesnevî’nin Parlak Cevherleri adıyla okurlara sunuyor. Dolayısıyla Brehmer, 13. yüzyılda  Hz.  Mevlana tarafından ortaya koyulmuş bir eserin 17. yüzyılda yazılmış şerhine 21. yüzyılda  tekrar can vererek 800 yıllık bir hikâyenin cevherlerini gün yüzüne çıkartarak ilgililerine takdim ediyor.

Bıçakçı Ömer Dede ile başlayan; İsmail Mâşukî, İdrîs-i Muhtefî, Sütçü Beşir Ağa gibi isimlerle silsilesi devam eden Bayrâmî-Melâmî (Hamzavî) geleneğe ve Celvetî yoluna mensup Sarı Abdullah Efendi 17. yüzyılda yaşamıştır. Sarı Abdullah Efendi’nin yazdığı Cevâhir-i Bevâhir-i Mesnevî, Mesnevî-i Mânevî’nin ilk cildinin şerhi niteliğinde olan beş ciltlik bir eserdir. Bu şerh, Mesnevî’nin ilk cildine yapılan en geniş şerh olması bakımından kıymetlidir.

Mesnevî’nin Parlak Cevherleri üç bölümden oluşmaktadır. İlk böm Sarı Abdullah Efendi’nin hayatını ve eserlerini, ikinci bölüm Cevâhir-i Bevâhir-i Mesnevî’nin transkripsiyonunu ve üçüncü bölüm ise bu eserin çeviri-metnini kapsamaktadır. Bu eser, tasavvuf dünyasından farklı meseleleri ayrıntılı olarak ele almaktadır. Bu meselelerden bazıları Mesnevî’nin ortaya çıkışı; neyin temsil ettikleri; Mesnevî’nin nasıl okunması ve anlaşılması gerektiğine dair izahatlar; Allah’ın icat ve yok edişi ile birlikte yaratım sürecinin adım adım açıklaması; kâinatın nasıl meydana geldiği; esma ve sıfat seyri ve fiiller; insan meselesi ve insanın farklı mizaçlar ve felekler üzerinden meydana gelişi; elif ve be harfinin anlamı; özün ve nefsin akibeti, yatay, dikey ve farklı yönlere olan seyirleriyle asıllarına geri dönüşleri; eşyanın hareketi ve yönlerinin açıklaması, ortaya çıkışları ve yok oluşları; hakikat yolunun mürşitlerinin halleri; insanın hamurunu oluşturan iki unsur olarak beden ve ruhun açıklaması ve bunların çeşitleri; akıl, kalp, nefs ve ruh arasındaki ilişki; tevacüd ile vecd arasındaki fark ve bu konuda tavsiyeler; havatır açıklaması, ney sembolü üzerinden rehbere vacib olan şeyler ve sorumlulukları; müridin vazifeleridir.

Gönül aynasına yansıyan ince manalar

Sarı Abdullah Efendi öncelikle her bir beytin Farsçasını ve Türkçe tercümesini verdikten sonra söz konusu beytin zahiri manasını yorumlamaktadır. Bunun yanı sıra Hz. Mevlana’nın ruhaniyetinden ve evliyaların feyizlerinden gönül aynasına yansıyan ince manaları açmaktadır. Açıklamalarını genellikle ayet ve hadislerle zenginleştirirken bunların tasavvufi anlamlarını da tercümeye dahil etmektedir. Dahası açıkladığı tasavvufi kavramlar ile okuyucuyu tasavvuf dünyasının arkaplanına aşina kılmaktadır. Sarı Abdullah Efendi beyitleri tasavvufi şiirlerle de süslemekte ve ana fikri menkıbelerle pekiştirmektedir.

Sarı Abdullah Efendi’nin kendine has özelliklerinden biri de başından beri bağlantıda olduğu ve rehberliğini izlediği Hz. Mevlana’nın ruhaniyetiyle iletişimini şerh süresince devam ettirmesidir. Bu şekilde şerhin bireysel olarak kendi entelektüel dünyasından ziyade gönül ve niyet yoluyla bağlı olduğu eserin kaynağından geldiğini göstermektedir. Bu vesileyle beyitleri yorumlarken bazı yerlerde Hz. Mevlana’nın ruhaniyetinden doğrudan aldığı ilmi okuyucuyla paylaşmaktadır.

