“Mesnevî-i Manevî”den “Mesnevî-i Harâbâtî”ye Kadar – Hurmetcan Abdurahman

A+
A-

“Mesnevî-i Manevî”den “Mesnevî-i Harâbâtî”ye Kadar

Dr.Hurmetcan Abdurahman

(Çin, Sincan Üniversitesi)

Fars tasavvuf şiir akımının en önemli vekillerinden sayılan Senai, Attâr ve Rumî’den teşkil eden üç büyük alımın son ikisi – Attar ve Rumî’nin Orta Asya’daki Türk dilinde konuşan halklar özellikle Uygur ve Özbeklerin klasik edebiyatına gösterdiği etkisi büyüktür. Onların yapıtları Orta Asya’da geniş bir şekilde yayılmış, hatta medreselerde de derslik yerinde kullanılmıştır. Şairler ise onları kendilerine önder olarak saymakla beraber, adlarını da büyük bir saygı ile anmışlar, ayrıca yapıtlarını hayatı boyunca mütalaa ederek, izahlaşmaya ve tercüme etmeye çaba göstermişler, nezire ve tetebbu yazmışlardır; hatta konu ile gayelerini kendilerine meslek edinip, yeni eserleri ortaya çıkarmışlardır.Yavaş yavaş bu gelişme bir geleneğe dönüşerek, Türki dilli edebiyatında kendine özgü bir okul olarak ortaya çıkmıştır. XVII—XIX yüz yıllardaki Uygur ve Özbek şairlerinden İbrahim ibn Yusuf Hotenî, Muhammed Sadik Kaşgarî, Muhammed Siddik Ruşdî, Molla Siddik Yarkendîi, Muhammed Harâbâtî, Baba Rahim Meşreb’lerin yaratıcılığı fikirlerimizin en belirgin ispatıdır.

Bu çalışmada, bu okulun en önemli vekillerinden biri olarak sayılan – XVII yüzyılda yaşamış Uygur Mutasavvıf şairi Harâbâtî’nin dünyaya bakış acısı ve yaratıcılığına Mevlânâ Celaleddin-i Rumî’nin gösterdiği etkisi üzerine ilk mülahazalarımızı paylaşmaktır.

“Mesnevî-i Harâbâtimdiye kadar tam olarak yayınlanmadığından, en önemlisi el yazısı ve taş basması örneklerini karşılaştırarak incelenmediği için, şair Harâbâtî’nin dünyaya bakış açısının şekillenmesine büyük etki ederek, şaire manevi açıdan önderlik rolü oynayan Mevlânâ Celaleddin Rumî ile şair Harâbâtî arasındaki mânevi bağlılık ile etki eden konular inceleme kapsamının dışında tutulduğunu da ilave etmek gerekir.

Ben 2002 – 2003 yılları arasında eğitim ve araştırma yaparken, Özbekistan Fenler Akademisi Şarkiyat Enstitüsü El yazıları bölümünde saklanan “Mesnevî-i Harâbâtî” nin 20 den fazla el yazısı ile taş basması örneklerini inceleme fırsatına kavuştum. Ayrıca Hoten eski yapıtlar ofisinde saklanan 4 el yazısı örneğini de inceledim. Örnekleri bir birleri ile karşılaştırarak, incelerken birçok yeni meseleleri de fark ettim. Bunlardan Mevlânâ Calaleddin Rumî ve onun “Mesnevî-i Manevi” eserinin, Harâbâtî’nin ruhi dünyasında yerleşen önemi ve etkisi büyüktü.

Mevlânâ Calaleddin Rumî (1207–1273) sonraki evlatlara gazelleri ve rubailerinden teşkil eden “Divani Şems Tebrizi (“Divan-ı Kebîri Şems Tebrizi” diye anarlar)”, yani “Divan-ı Kebîri”, 6 ciltten oluşan “ Mesnevî-i Manevi”, değişik yerlerde sorulan sorulara verdiği cevapları ile sohbetlerinden meydana gelmiş “Fihi ma fihi”( içindedir ne varsa içinde”) ve “Mecalisi Seb’a” (yedi meclis) , “Mektubat” gibi çok değerli ve ender miraslarını bırakmıştır. Bunlardan Mevlânâ’nı dünyaya tanıtan en ünlü eseri “ Mesnevî-i Manevi” dir. “ Mesnevî” nin temel gayesi ve konusu ise – aşktır. Onun her bir satırından aşk ateşi alevlenir.

Çend ez in elfazu izmaru mecaz,

Soz hahem, soz, ba an soz saz(1) .

(Ne zamana kadar bu sözler kinaye ve mecazları getiriyorsun, ateş istiyorum, ateş, ateş ile ısıt).

İşte bu aşk ateşi şairin kalbini yakıp, alevlerle küle dönüştürmüştü. Bu ateş – aşk, Allah’ın aşkıdır, bu aşk ile yanan gönülün derdi idi. Zira şairin rubailerinden birsi de beni anne değil, aşık doğurmuştur, der.

Ol aşk beni tughdi aslında – ana değil,

Ol anaya binlerce teşekkürler(2) .

Demek, Celaleddin Rumî’nin “Mesnevî-i Manevi” adlı eserini, insan düşüncesini aydınlatıp, ilahi mahiyeti anlamaya götüren en önemli tefsir diyebiliriz. Mevlânâ ise bu aşkın büyük melodi hocasıdır ki; “ Mesnevî-i Manevi” de aşkı yanarak ahenkli bir şekilde dile getirmiş, kalbinden sıçrayan aşk alevleri sekiz yüz yıldan beri “bütün Türk dilleri ve Farsça konuşan hakları bir birine yaklaştırıp, cömertlik, mürüvvet, fütüvvet, saflık, helallik, azimli, himmetlik ve alicenaplık v.b insani, güzel ahlak faziletlerini en örnek dille aktarmakta ve gelecekte de bu büyük ahenk ilelebet seslendirilerek, kalplerde yankısı bulacaktır, diye kesin bir dille söyleyebiliriz”(3) .

