MESNEVÎ’DE KİŞİSEL GELİŞİME DAİR HİKÂYELER

 

MESNEVÎ’DE KİŞİSEL GELİŞİME DAİR HİKÂYELER

Mevlâna Celâleddin-i Rûmî’nin günümüzde evrensel bir ilgi odağı olmasının en önemli sebeplerinin başında insana verdiği değer ile sevgi ve hoşgörü anlayışı gelir. Onun merkeze Allah’ı alarak kâinatı kuşatan sevgi anlayışı, farklılıkları değil, benzerlikleri ön plana çıkaran birleştirici görüş açısı üzerinde en çok durulan konulardır. Eserleri, geleneksel anlayışın dar kalıpları dışına çıkılarak değerlendirilip, sözleri de günümüz terminolojisi ile bağdaştırıldığı zaman; onun insana bakış açısının yalnızca dinî, tasavvufî ve ahlakî yönlerle sınırlı olmadığı görülür. Mevlâna aynı zamanda kişisel gelişim,  girişimcilik, değişim ve zaman yönetimi gibi günümüzde önem kazanmış olan konulara dair asırlar öncesinden bugüne uyarlanabilecek tavsiyeler de vermiştir. Sözü edilen konularda şaşırtıcı bir derinlik, zenginlik ve öngörüye sahiptir.

Özellikle Mesnevî’de dinî, tasavvufî, ahlakî konulara dair hikâyelerle mesajlarını ileten Mevlâna; aynı zamanda büyük bir hayat tecrübesi ile kişisel gelişimin temel ilkelerini de bize aktarır. Bu açıdan değerlendirilince, günümüzde büyük rağbet gören gelişim uzmanlarının geliştirdiği tavsiyelerin benzerlerinin Mesnevî’de mevcut olduğu görülür. Onun bir eğitimci olarak hikâyelerin insan üzerindeki etkisinden faydalanarak verdiği öğütlerden bazıları şunlardır:

Aklı Kullanmanın Önemi

İnsan daima gelişime ve değişime açık olmalı, girişimci ve aktif olmalıdır. Durgun su bozulmaya veya kokmaya mahkûmdur. Ama akarsu daima hareket hâlinde olduğu için bozulmaz. Ancak ileriyi görmek, sonucu iyi kestirmek aklın özelliğidir. İnsanın değişim ve gelişim yolunda vizyon sahibi olması akıl yoluyla sağlanır. Bu yüzden Mevlâna; girişimci olmak, gelişime açık olmak, ileriyi görmek ve sonucu iyi kestirmek için insanın kendisine verilen akıl nimetini kullanması üzerinde ısrarla durur:

“Acı veya tatlı; bu gözle görülmez. Basiret ehli, yani olayların iç yüzünü görebilen insan, akıbet penceresinden, sonuç penceresinden bakan insandır.

En sonu gören göz, doğruyu görebilen gözdür. Birazcık sonrayı gören göze görüyor denmez, o göz kördür.

Örneğin nice tatlılar vardır ki şeker gibidir, fakat o şeker içinde zehir gizlidir.

Aklı en üstün, anlayışı en keskin olan, tatlı gibi görünse de acıyı kokusundan anlar.

Aklını kullanmayanlar ise ancak dudağına, dişine değince fark eder.” (Mesnevî, I/2582–2585)

Konuya dair şu hikâye anlatılır: Yaşlı bir adam kuyumcuya giderek; “Altın tartacağım, bana terazini verir misin?” der. Kuyumcu; “Ama bende kalbur yok!” der. Adam: “Alay etme evladım da, teraziyi ver” deyince kuyumcu; “Hem benim süpürgem de yok” der. Adam: “Bak ben senden terazi istiyorum. Anlamazlıktan gelme!” der. Kuyumcu; “Yok, der. Sağır değilim, sözünü duydum, anladım. Ama senin yaşın bir hayli ilerlemiş, elin titriyor. Tartacağın altın da külçe değil; kırık dökük toz. Elin titreyince altın kırıntılarını yere dökeceksin, sonra bana bir süpürge ver de toza, toprağa dökülen altınımı süpüreyim diyeceksin. Altını süpürüp bir yere toplayınca elemek için kalbur isterim diye tutturacaksın.  Ben, işin sonunu önceden gördüm, iyisi mi sen bundan vazgeç!” (Mesnevî, III/1624–1633)