Sarı Abdullah Efendi metnin okuyucusu ile sıra dışı bir ilişki kurmaktadır. Onun şerhi, tasarlanmış bir zihinsel süreçten ziyade gönül yolu ile Mesnevî’nin kaynağından ilham devşirmek ve bu ilhamla kendine açılanları söz/ses yoluyla dışa vurmaktır. Seci kullanımı da bunu ispatlamakta ve metnin aslında daha çok sözün ve sesin alanında olduğunu ve muhatapların “dinleme” yolu ile metinle daha derinden ilişkiye geçebileceğini göstermektedir. Sarı Abdullah Efendi’nin şerhi böylece “Bişnev! Dinle!” hitabının da bir açılımı haline gelmektedir.

Sarı Abdullah Efendi’nin hitap ettiği dinleyiciler aşk erbabıdır. Kendisinin deyimiyle “Onların kalpleri tarlaya benzer; kendilerini bu manalara açtıklarında kalp tarlalarına muhabbet tohumları ekilir.” Onlara “Ey yarin aşkına talip olanlar! Ey tarikat yolunun salikleri! Ey irade yolunun salikleri olan muhabbet taliplileri! Ey ruhu nurlarla dolu, sevgilinin talibi! Başında dert eseri olan birader! Başının derdi ile avare olan! Yüz parçaya bölünmüş sine! Mihnet mübtelası!” diye hitap eder. Bu seslenişlerin özgünlüğü, Sarı Abdullah Efendi’nin okura/dinleyiciye gösterdiği yakınlıktan da kaynaklanmaktadır. Sarı Abdullah Efendi “Şimdi benim gözümün nuru!”, “Şimdi benim rûhum!”, “Ey can biraderim” seslenişleriyle şarih pozisyonunun verdiği muhtemel hiyerarşik yapılanmanın önüne geçmek ister gibidir. Bu samimiyet dolu atmosferde aynı zamanda yer yer coşkusunu dışarı vurmakta ve kendisinde açığa çıkan cezbeyi okurla paylaşmaktadır. Sarı Abdullah Efendi “ah” çektikçe onu dinleyen okur, duygusal olarak da bu sürecin bir parçası olmaktadır.

Sarı Abdullah Efendi çok yönlü bir âlim

Sarı Abdullah Efendi ilk 18 beyit şerhinde tasavvuf felsefesinden tefsire, hadisten kelama çeşitli ilimlerde yetkindir. Tıp, biyoloji, gök bilimi, harf sembolizmi ve ebcet hesabı da şerh için kullandığı disiplinlerdir. Pozitif bilimlerden biyoloji ve tıp alanlarından da açıklamalar getirir. Hayvani ruhun nerede bulunduğunu ve hayvani ölümün nasıl gerçekleştiğini anlattığı kısım bunun güzel bir örneğidir. Bunun yanı sıra gök bilimi sahasında da eğitimli olan şarih, ilgili bölümlerde isimlerin nasıl kendilerine has bir gezegenle ilişkili olduğunu ve gezegenlerin ve feleklerin, mizaçların özelliklerini nasıl belirlediğini açıklamaktadır.

Osmanlı Türkçesinde kaleme alınmış tasavvufi metinleri günümüz Türkçesine kazandırmanın literatüre katkısı hiç şüphesiz çok büyüktür. Bu transkripsiyon çalışmaları eski metinler ile aramızdaki dil bariyerini ortadan kaldırarak geçmiş ile bugün arasında köprü kurmakta ve dünü anlayarak bugüne daha bütüncül bir çerçeveden bakabilmemize vesile olmaktadır. Fakat Aslınur Akdeniz Brehmer, üçüncü bölümde yaptığı çeviri-metin ile bu çalışmaların bir adım daha ötesine geçme çabasını göstermiştir. Bu çeviri ve sadeleştirme faaliyeti; kelimelerin sözlükteki birebir karşılıklarının bir araya getirilmesinden ziyade hem Sarı Abdullah Efendi’nin diline ve üslubuna sadık hem de post modern insan için olabildiğince anlaşılır olma gayesiyle yapılmıştır. Dolayısıyla, tasavvufi metinlerle hemhal olmaya talip okuyucu aradan geçen asırlara inat bugün, 17. yüzyılda yazılmış bir metni, metnin yazarının sesini duyarak okuma şansını elde etmiştir.