“ Mesnevî” nin yazılıp, yaklaşık 500 yıl sonra zamandaş iki Türk dilli şairin “Mesvei” de dile getirilen aşk ateşinde yanarak, onun sırını ve anlamını kendi dilinde keşfetmeğe kalkması ve bunun sonucunda “Mebde-i Nur” (4) , “ Mesnevî –i Harâbâtî” eserlerinin ortaya çıkması, kalplerde yankısını bulan bu sedaların en belirgin örneklerindendir.

Harâbâtî’nin hayatı ile ilgili güvenilir kaynaklar çok azdır. “ Mesnevî-i Harâbâtî”da eserin yazılmış tarihi hakkında

Ni hisab eyledimki tarihiğe,

Mingu yüz yene kirk altiğe(5)

(Nasıl bir hesap yaptım tarihine,

Bin yüz yine kırk altıya.)

denilmiş, bu bilgi “Mesnevî-i Harâbâtî”nin, 1146. yıl (Miladi 1733.yıl) yazıldığını anlatır. Bu bilgiler ışığında Harâbâtî’nin 17.Yüzyılın ortalarından 18.Yüzyılın ortalarına kadar zaman dilimi içinde yaşadığını kıyaslamak zor değildir. Üniversitelerin derslik kitaplarındaki Harâbâtî’nin bibliyografyası ile ilgili verilerde hepsi şairin Aksu’nun Çoğtal kasabasında doğduğunu, ilk tahsilini kendi memleketinde yaptıktan sonra, Kaşgar ve Buhara’daki medreselerde tahsil yaptığını, Mekke’ye ziyarette bulunarak hac ibadetini yerine getirdikten sonra, kendi memleketine dönerek hayatını geri kalan kısmını kişilerin bilim öğrenmesine seferberlik etmenin yanı sıra tarikata başlaş ile geçirdiğini, ayrıca bu sırada “Mesnevî-i Harâbâtî” adlı eserini yazdığını ve doğduğu memleketi Çoğtal’da dünyaya veda ederken yine Çoğtal’da defnedildiğini ileri sürer. Biz kendi araştırmalarımızda bu bilgilerle ilgili düşüncelerimizi açıklamış, şair hakkındaki bazı yeni bilgileri de dile getirmiştik(6) .

Belirttiğimiz gibi, şair Harâbâtî’nin hayatı ile ilgili bilgiye sahip olmadığımızdan şairin “Mesnevî’ni ne zamandan başlayarak mütalaa etmeye giriştiği hakkında net bir şey söylememiz çok zor. Ancak Harâbâtî’nin Mevlânâ’nın eserlerini, özellikle “ Mesnevî” ile karşılaşması çok erkenden başladığını söyleyebiliriz. Çünkü, İranlı Mevlânâ uzmanı, doktor Zerrinkob’un tarafsız bir şekilde anlattığı gibi, “ Mevlânâ şiirini, özellikle “Mesnevî-i Menevi-i”yi anlamak o kadar kolay değil. Bu nedenle “Mesnevî”’de ortaya atılan meseleyi (tasavvufu) iyi bilmek ve Mevlânâ dilini, sırını, kalp isteklerini iyice anlamak gerekir. Mevlânâ ile sohbetdaş, sırdaş, ve beraber olmak gerekir(7) .

Demek, tasavvufun bilim adamı olmadan, ruhen, Menlana’ya dönüşmeden, Mevlânâ’nin hissettiklerini hissetmeden, Mevlânâ’nın ruh dünyasında gezmek, sırlarını bilmek ve ondan huzur – ilham almak o kadar kolay değildir.

Meşrep kendi karakterine göre, Mevlânâ’nın ilahi aşk ile yanıp, kendinden geçmiş hallerindeki zevk ve ruhsal isyanlarına daha çok önem vermiş ve ilham almışsa, Harâbâtî “ Mesnevî”nin marifet – irfan ve ahlaki – terbiye özelliklerine daha çok önem vermiştir. Ancak her iki şair için temel ve önemli olan nokta, insani mahiyete götüren aşk olmuştur. Aşk ve onun rumuzu olan mey hakkında yazılan acayip satırları okurken buna olan güvencemiz daha da artar.

Bu Harâbâtî ezelden mey perest,

Gece- gündüz badeni yadide mest(8) .

Kısacası, Harâbâtî’nin “meyperestlik ve mey yadida gece gündüz mestlik”ni şair kendisi “ezelden” diye söylese de, buna vasıta ya da rahnema şüphesiz, Mevlânâ’nın “ Mesnevî”si idi. Nevai’ya 7, 8 yaşındayken şeyh Attar’ın “Mentikutteyr”den alevlenen ateş gibi, Harâbâtî de daha genç yaşta iken “Mesnevî”den sıçrayan ateşle yanmaya başlaması hiç şaşırtıcı değil. Nevai bu ateşte hayatı boyunca yanarak, Türk şiirinin bayraktarına dönüşmesinden sonra, yani yaşı 60’lara yaklaşırken, Attarı’dan sıçrayan ateşi Türki dil’de izah etme cesaretini gösterdiğine göre, Harâbâtî de Mevlânâ’nın ruh dünyasında hayatı boyunca gezmemiş, demek çok zor. Çünkü, tercüme yada izahlamadan, zevk ve ilham alarak eser yazmamış olsa da, “ Mesnevî”gibi batini ilimler kamusunu mütalaa ederek, cevherini elde etmeye bir insanın hayatı yetmez diye düşünürsek, yanlış olmasa gerek. Bu anlamda Harâbâtî’nin hayatının çoğu Mevlânâ’nın “Mesnevî”sini mütalaa etmek, bundaki ilahi sırları kavramak, Mevlânâ ile hemdert olmaya çaba göstermiş, diye söylemeye tamamen haklıyız.