Özgüven Sahibi Olmak

Mevlâna; güvensizliğin, yersiz korkuların bizi engellemesine fırsat vermememiz konusunda bizi uyarır. Özel hayatımızda veya iş hayatında başarıyı yakalamak, daha iyiye ulaşmak, ideallerimize kavuşmak için bazen risk almamız gerekebilir. Böyle durumlarda akılcı düşünerek, verdiğimiz kararın sonuçlarını iyi tahmin etmeli, ama asla önümüze çıkan engellerden yılmamalı; korkularımızın bizi yenmesine, engellemesine asla fırsat vermeden, özgüvenle, gayretle, inançla zorluğun üstesinden geleceğimize önce kendimiz inanmalıyız. Konuya dair hikâye şöyledir:

Rey şehrinde bir mescit vardı. Geceleyin o mescitte yatan kişi sabaha sağ çıkmaz, korkusundan ölürdü. Pek çok insan bu şekilde canından olmuştu. Bazıları orada periler var, gece ortaya çıkıp orada kalanları öldürüyorlar diyor,  bazıları da orası tılsımlı bir yerdir, gece orada kalan ölür diyordu. Bir kısmı; kapısına “Ey konuk, burada kalma. Canına kastın yoksa geceyi burada geçirme, burada yatıp uyuma. Yoksa ölüm sana pusu kurar” diye yazalım diyorlar;  bazıları da “Geceleri kapısını kilitleyelim de bilmeyen biri girip kalmasın!” diyordu.

Bir gün korkusuz bir yiğit gelir. Mescidin şöhretini duymuştur. Tecrübe etmek ister. İnsanlar, “Sakın burada geceleme. Burada kim yattıysa, sabaha çıkamadı” derlerse de,  genç; “Ben hayata doydum. Artık hiçbir şeye aldırış etmiyorum. Gerçekten söylenenler doğru mu kendim görmek istiyorum” der. İnsanlar: “Babayiğitlik taslama, bu sevdadan vazgeç, canına kıyma” deyince; genç: “Ben öyle ufak tefek şeylerden korkup kaçmam” diyerek onlara bir hikâye anlatır.

Bir çocuk, tarlada bekçilik yapar, elindeki defi çalarak kuşları kaçırırmış. Bir gün Gazneli Sultan Mahmud’un yolu, o taraflara düşer, ordusuyla orada konaklar. Orduda kösü (deve üzerinde taşınan çok büyük davul) taşıyan deve çocuğun beklediği tarlaya girip, ekinleri yemeye başlar. Çocuk, ekinleri korumak için elindeki küçücük defi çalmaya başlar.

Birisi çocuğa; “Boşuna def çalıp durma. O deve kös taşıyor. Senin bu defin sesi ona vız gelir. Onun taşıdığı nöbet davulu, yirmi deften fazla ses çıkarır. Bu deve gürültüden korkmaz” der. Genç; “Ben de o deve gibi böyle asılsız bir şeyden korkmam” der. Böyle diyerek mescitte uyur. Gece yarısı korkunç bir ses duyar: “Geleyim mi, geleyim mi?” diye. Bu müthiş sesle uyanır ama yerinden kıpırdamaz. Korkunç ses beş kere tekrarlanır. Bunun üzerine yerinden fırlayıp, “Hadi, ersen gel!” diye bağırır. Onun bağırmasıyla tılsım bozulur, mescidin her yerinden şakır şakır altınlar dökülmeye başlar. O kadar çok altın dökülür ki, neredeyse kapıyı örtecek de açılmasına mani olacak diye korkar.

Sonra genç kalkar, sabaha kadar altını çuvallara doldurup dışarıya taşır, gizli bir yere gömer. Sonuçta cesur genç, geriye çekilip korkmadığı için ömrü boyunca kendisini refaha kavuşturacak bir hazineye sahip olur.(Mesnevî, III/3922–4357)

Yılmadan Çalışmak, Emek Vermek

“Beyhude yere çalışıp çabalamak, uyumaktan iyidir” (Mesnevî, I/1819) diyen Mevlâna’ya göre çalışmak, emek vermek, daima hareket hâlinde olmak, bitmeyen bir enerjiyle güçlüklerle mücadele etmek önemlidir. İnsan; asla boş durmamak, işe yaramak, verimli olmak, üretmek ve amacına ulaşmak için gayret ederek ideallerine ve başarıya ulaşır. Kişisel gelişim ve değişimin gerçekleşmesi de hareketin, çabanın sonucudur.