Aslınur Akdeniz Brehmer, kitabın ön sözünde tasavvufi metinlerin hangi yüzyıllarda yazılmış olursa olsun günümüzde hala canlılıklarını koruduğunu ifade etmekte. 17. yüzyılda yazılmış Cevâhir-i Bevâhir-i Mesnevî’nin de hala canlı bir eser olduğunu vurguluyor. Son 50 yıllık geçmişimizi dahi düşündüğümüzde hem bulunduğumuz coğrafya hem de üzerinde yaşadığımız dünya çok hızlı ve radikal değişim ve dönüşümler geçirmişken, 17. yüzyıldan bu yana geçen süre zarfında meydan gelen değişim ve dönüşümleri tahayyül ve tasavvur etmek hayli zorlaşıyor. Yalnızca nicelik itibariyle bir zorluk olmanın da ötesinde bu değişimlerin beraberinde getirdiği yabancılaşma, bağlamın anlaşılamaması ve anlamın kopması gibi sonuçlar da söz konusu. Dolayısıyla, Brehmerin, hele ki postmodern çağda yaşayan genç bir yazar olarak, yaklaşık 400 yaşındaki bir eser için canlı ifadesini kullanması dikkat çekici. Fakat bu ifade aynı zamanda üzerinde durup düşünmeyi gerektirir. Brehmer, yaklaşık 400 yıllık bir sürecin getirdiği yabancılaşmaya rağmen Sarı Abdullah Efendi’nin Cevâhir-i Bevâhir-i Mesnevî’si ile ilişki kurmanın yollarını aramıştır. Brehmer metnin canlılığına katkıda bulunma işini okuyucuya da sunmakta ve onu da bu yolculuğun bir parçası olmaya davet etmektedir.

Neyin hikâyesi modern insana ne söyler?

Dahası Brehmer, bir dini-tasavvufi eser olan Cevâhir-i Bevâhir-i Mesnevî’yi okumanın hem konusu hem de içeriği bakımından entelektüel bir eylem olmadığını dile getirir. Metnin anlaşılması entelektüel bir çabadan ziyade “içe doğuş” ile mümkün olmaktadır ki bu da okuyucunun eserle ilişki kurma yollarını çeşitlendirir. Böylece okuyucu Sarı Abdullah Efendi’nin göze görünmeyen hakikatleri sırladığı kutsal kelimeleri okudukça, dinledikçe ve onları anlamaya talepkar oldukça onun ahengine kendini kaptırarak şevkle harekete geçerek metinle ilişki kurmaya şansına sahip olmaktadır. Sarı Abdullah Efendi’yi de başta Mesnevî’yi okuyan, onu anlamaya ve yorumlamaya çalışan bir talipli olarak düşündüğümüzde; esasında tasavvufi metinlerin nasıl interaktif bir okuma faaliyeti önerdiğini ve böylelikle kendi canlılığını koruduğunu söyleyebiliriz. Bu yüzden günümüz okuyucusunun bu metinde kelime düzeyinde anlamadığı yerler olsa da, başka seviyelerde mutlaka anlamın kendisini açma imkanı olmaktadır.

Öte yandan bu canlılık ifadesi ile Brehmer tasavvufi metinlerin hangi çağda yazılırlarsa yazılsınlar günümüz insanına hitap edebileceğini söylemektedir.Mesnevî’de anlatılan neyin hikayesi ile postmodern insanın hikayesi arasında bir analoji kurar. Asıl vatanından uzak düşmüş ney inleyip feryat ederken, kendisinden ve hakikatten uzak düşmüş post modern insan da çoğu zaman yalnız ve umutsuzdur. Brehmer kendi için eve dönüş yolunu, asıl vatanından uzak düşmüş Sarı Abdullah Efendi’nin şerhini günümüz Türkçesindeki evine yerleştirirken bulmaya çabalamıştır. Sadece yazar değil, metin de çeviri faaliyetiyle kendi evine dönmektedir. Brehmerin de dediği gibi “Yazarlar okurun, şarihler de yazarların asıl vatana dönmesini sağlayan yolları açmaktadır.” Mesnevî’nin Parlak Cevherleri bu anlamda postmodern insanı içsel bir yolculuğa çıkmaya davet ederek onlara hakiki evlerine giden yolları fısıldar. Acaba günümüz insanı onca yıla ve kayba rağmen hala Mesnevî’nin cevherlerinin ışığıyla asıl vatana dönüş için talipli midir?

Hilal Toker

https://www.dunyabizim.com/kitap/sari-abdullah-efendinin-serhi-uzerine-ciddi-bir-calisma-mesnevnin-parlak-cevherleri-h40266.html