Elbette, Harâbâtî, Mevlânâ’dan başka birçok doğu düşünürlerin eserlerini, özellikle tasavvuf – irfan’a ait eserleri, bibliyografyaları, edebi, felsefe, ilmi ve tıbbi eserleri okuyup kendini geliştirdiği hiç şüphe götürmez bir gerçektir. Buna şairin eseri de şahittir. Ancak, genel olarak baktığımızda, şair daha çok Mevlânâ ve Mevlânâ’nın “ Mesnevî” eserinin etkisi altında kalmıştır. Kendi eserini “ Mesnevî”nin ilk mısraları ile başlaması, hatta kendisini Mevlânâ’nın manevi oğlu sayarak, eserine “Mesnevî-i Mevlânâ Harâbâtî ferzendi Mevlânâî Rumî” (aşağıda bu eserin adı şartlı bir biçimde kısaltılarak “Ferzend” olarak yazılır – H.F.)diye adlandırması da düşüncelerimizi teyid eder. Aşağıdaki “Mesnevî-i Mevlânâ Harâbâtî ferzendi Mevlânâi Rumî “nin girişindeki beyitlerdir.

Anglağil, ney ni hikayetler kılur,

Ol cudaliğdin şikayetler kılur(9) .

Ol meni kilğaç neystandin cuda,

Helki alem içre boldum bineva.

Nale eylermenki bolğaç biveten,

Nale eyler, nalişimdin merdu zen.

Bihisab siynemde bar şerhu frak,

Şerh kilsam cümle derdi iştiyaq.

Kimki bolğan(10) bolsa eslidin yirak,

Ol kişide(11) köp irur vesli ishtiyak.

Ger kişi yad etse daim eslini,

Kéçe-kündüz istigey ul veslini(12) .

Men behri jem’yğe kildim nale zar(13) ,

Niku hem bedlerğe boldum sazvar.

Kimki hoş zen(14) birle bolsa yari men,

İstigey siynemdin ul esrari men.

Sirri men nalemdin hergiz dur emes(15) ,

Lék bu köz kulağing nur emes(16) .

Cism can, can cismdin mestur emes(17) ,

Canni körmeklik veli destur emes.

Bangi ney otdurki, bu érmes şemal(18) ,

Kimde bu ot bolmiğay bolğay zezal.

Bolse herkimki bu otdin yirak,

Ul kişidin gavu her seg yehşirak.

Işk otidurki tuşti ney ara ,

Coşişi ışk içe tuşti mey ara(19) .

Cunbişi cunbendiler ışk şiddeti,

Sakin heriz selar ışk heyreti(20) .

Ney kebi zeher hem teryak yok(21) ,

Ney kebi demsazu hem muştak yok.

Razi ney zeher élin pur hun kilur(22) ,

Kissei ışk anglase mecnun kilur.

tercümesi:

Duy şikayet etmede her an bu ney,

Anlatır hep ayrılıklardan bu ney.

Der ki, feryadım kamışlıktan gelir,

Duysa her kim, gözlerinden kan gelir

Ayrılıktan parçalanmış bir yürek

İsterim ben; derdimi dökmem gerek.

Şayet aslından biraz ayrılsa, can,

Öyle bekler, vuslata ersin zaman.

Ağladım her yerde hep ah eyledim.

Gördüğüm her kul için “dostum” dedim.

Herkesin zannında dost oldum ama,

Kimse talip olmadı esrarıma.

Hiç değil feryadıma sırrım uzak,

Gözde lakin yok ışık, duymaz kulak.

Aşikardır can-beden, gör insanı,

Yok izin, görmez fakat insan, canı.

Ney sesi tekmil hava oldu ateş,

Hem yok olsun, kimde yoksa bu ateş!

Aşk ateş olmuş dökülmüştür ney’e,

Cezbesi aşkın karışmıştır mey’e.

Yardan ayrı dostu ney dost kıldı hem,

Perdesinden perdemiz yırtıldı hem.

Kanlı yoldan ney sunar hep arzuhal.

Hem verir Mecnun’un aşkından misal.

Ney zehir, hem panzehir, ah nerde var,

Böyle bir dost, böyle bir özlemli yar?

“ Mesnevî”nin giriş kısmındaki mısralardan buraya kadar tercüme edilmiş, bundan sonra ise şair “ Mesnevî’ni tarif ederek yazar:

“Mesnevî ” aynei envari dil,

“Mesnevî” gencinei esrari dil.

“Mesnevîi” derdi nihanlerğe deva,

“Mesnevî” nasuri canlerğe şifa.

“Mesnevî” kim badei vehdet irur,

Lezzeti hem işreti rehmet irur(23) .

“Mesnevî” kim hadisi heyyi kedim(24) ,

“Mesnevî” dur goyiya behri ezim.

“Mesnevî” kim meni-i Qur’an irur,

Serbeser hem huccetu burhan irur.

Bolse kimning hali zeifidin herab,

“Mesnevî” dur uşbu zeifiğe culab.

Bu culabdin içse can efzun bolur(25) ,

Maddei yüz yağini bérun kilur(26) .

“Mesnevî” kim gumrahlarğa rehnema,

“Mesnevî” dur roh ta uçğay heva (27) .

Reşheler bu behrde bisyardur,

Bi nihayet gevher abdaridur.

“Mesnevî” hem can hem canan irur,

“Mesnevî” hem derd hem derman irur.

Dése kim ışki kohneni nev kilay(28) ,

Kéche- künduz “Mesnevî”ni okuğay.

Öçken otni “Mesnevî” revşen kilur,

Bolse harstan eger, gulşen kilur.

“ Mesnevî” kim, bir uluğ derya irur,

Aydin her keysisi revşen irur.

İçse ger, bir ferd bolup sirdin nihan(29) ,

Bolğay ul haletde taze nev cuvan.

Ey Herâbâtî, bu behrğe ğerq bol,

Kelgüsi şayed seni ilkingge ol.

tercümesi:

“Mesnevî” kalp aynasının nurudur,

“Mesnevî” kalp sırlarının hazinesidir.

“Mesnevî” gizli dertlilerin ilacıdır,

“Mesnevî” acılı gönüllere şifadır.

“Mesnevî” birlik meyidir,

Lezzeti Allah’ın rahmetidir

“Mesnevî” eski olaylar kitabıdır,

“Mesnevî” güya büyük bir nehirdir.