Dünyada her başarı, çalışmakla elde edilir. Çalışan, gayret eden insan başarma şansına sahiptir. İnsan amacına ulaşmak, bir işte başarılı olmak için çalışmalı, güçlüklerden yılmamalı, zahmete sabretmelidir. Külfetsiz nimet, zahmetsiz rahmet veya emeksiz yemek olmaz atasözlerinde belirtildiği gibi; her kazanç emek ister. Bu yüzden çalışmak, güçlüklerle mücadele etmek, asla ümitsizliğe kapılmamak gerekir. İnsan; amacına, mutluluğa veya başarıya ulaşmak için azimle çalışmalı; kararlı, sabırlı ve güçlü olmalıdır. Mevlâna bu konuya dair şu hikâyeyi anlatır:

Kazvinli bir genç omzuna dövme yaptırmak ister. Eskiden hamamlarda tellâklar dövme yaparmış. Tellağa gider; “Omzuma kükreyen bir aslan resmi yap” der. Tellâk dövmeye başlayınca, iğnenin acısına dayanamaz. “Bu yaptığın nedir? Canımı çok acıttı!”; tellâk; “Aslan dövmesi istemiştin” der. “Peki, aslanın hangi uzvundan başladın?” diye sorunca, adam; “Önce kuyruğunu işliyorum” der. Genç; “İki gözüm, kuyruğu hiç de gerekli değil! Aslanın kuyruğu beni ne hâle soktu! Varsın benim aslanım kuyruksuz olsun. İğnenin acısı ta içime işledi” der.

Tellâk, eline iğnesini alır ve aslanın başka bir yerini işlemeye koyulur. Genç, inleyerek; “Bu aslanın neresidir?” der. Tellâk; “Yalnızca kulağı” deyince; “Varsın kulağı olmasın, şart değil; kulağını işleme” der.

Eline iğnesini alan dövmeci, başka bir uzva başlayınca, genç de feryat etmeye başlar. “Bu üçüncüsü aslanın neresidir?” deyince, tellâk; “Bu karnının resmidir” der. Genç; “Bu aslan karınsız olsun, iğnenin acısı canıma yetti” deyince, dövmeci şaşırır, iğnesini elinden atar; “Dünyada kuyruksuz, kulaksız ve karınsız, acayip bir aslan var mı ki? Allah bile böyle bir aslan yaratmamıştır” der. (Mesnevî, I/2981–3000)

Dert Psikolojisi

İnsan hayatı basit bir tarife göre; kahkaha ve gözyaşının karışımıdır. Ancak bu karışım dengeli değil; gözyaşının, kederin çok; kahkahanın, neşenin de az miktarıyla oluşmuştur. Hayata ağlayarak başlayan insanoğlu küçük büyük birçok sıkıntıyla yaşamını sürdürür. İnsan hep sıkıntılar içinde sevincin ve huzurun peşinden koşar. Özellikle hayat şartlarının ağırlaştığı günümüzde bu sıkıntılar, stresler daha da artmış, acılar, dertler, üzüntüler, tasalar hayatımızda daha fazla yer almaya başlamıştır. Mevlâna bu durumu bir talihsizlik olarak görmez. Aksine her derdin, insan için bir kazanç olduğunu belirtir.  Günümüzde yurdumuzda ve batıda birçok psikolog, hastalarının stresle baş edebilmesi için Mevlâna’nın konuyla ilgili bakış açılarını aktarmaktadır. Mevlâna’nın bu konudaki en önemli tavsiyesi, dertlerin insanı olgunlaştıran yönünden faydalanmaktır. Her sıkıntı, her üzüntü insanın iç dünyasında derinleşmesi, zenginlik kazanması için bir fırsattır. Bu görüş açısı, doğuda da batıda da bütün dünyada kabul edilen bir gerçektir. Örneğin Konfüçyüs: “Elmas nasıl yontulmadan kusursuz olmazsa, insan da acı çekmeden olgunlaşamaz” derken; Eckhart da: “İnsanı olgunluğa götüren en hızlı at ıstıraptır” sözleriyle bu gerçeği dile getirir.

Mevlâna konuyu basit bir örnekle açıklar, nohut hikâyesiyle bize büyük bir hayat dersi verir. Hikâye şöyledir: Evin hanımı nohut pişirecektir. Nohut tencerede kaynamaya başlayınca, sıçramaya, tencereden kaçmaya başlar. Evin hanımına: “Neden beni ateşe atıp, kaynatıyorsun… Mademki para verip satın aldın, şimdi neden beni bu hallere uğratıyorsun” der.

Yemeği pişiren hanım da nohuda kaşıkla vurup der ki; “Yok, güzelce kayna, sakın tencereden kaçmaya kalkma. Seni sevmediğimden veya senden hoşlanmadığımdan kaynatmıyorum. Bir lezzet kazan, tatlan, güzel bir yemek ol. Bizim canımıza karış diye kaynatıyorum. Bu ateş sana eziyet etmek için değil. Çünkü ateş görmemiş, ham kalmış, kaynamamış şeyler lezzetsiz olur” der. Nohut, bu sözleri duyunca, “Mademki böyle hanımcığım, güzel güzel kaynarım, sen artık kepçeyle vursan da kaçmam” der.