“Mesnevî” Kurandaki manaların izah ve tefsiridir,

O, baştan sonuna kadar Kuran ayetlerinin ispatı, delilidir.

“ Mesnevî” virane olan kimselere,

Manevi şarap ve şifadır.

Bu şaraptan içenlerin kalbi şad,

Vücutları temizlenip kuvvet bulur.

“Mesnevî” azanlara rahnemedir,

“Mesnevî” arşa götüren rehberdir

Bu denizde incelerin sayısı yoktur,

Bitmez tükenmez cevherdir.

“Mesnevî” hem can hem canandır,

“Mesnevî” hem derd ve dertlerin şifasıdır.

Eskiden sönmüş ateşi yenilemek isteyen kişi,

Gece gündüz “ Mesnevî”ni okumak olsun işi.

Sönmüş ateşi “ Mesnevî” alevlendirir,

Çöle dönüşmüşse de, gülistana dönüştürür.

“Mesnevî” büyük bir denizdir,

Bu denizin inceleri aydan da parlaktır.

İçse eğer kimse bu sırdan bir mey,

Dönüşür balığa ermiş gence hey.

Ey Harâbâtî, be denize gark ol,

Ona kavuşma olanağı bul.

Ondan sonra şair bu aşkdan “zerrelerden güneşe, arştan meleklere kadar bütün cihanın virane ve hayran olduğunu, aşk sırını söyleyebilmek için Cüneydu Şibli, Edhemler gibi özel mahrem olmak gerekliliği, bu sırrı aşikar kılsa şah tarafından asılacağını beyan eder ve

Ey Herâbâtî, suhen ağaz kil,

Kisseni kotah, sözni az kil.

(Ey Harâbâtî , dedikodudan uzak , uyanık ol,

Kıssayı kısa, sözü az kıl)

diye kendisini uyarır. Eser bu biçimde devam eder. Bu iki mısra çoğu konuların sonunda tekrarlanır ki, Mevlânâ’nın ilk 18 beytinin

Der neyabed hali puhta héç ham,

Pes suhen kotah bayed, vesselam.

(Anlamaz olgun adamdan bil ki, ham,

Söz uzar, kesmek gerektir vesselam!)

son beytini hatırlatır.

Harâbâtî neden kendi eserini Mevlânâ’nın satırları ile başlar? Neden Harâbâtî’nin eseri de diğer adlarla değil de, aynen “Masnevi-i Harâbâtî” olarak adlandırılmıştır?

Buna benzer sorulara şairin “Mesnevî” biçiminde yazmış olduğu ateşli mısraları en iyi cevap olsa gerekir.

Girişte değindiğimiz gibi, Harâbâtî yıllarca “Mesnevî”ni okuyup, mütalaa kılış, “Mesnevî”deki ruhiyat alemi ve sırlar dünyasını gezerken, satırlar arasına gizlenen mana kızları da şairin parlak aklından kaçıp kurtulamamıştı ki, şair için “ Mesnevî”deki ruh, ilahi esrar, batini manaların bütün konuları Harâbâtî’nin zihnine tamamen yerleşmişti. Bu nedenle şairin mısralarından daima “Mesnevî”nin kokusu gelir:

Her dukani bar sevdasi digeri,

“ Mesnevî-i”dukani fekru serbeser.

***

Men köterdim meğzi kur’an menesin,

Taşladim bir pare posti tiresin(30) .

Şair kendisi yararlanan, zevk, huzur inceleri ile dolu dolu bu mana hazinesinden kendi halkının da yararlanması, özellikle Farsça’yı iyi bilmeyen halkın bu okyanusun hikmet cevherlerinden habersiz bu dünyadan gitmesinden ıstırap çekmeye başlar. Dolayısıyla “Mesnevî”den kendi halkını istifade ettirmeye karar verir.

Yoq idi alemde türki “ Mesnevî”,

Anglase her kimki din bolgğay qeviy.

(Yok idi alemde Türk dilinde “Mesnevî”,

Duysa herkes din olur kavi.)

Hatta şair kendi eserini “Mesnevî”nin Türkçe Tercümesi olarak adlandırır:

Ez berâyi hatiri yârân üçün,

Türki kildim siynei sozân üçün.

Kalmesun puşide deb bu gencni,

Tarttim bir néçe kün bu rencni(31) .

(Dostların hatırı için ve kalbinde ateşi olanlar için “Mesnevi”ni Türkçe’ye çevirdim,

Bu hazinenin gizli kalmaması için birkaç gün kendimi yordum.)

Ancak “ Mesnevî”ni kelime kelime, satır satır tercüme etmekle hiçbir hedefe ulaşma olanağı yoktu. Daha doğrusu buna hiç imkân da yoktu. Çünkü, “Mesnevî”deki ilahi sırları, batini manaları hissetmeden, derinliklerine inmeden, söz ve kafiyelere itibar etmekle “Mesnevî”den istifade ettirmekten söz etmek nasıl mümkün olsun? Bu nedenle “Mesnevî”ni diğer dillere çevirenler ilk olarak işi şerhi ile başlamış ve tercüme ile şerhi’ni beraber takdim etmişlerdir.

Bir bakıma Harâbâtî de “Mesnevî”ni Türkçe’ye çevirmek istese de, şair tercümeden daha ziyade “Mesnevî”deki ilahi sırlarla asıl manaları keşfetmeyi daha mantıklı bulmuştur. Harâbâtî eserlerinin giriş kısmı ile “Mesnevî”den kabul edilen beyitleri(16 beyit) de Farsça’dan kelime kelime tercüme diyemeyiz. Özellikle sonraki mısralarda şair daha özgürce bir yol izlemiş ve o 16 beytin tercümesinden sonra “Mesnevî” tarafında yazılan mısralar ile kendi icadına başlamıştır. Diğer bir ifade ile, “Mesnevî”nden keşfettiklerine esaslanarak kendi dili ve kalbi ile yeni bir eser yaratmıştır.

Özbekistan Fenler Akademesinin Şarkiyat Enstitüsünde saklanan №13816, №8884, №8885 nolu taş basma nüshalar(Molla Mir Mahmud bin Molla Şahyunus’un yardımıyla 1911’de Taşkent’te basılmıştır)ına ilave edilen ve yukarıda değindiğimiz Mevlânâ’nın mısraları ile başlanan eserin“Mesnevî-i Mevlânâ Harâbâtî ferzendi Mevlânâ–î Rumî” olarak adlandırılması da sebepsiz olmasa gerekir. Bunu Harâbâtî’nin kendisinin böyle adlandırmış olabileceği de ihtimale yakındır.

Biz şimdiye kadar Uygur klasik edebiyatı tarihinde “Mesnevî-i Harâbâtî” yada “Külliyatı Mesnevî-i Harâbâtî” olarak bildiğimiz işbu eser “Mesnevî-i Mevlânâ Harâbâtî ferzendi Mevlânâ –i Rumî” nin devamı olabileceği de ihtimalden uzak değildir. Çünkü bu eser “Tuti ile Tüccarın kıssasının beyanı” ile sona ermiştir. Bir bakıma daha devamı varmış, daha tamamlanmamış gibi gözükür. “Mesnevî-i Harâbâtî” yada “Külliyatı Mesnevî-i Harâbâtî” ise, “Münacatlar”dan sonra peygamber aleyhisselâm hakkındaki na’tlar ile temel konu – “tevbe ehli ve tehkik ehli bayani”na geçer, ki geleneksel üsluplardakinin aksine, peygamberden sonra çaharyarları methettiği konulara raslanmaz. (nata isimlerin dile getirilmesi hariç). Ancak “Mesnevî-i Mevlânâ Harâbâtî ferzendi Mevlânâ Rumî”de ise, “Elkabi çeyar yarı izam reziyallahu enhum” diye özellikle bir bölüm vardır. Ayrıca, konu bakımından da “Mesnevî-i Mevlânâ Harâbâtî ferzend Mevlânâ-i Rumî” nin devamı dememizin temel dayanağı, “Mesnevî-i Mevlânâ Harâbâtî ferzendi Mevlânâ Rumî”nin son bölümünde (“Tuti ve tüccar kıssası”ndan önceki bölüm), “Terki taklıd bayan edilir” (bazı el yazmalarında” mukallidi muhakkikin bayanı” diye yazılı”) ile biter. “Mesnevî-i Harâbâtî” ise “Münacat” ve nattan hemen sonra tevbe ve etli tahkiklerin bayanı” diye başlanır (klasik şiircilikte devam edegelen yazıların konularından biri de münacatı dile getirmek sık sık karşımıza çıkar). “Ferzend”deki bazı konu ve konuların “sadece mısraların değil) “Mesnevî-i Harâbâtî”de de tekrarlandığına rastlarız. “Mesnevî-i Harâbâtî” tamamen tamamlandıktan sonra, özel bir bölüm ayırarak kitabın yazılış tarihi kayda geçirilmesi de (“Mesnevî-i Harâbâtî ferzendi Mevlânâ-i Rumî”de ise bu yok)bu tahminimizi kuvvetlendirmektedir.

Son olarak, “Ferzend”in giriş kısmındaki Mevlânâ Celaleddin Rumî “Mesnevî-i Manevi-i” eserinin mısraları taş basma nüshalar ve bu nüshalardan birine dayanarak yayına hazırlanan ve kısaltarak yayınlanan “Mesnevî-i Harâbâtî”de de aynen karşılaşması ve ney sedası hakkında yazılan mısraların tez tez göze çarpması bu düşüncemizi daha da kuvvetlendirmektedir.

Ey oğul, kullukni kil mey sariğe,

Sal kulak andin kéyin ney sariğe.

Anglase neyni nevasnini kulak,

İkki alem heylidin bolğay yirak.

Ney sedasi tengrini ilhamidur,

Talibi heklerğe hek in’amidur.

Anglağil ney ni hikayetler kilur,

Ul cudaliğdin şikayetler kilur.

Ul küni hem cinsidin bolğay cuda,

Tünü- kün andin béri kilğay neva.

Her zeman cinsini ul yad éter,

Sebri taket kilmayin feryad éter(32) .

(Ey oğul hür olmalı bahtın senin,

Hep gümüş, altın mıdır ahdin senin?

Duy şikayet etmede her an bu ney,

Anlatır hep ayrılıklardan bu ney.)

Dinlese neyi ahengini kulak,

İki alem cebrinden olur uzak.

Ney sedası Tanrının ilhamıdır,

İsteklilere Hakk inamıdır.

Duy şikayet etmede her an bu ney,

Anlatır hep ayrılıklardan bu ney.

O gün hem cinsinden olur cüda,

Gece günler ondan sonra kılar neva

Her zaman cinsini O yad eder,

Sabri takat etmeyen feryat eder.)

Kısacası, “Mesnevî-i Harâbâtî”nin el yazması ve nüshalarını araştırırken, aşağıdaki gibi sonuca vardık, ki “Külliyatı Mesnevî-i Harâbâtî” yada “ Mesnevî-i Harâbâtî” ile “ Mesnevî-i Mevlânâ Harâbâtî ferzendi Mevlânâ –i Rumî” aslında bir bütün eserdir, oluşma sırasında kesintiye uğramış olabilir (örneğin, Mevlânâ Jalaleddin Rumî “Mesnevî” eserinin birinci cildi tamamlanıp, ikinci cildin başlanmasına kadar arada 5 yıl kesinti olmuştur), yada bir başka sebep de olabilir ki nakletme ve dağıtma sürecinde tedricen ikiye ayrılmıştır. Böylece el yazma nüshalarının nakli eserin giriş kısmı, yani biz araştırmamızda yeni fark eden “Mesnevî-i Harâbâtî ferzendi Mevlânâ –i Rumî” adlı eseri teşkil etse, taş basma eserin devamı, yani biz şu güne kadar “Mesnevî-i Harâbâtî” yada “Külliyatı Mesnevî-i Harabatı” adlı eseri teşkil etmiştir. Ancak el yazması ve taş basmalardaki eserlerin hepsi aynen “Mesnevî-i Harâbâtî” olarak dağılmış ve saklanmıştır.