Hikâyeciğin sonunda Mevlâna; “İnsan da beden tenceresinde, kızgın ateşte kaynayan nohut gibi acılarla, dertlerle, kederle pişer, olgunlaşır.  Allah’ın rahmeti, kahrından fazladır. Bu yüzden de insanı belâlara uğratması, dert vermesi onun lutfundandır, rahmetindendir” der. (Mesnevî, III/4159–4189)

Sorumluluk Sahibi Olmak ve Özeleştiri Yapmak

İnsan toplumsal bir varlıktır. Bu yüzden insan için özgürlük ne denli önem taşıyorsa, topluma ve kendisine karşı sorumluluk duygusu taşıması da aynı şekilde önemli ve gereklidir. Mevlâna bu konu üzerinde dururken, özellikle başarısızlığa düştüğümüz zaman; başarısızlığımızın veya yetersizliğimizin sorumluluğunu yüklenmek ve nerede hata yaptığımızı düşünmek, kısaca özeleştiri yapmamız konusunda bizi uyarır. Zira suçu kadere yüklemek veya başkalarının başarılarını kıskanmak çözüm değildir.

“İnsanın elde ettiği şey, zararsa çalışmamasından ileri gelmiştir, kârsa çalışıp çabalamasından.

Neye çalıştın da zararını, faydasını görmedin? Ne ektin de devşirme vakti onu biçmedin?” (Mesnevî, VI/403, 418)

Mevlâna; bu sözlerle iyi veya kötü kısmetimize düşen her şeyin, bizim gayretimiz ya da gayretsizliğimiz, doğru ya da yanlış işi yapmamızdan kaynaklandığını belirtir. Bu konuya ilişkin şu hikâye anlatılır:

Gazneli Sultan Mahmud’un Ayaz isimli bir kölesi vardır. Köle parlak zekâsı, çalışkanlığı ve dürüstlüğü ile kısa zamanda padişahın, sevgisini, takdirini kazanmış ve sultanın en yakın arkadaşı olmuştur. Mahmud’un etrafındaki beyler onun Ayaz’a bu kadar değer vermesini çekemezler. Kıskançlıkla Ayaz aleyhinde konuşmaya başlarlar. Vaktiyle bir köle olarak saraya gelmiş sıradan bir insanın sultan yanında böylesine itibarlı olması, sultanın ona çok yüksek maaş ödemesinin sebeplerini Gazneli Mahmud’a sorarlar. Gazneli Mahmud, “Ben size neden böyle olduğunu göstereyim” der.

Bu beyler otuz kişidir. Sultan, hepsini yanına alır, avlanmak üzere dağlara çıkarlar. O sırada uzaktan bir kervanın geçtiğini görürler. Gazneli Mahmud, beylerden birisine “Git de, sor bakalım, o kervan hangi şehirden geliyor?” der. Bey gider, sorar gelir. “Kervan Rey şehrinden geliyormuş” der. Padişah, “Peki nereye gidiyormuş?” deyince cevap veremez. Bir başka beye, “Git bakalım sen de nereye gidiyor öğren” der. O da gidip gelir, “Yemen’e gidiyormuş” der. Padişah; “Kervanın yükü neymiş?” deyince o da şaşırıp kalır. Mahmud, bir başka beye “Hadi, sen de yükü neymiş, onu öğren” der. Bey gidip gelir, “Her cins mal var, fakat çoğu Rey kâseleri” deyince, “Kervan Rey’den ne zaman çıkmış?” diye sorar. Bey cevap veremez. Böylece, otuz beyin hepsi de aciz ve noksan çıkar.

Bunun üzerine Gazneli Mahmud beylere der ki: “Ben bir gün tek başıma Ayaz’ı sınadım. Şu kervan nereden geliyor? Git anla dedim. Gitti, hepsini sorup öğrenmiş. Benim emrim olmadan kervanın bütün ahvalini, olduğu gibi bir bir anlattı. Sizin otuz defada öğrendiğinizin tümünü o bir seferde öğrenip geldi.”

Mevlâna, bu hikâyede sorumluluk ve özeleştiri yanında, yöneticilerin liyakate değer vermeleri konusunda da bir mesaj vermektedir.