Buna göre, eserin aslı adı “Mesnevî-i Mevlânâ Harâbâtî ferzendi Mevlânâ –i Rumî” olması ihtimale çok yakındır. Dile kolay olsun için, kısaltarak “Mesnevî-i Harâbâtî” olarak adlandırılmış ve yavaş yavaş bu isimle özdeşleşerek “Mesnevî-i Harâbâtî” yada hacmi göz önünde bulundurularak “Külliyat” kelimesi eklenerek, “Külliyatı Mesnevî-i Harâbâtî” şeklinde özdeşleşmiş olabilir. Çünkü, “ Mesnevî-i Harâbâtî” (“Ferzend” de içerir) 18 bin mısrayı geçen en büyük eserdir.

Makalemizin sonunda, biz Harâbâtî’nin sadece “Mesnevî-i Menevi-i”den tasavvufsal – fikirsel olarak kendini geliştirerek, ilham almakla yetinmemiş, hatta şiir sanatlarinda da Mevlânâ’dan etkilendiğini açıklığa kavuşturmak isteriz.

İranlı Mevlânâ uzmanı Muhammed İstilami, Mevlânâ Celaleddin Rumî hakkındaki araştırmasında şunları yazar: “Mevlânâ’nın yine bir mahareti vardır. o da, Mevlânâ kelimeler için yeni manalar yaratır. Bir kelimeyi iki merte yapar. Ayrıca bir mana daha yaratılır”(33) . İstilami buna delil olarak, Mevlânâ’nın aşağıdaki mısralarını örnek gösterir:

“Subh subh, ey subhra subhu penah”

(şafak döğdu, ey şafağın tan fenahi”)(34) ,

“Baz nuri nuridil nuri hudast”

(Kalp ışığının nuru Allah’ın nurudur)(35) ,

“Aftabi aftabi aftab”

(Güneşin, güneşin güneşi)(36) ,

“Nuri nuri nuri nuri nuri nur”(37) .

Buna benzer sanat ve satırlar “ Mesnevî-i Harâbâtî”de de karşımıza çıkar.

Zaru zaru, zaru zaru, zaru zar,

Kim tekebbur bolur elbette har(38) .

(Zaru zaru, zaru zaru, zaru zar,

Kim kibirli ise, elbette har)

Gerçekten de, Harâbâtî’nin en çok kullandığı söz sanatlarının biri de tekrirdir, dolayısıyla bu şekildeki tekrarlama anlamını anlatan söz sanatıdır.

Tekrar vasıtasında söz anlamını ve karakterini vurgulamak, işbu sanatın temel özelliklerinden sayılır.

Harâbâtî kendi eserinde bu sanatı o kadar sık kullanmıştı ki, sadece beyit, mısralar değil, bütün eserde her bir konu tamamlandıktan sonra,

Ğafila umr ötti daim biheber,

Hulkingni pak eylegil şamu seher.

Men niçuk eyley köngilni şadlar,

Keysi bir ğemdin kilay feryadlar.

(gaflet ile ömrü geçti bihaber,

Hulkını temiz eyle akşam seher.

Ben nasıl eyleyim gönülü şad,

Hangi gamdan edeyim feryad.)

bu iki béyti tekrarlar. Sadece önceki beytin ikinci mısrası, konuya uygun olarak, biraz, m:

“Kil ibadet tünü kün şamu seher”,

“Bolme gafil tengridin shamu seher”

Kıl ibadet gece gündüz, akşam seher,

Olma gafil tanrıdan akşam seher”

gibi değiştirilmesinin dışında, baştan sonuna kadar, aynen böyle tekrarlanır. Bundan anlaşılıyor ki, söz sanatlarından tekrir, şaire daha çok makul gelmişe benziyor.

Harâbâtî’nin eserindeki bu özellikleri üzerinde durmamızın nedeni, şimdiye kadar Harâbâtî’nin mirası olarak araştırılmamış yeni eser “Mesnevî-i Mevlânâ Harâbâtî ferzendi Mevlânâ–i Rumî” deki işbu sanatla şimdiye kadar “Mesnevî-i Harâbâtî” adlandırılıp gelmekte olduğu ve bu eserin baştan sonuna kadar aynı çizgide devam ettiği gibi deliller de bu eserlerin aslında bir bütün eser olduğunun önemini vurgulamaktır. Örneklere bir göz atalım:

Ötti umrim bu cehande koru ker,

Rehberimsen, rehberimsen, rehber(39) .

Biravde bolse daim uşbu adet,

Kesafetdur, kesafetdur, kesafet(40) .

Tevbe kil merdane koy bu yol kedem,

Dembedemdur, dembedemdur, dembedem(41) .

Munis bu dehr ara kör ahiret,

Nami hekdur, nami hekdur, nami hek.

İstegilu, istegilu, istegil,

Sirri hek noş eylegenni istegil(42) .

Belirttiğimiz gibi, tekrir sanatının temel özellikleri kelimeyi tekrar etmekle mahiyetini vurgulayarak göstermektir. Diğer bir ifade ile, ona yeni anlamlar yüklemektir. Yukarıdaki mısralarda kelimenin tekrarlanması, şairin ifade etmek istediği anlamı daha derin bir şekilde ifade etmesine yardımcı olmuştur. Bu şairin kelimeleri kullanmasındaki mahareti ve fikirsel becerisinin önemini gösterir.

Yukarıda örnek gösterdiklerimiz, şartlı olarak “Ferzend” diye adlandırdığımız eserden kabul edilen mısralardır. Şimdi “Mesnevî-i Harâbâtî” adı ile basılan taş basma ve kısalma yayınındaki örneklere bir göz atalım. Şair eserin daha başında şu sanatı kullanarak devam eder.

İstegilu, istegilu, istegil,

Cumle hacetni Hudadin istegil(43) .

Dembedemdur, dembedemdur, dembedem,

Biedeblerğe yéter rencu elem(44) .

Ten azabu, ten azabu, ten azab,

Dil kebabu, dil kebabu, dil kebab(45) .

Ey birader umr yüz yil bolsemu,

Costicu kil, costicu kil, costicu(46) .

Eyb emesdur néçe bolse eybi gil,

Eybi dildur, eybi dildur, eybi dil(47) .

(İstegilu, istegilu, istegil,

Tüm hacetleri Allah’tan istegil.

Dembedemdur, dembedemdur, dembedem,

Edepsizlere yeter külfet elem.

Ten azabu, ten azabu, ten azab,

Dil kebabu, dil kebabu, dil kebab

Ey birader, ömür yüz yıl olsa da,

Çabaliver, çabaliver çabaliver.

Ayıp değildir, ne kadar olsa akıp gıl,

Ayıp dildir, ayıp dildir, ayıp dil.)

Buna benzer onlarca örnek verebiliriz. Mısralardan anlaşıldığı üzere, tekrir sanatı, Harâbâtî’nin icadına özgü bir özelliktir. Böylece Şair aynı kelimelerden yeni yeni anlamlar çıkarma fırsatına kavuşmuştur. Yukarıdaki örneklerden de net anlaşılıyor ki, şairin icadındaki kendine özgü bu özellikler de Hocası Mevlânâ’nın etkisi daha belirgin bir biçimde hissedilmektedir.

Şunu da vurgulamak yerinde olacaktır: diğer bir dilde okuyup, mütalaa edilen eserin ruhunu, amaçsal yönlerini kendi ana dilinde yaratma, yaratıcı için o kadar zor olmayabilir. Ancak, kendisinin etkilendiği hocalarının icatlarında kullandığı bedii sanatlarda da ana dilinde olduğu gibi kullanma yeteneğine sahip olmak, sıradan bir şairin üstesinden gelebilecek bir durum değildir. Öncelikle bu, O şairin bedii tefekkür kapasitesi ve ana dilinin sınırsız güzelliklerinden yararlanma yeteneğine bağlıdır.

Mesnevî-i Mevlânâ Harâbâtî ferzendi Mevlânâ–i Rumî”, el yazma, Hotan

Mesnevî-i Mevlânâ Harâbâtî ferzendi Mevlânâ–i Rumî”, el yazma, Hotan

  

Özbekistan Fenler Akademisi Şarkiyat Enstitüsü el yazıları bölümünde saklanan “Mesnevî-i Harâbâtî” ile “Mesnevî-i Mevlânâ Harâbâtî ferzendi Mevlânâ–i Rumî”nin tash basma nushasi’nin kapaği

Özbekistan Fenler Akademisi Şarkiyat Enstitüsü el yazıları bölümünde saklanan “Mesnevî-i Mevlânâ Harâbâtî ferzendi Mevlânâ–i Rumî”nin taş basma nushasi’nin ilk varaki

Adres:

Dr.Hurmetjan Abdurahman

Shengli road 14, Urumqi, 830046

School of Humanities, Xinjiang University

P.R. China

E-mail: hurmatjon@xju.edu.cn  h.fikrat@yahoo.com.cn


(1) N.Kamilof: “Rumi’ni anglaş iştiyaki”—”Menevi-i mesnevi-i” ( A.Mehkem çevirisindeki yayına yazılan önsöz yerine yazılan makale), Taşkent, 1999., s. 9.

(2) “Aşk defteri- rubaiylar” (Farsça’dan Ergeş Achilof’un çevirisi), Taşkent, 2000,s.64

(3) Arif Usman: “Meniviyet dénizi” -” Menevi-i mesnevi-i” Çev: Jamal Kamal), 1-kitab, Taşkent, 2001l, s.12- 13

(4) Babarehim Meşreb: “Mebdei nur”(İnceleyen,Eski Özbék yazısından yayına lazırlayan, luğet ve izahlar muellifi Haji İsmetullah Abdullah), Taşkent, 1994.

(5) Özbékistan Fenler Akadémiyisi Şarkiyat Enstitüsü, Elyazma, №12070, 133a varak; Tash basma, №677, s.197; №13816, tash basma, s.169; ” Mesnevî-i Harâbâtî “(Hazirlayan: E. Sawut), Keşker uygur neşriyati, Keşker, 1986., s.244.

(6) H. Fikret: “Herabatiy hekkide yéngi izdiniş” – ” Keşker”, 2005, sayı.2.

(7) Arif Usman, yukarıda anlatılan makaleden alındı. Anlatılan kitab, s. 15.

(8) Şarkiyat Enstitüsü, Elyazma, №5938, 103a- varak.

(9) Bu iki misra Şarkiyat Enstitüsü, Taşbasma №13816 da “angla , neydin né hikayetler kilur, kim cudaliğdin şikayetler kilur” diye yazılmıştır. Elyazma, №5938 we №219 da yukarıdaki gibi yazılmıştır.

(10) Şarkiyat EnstitüsüTaşbasma №13816, Taşbasma №8884 ve Taşbasma№8885 da “bolğach”, Kolyazma, №5938da “bolğay”; Yazılmıştır; Kolyazma, №219da ise bu iki mısra yok; Hoten eski eserler ofisinde saklanan №409 nolu elyazısında da “bolğaç” “olduğu için) yazılmıştır; №399 ve №408 nolu elyazılarında “bolğan”diye yazılmıştır. Anlam itibarı ile “bolğan”(olan)şekli doğru bulunmuştur..

(11) Elyazma, №5938 ida ” kişidin”; №13816 nolu Taşbasma nüshasında ise ” kişide” yazılmıştır.

(12) Bu béyt Taşbasma №13816 da önceki iki béytin önce yazılmıştır; Kolyazma №5938 we №219 da yukarıdaki düzene göre yazılmıştır Bu düzen ” Mesnevi” deki düzene uygundur.

(13) Bu mısradaki ” bahَri jam’iyğe” sözü eslında Farsça metinde “be her cami’iyeti” olup, ” her bir cilde, türlü kişiler topluluğuna “anlamındadır. Oysa , “Mebdei nur”un neşrinde bu söz ” beseri cemiyet” olarak “düzeltilerek” yazılmış, sayfa altına №4949 nolu nüshasında “behri an cemiyeti” olarak yazıldığı anlatılmaktadır. “bahr” kelimesinin “bahri” yanlışlıkla okunmaması amacıyla, katiblar o kelimenin üğzerine özellikle zeber işaretini koymuşlardır.