Güzel Ahlak Sahibi Olmak

İslam bir güzel ahlak dinidir. Ahlak, hem bireyler hem de toplum için önemlidir; insanın değerini artırır, toplumu ayakta tutar. Mevlâna da; toplumun huzur ve barışı için öncelikle her bireyin kendi iç dünyasında huzur bulmasını, bunun ilk adımlarından birinin de güzel ahlak sahibi olmakla gerçekleşeceğine inanır. Bu yüzden özellikle Mesnevî’de ahlakı önemle ele alır, pratik ahlaka dair öğütlerinde, bu konuları herkesin rahatlıkla anlaması ve zihinlerde yer etmesi için günlük hayattan örnekler verir. Mevlâna, güzel ahlak sahibi insan modelini tanıtırken, gerçek bir rehber olarak yalnızca güzel ahlakın faziletini anlatmaz, aynı zamanda kötü ahlakın olumsuzluklarını dile getirerek, mukayeselerle ikaz yolunu benimser. Bu yüzden adalet-zulüm, alçakgönüllülük-kibir, dürüstlük-hile ve yalan, cömertlik-cimrilik, kanaat-açgözlülük gibi konuları, zıtlıklarına işaretle ele alır. Ayrıca kıskançlık, öfkeye kapılma, başkalarının kusurlarıyla uğraşmak gibi insan ruhunda gedikler açan huyların zararlarını dile getirir. Verdiği öğütler ve örnekler değişim ve gelişime değer verenler için etkileyicidir.

“Ağaç yaşken eğilir” atasözünün de belirttiği gibi insanın alışkanlıkları, ahlakî özellikleri çocuklukta oluşmaya başlar. Mevlâna, kötü huyları veya zararlı alışkanlıkları henüz yaratılışımıza yerleşmeden terk etmemiz; yoksa bu olumsuz özelliklerin, biz fark etmeden kişiliğimizin bir parçası olacağını, kurtulmamızın güçleşeceğini şu hikâye ile anlatır:

Bir adam herkesin gelip geçtiği yolun üstüne dikenli çalılar diker.  Dikenler yoldan geçenlerin ayaklarına batmaya, elbiselerini yırtmaya başlar. Herkes şikâyet eder, adama dikenleri sökmesini söylerler. Fakat adam onları dinlemez. Bu arada dikenler hızla büyümekte, yola yayılmaktadır. Vali adamın derhal dikenleri sökmesini ister. Adam; “Tabii, sökerim” der ama her gün başka bir işe dalar, çalıları sökmeyi hep ihmal eder. Yoldan geçerken üstü başı yırtılan, ellerine ayaklarına dikenler batan insanlar çok şikâyetçidir.

Vali adamı dikenleri sökmesi için tekrar uyarır. Adam da; “Elbette uygun bir zamanda sökerim” der. Valinin sürekli uyarılarına; “Yarın, öbür gün” diye cevaplar verip durur. Bu müddet içinde de diktiği dikenler kökleşir, kuvvetlenir.

Vali, bir gün “Neden sözünü tutmuyorsun? Hani dikenleri sökecektin!” deyince; adam, “Önümüzde bir sürü zamanımız var. Bugün olmazsa yarın sökerim” der. Vali; “Hayır, bu işi erteleme. Sen dikenleri yarın sökerim diyorsun ama şunu bil ki gün geçtikçe dikenler daha çok güçleniyor, dikeni sökecek olan sen de her geçen gün yaşlanmaya yüz tutuyorsun” der. (Mesnevî, II/1227–1245)

Mevlâna; “Her kötü huyunu bir diken bil. Dikenler ayağını nasıl incitirse; çirkin huyların da diken gibi hem seni, hem de başkalarını yaralar” öğüdüyle hikâyeyi bitirir.

Sonuç

Mevlâna’nın eserlerinin yeni bir anlayışla ele alınması durumunda verdiği öğütlerin günümüze ve geleceğe ışık tutacağı açıktır. Bilgi çağını yaşayan çağımız insanı, bilimsellik ve teknolojide istenilen seviyelere ulaşmış ancak kendisiyle ve çevresiyle kavgasını bitirememiş, istenilen olgunluğa, gelişmiş şahsiyete ulaşamamıştır. Mevlâna’nın birkaç örnekle verdiğimiz, her zaman ve her toplumda geçerli olabilecek görüşleri;  günümüz insanlığının ortak ihtiyacıdır. Mevlâna, evrenin bir parçası olan insana ruhen sağlıklı ve uyumlu olmayı öğretir. İnsanların, bireyler olarak tek tek eğitildiği toplumlar da sağlıklı ve huzurlu olacaktır. Onun geniş ve ileriyi gören düşünce sistemi ile insan-toplum-dünya zincirinde sağlıklı gelişimi yakalamak için öğütleri güncel yorumlarla ele alınmalıdır.