(14) Bu kelime Taşbasma №13816 da “hoşdan”( خوشدان ) ;Elyazma№5938 da ” xosh zan”( خوش ظن); Elyazma №219 da ise ” hoshtan”( خوشتن)yazılmıştırn. Bu béytin “mesnevi”deki asıl şekli ” her kesi ez zenni hud şud yari men, ez deruni men necust esrari men.”. Biz “mesnevi-“deki şeklini temel alarak hem anlam itibarı ile “hoş zen” olarak kabul ettik. “Hod zen ” ise daha doğru ve aslına yakın olurdu. Ancak, metinde ” hoş” olduğu için, aynen kabul edildi.

(15) Şarkiyat Enstitüsü, Taşbasma №13816 ve Elyazma №219da “dur emas”; Elyazma №5938 deki Farsça metne yakın.

(16) Şarkiyat Enstitüsü, Taşbasma №13816 we Elyazma, №219da: “nuri bu köz kulağing nur emas”.

(17) Şarkiyat Enstitüsü, Taşbasma №13816 da : “cism candin héç mestur emes, canni körgüzmeklik destur emes.”

(18) Şarkiyat Enstitüsü, Elyazma,№5938 we Elyazma,№219da : “bangi ney otdurki, artuk bolğay ul”.

!19) Şarkiyat Enstitüsü, Elyazma, №5938 we Elyazma, №219da : “ateş ışkdurki, neyni hoş éter, coşişi ışkdurki meyni hoş iter”.

(20) Bu béyt Elyazma, №5938 da astidiki iki béyttin kéyin yézilğan, Taşbasma№13816 we Elyazma №219 da bolsa yukarnidaiki duzende yazilmiştir.

(21) Bu mısradaki “ney” kelimesi Elyazma, №219 da “Mesnevi” diye yazılmıştır; Taşbasma №13816 da ise mısraların yeri belirgin bir şekilde değişmiştir.

(22) Bu béyt Elyazma, №219 da: ” razi neyni rahi purhundin kilur, kisselerni ışki mecnundin kilur”; Taşbasma №13816 da bolsa ” ney zeminkim, anglase pur hun kilur, kissei ışk anglase mecnun kilur”.

(23) Elyazma,№5938da : “lezzetu hem ışku rehmet irur”; Elyazma №219 we Taşbasma №13816 da yukarıdaki gibi yazılmıştır.

(24) Şerkşunaslik inistituti, Taşbasma №13816 nushida : ” hadisi me’ni kedim”.

(25) Bu misra Elyazma, №5938 da : “Mesnevi” ışk derdini efzun kilur”. Taşbasma №13816 we Elyazma №219 da yukaridiki terizde.

(26) Taşbasma №13816 da : ” murdei sed saleni bérun kilur”.

(27) Kolyazma, №5938 da : ” “Mesnevi” bir roh uçkardi heva”.

(28) Taşbasma№13816 da bu ve onun alt tarafındaki mısra kısmen farklı yazılmıştır

(29) Taşbasma №13816 da bu béyt kem; Elyazma, №219da bolsa birinçi satr yok, ikinçisi var.

(30) Şarkiyat Enstitüsü, Elyazma №5938, 98b- varak; Taşbasma №13816, “Ferzend”, s.8.

(31) Hoten Eski eserler ofisinde saklanan 399 nolu ” Mesnevî-i Harâbâtî” elyazısı, en son evrak; Şarkiyat Enstitüsü, Taşbasma №13816, ” Ferzend” , s.44

(32) “Mesnevî-i Harâbâtî”, Keşker, 1986-yili, s.222 ; Şarkiyat Enstitüsüi, Taşbasma№13816, №8884, önceki eser, s.108. ( Kısaltma neşrinde yol açan yanlışlıklar elyazma nüshalara dayanarak düzeltilmiştir)

(33) Muhemmed Istilamiy, “Calaliddin Rumîy hekkide”, Téhran, 2001-yil, 65-bet.

(34) Mevlana Celaliddin Rumîy “Mesnevi i meneviy”, 1- depter, 1817 – béyt

(35) Mevlana Celaliddin Rumîy “Mesnevi i meneviy”, 1- depter, 1135 – béyt

(36) Mevlana Celaliddin Rumîy “Mesnevii meneviy”, 1- depter, 2815 – béyt.

(37) Mewlana Celaliddin Rumîy “Mesnevii menewiy”, 1- depter, 2153 béyt; M.Istilamiy, yukiridiki kitab, s. 65-66.

(38) Şarkiyat Enstitüsü, Taşbasma №13816, 17- bet; “Mesnevî-i Harâbâtî ” , Keşker, 1986, s,45.

(39) Şarkiyat Enstitüsü, Elyazma №5938, 82a- varak.

(40) Şarkiyat Enstitüsü, Taşbasma №13816, “ferzend,” s. 17.

(41) Şarkiyat Enstitüsü, Taşbasma №13816, “Ferzend”, s.32..

(42) Şarkiyat Enstitüsü, Taşbasma №13816, “Ferzend”, s.36.

(43) Şarkiyat Enstitüsü, Taşbasma№101202, 9- bet; “Mesnevî-i Harâbâtî ” , Keşker, 1986, s.68.

(44) Şarkiyat Enstitüsü, Taşbasma №13816, s. 18; “Mesnevî-i Harâbâtî ” , Keşker, 1986,s. 123.

(45) Şarkiyat Enstitüsü, Taşbasma №13816, s. 71; “Mesnevî-i Harâbâtî ” , Keşker, 1986, s. 123

(46) Şarkiyat Enstitüsü, Taş basma №101202, s. 81; “Mesnevî-i Harâbâtî ” , Keşker, 1986, s. 173.

(47) Şarkiyat Enstitüsü, Taş basma №13816, s. 132; “Mesnevî-i Harâbâtî , Keşker, 1986, s. 196.