MEHMED CELÂLEDDİN DEDE

A+
A-

AŞKIN SULTANLARI SON DÖNEM İSTANBUL MEVLEVÎLERİ ULUSAL SEMPOZYUMU
14-15 Mayıs 2010 / İSTANBUL

 

YENİKAPI MEVLEVÎHÂNESİ ŞEYHLERİNDEN MEHMED CELÂLEDDİN DEDE

Yrd.Doç.Dr. Sezai KÜÇÜK

(Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Tasavvuf ABD Öğretim Üyesi)

XIX. asrın ikinci yarısı ile XX. asrın başlarında Yenikapı Mevlevîhânesi’nde vazife yapan Mehmed Celâleddin Dede’nin hayatı, ilmi ve tasavvufî kişiliği ve musikişinaslığı hakkında bilgi vermeden önce, yetişmiş olduğu ortamı izah sadedinde Yenikapı Mevlevîhânesi ve yetişmesinde mühim rol oynayan devrin en önemli Mevlevî kişiliklerinden Osman Salâhaddin Dede hakkında kısaca bilgi vermek yerinde olacaktır.

A. Osman Salâhaddin Dede (ö. 1304/1887) Döneminde Yenikapı Mevlevîhânesi ve Mehmed Celâleddin Dede’nin Yetiştiği Ortam

XIX. yüzyılda Yenikapı Mevlevîhânesi’nin en önemli şeyhlerinden biri Mehmed Celaleddin Dede’nin babası Osman Salâhaddin Dede’dir. Osman Salâhaddin Dede 25 Rebiulahir 1247/3 Ekim 1831 tarihinde henüz on bir yaşında iken oturduğu Yenikapı Mevlevîhânesi postunda[1] yaklaşık 40 sene irşad vazifesinde bulunmuş, bu süre zarfında tasavvufi kişiliği ve Mevlevîler arasındaki yetkinliği ile dikkat çekmiştir. Osmanlı tahtına geçen üç padişahı ve dönemlerini idrak eden Osman Salâhaddin Dede, yaşadığı dönemde sîyâsî kadrolarıyla yakın ilişkiler içerisinde olmuş ve Yenikapı Mevlevîhânesi’ni özgürlük fikirlerinin tartışılabildiği başlıca merkezlerden biri durumuna getirmiştir.[2] Ayrıca Osman Salâhaddin Dede, II. Mahmud döneminde başlayan modernleşme hareketinde de devlete destek çıkmış, onun modernleşme hareketine destek çıkması dönemin devlet erkânının Dede’ye karşı teveccühünü artırmıştır.[3]

Sultan Abdülmecîd de II. Mahmud gibi İstanbul Mevlevîhânelerinin müdavimlerindendir. Babası II. Mahmud’la ve kardeşi Abdülaziz’le birlikte Osman Salâhaddin Dede zamanında dergâhı ziyaret etmiş, mevsimin kış ve havanın soğuk olması sebebiyle II. Mahmud’un şeyhe söylediği; “Bu havada bizi sizin gönlünüz çekti, bunlar olsa gelmezlerdi” sözünü unutmamış ve padişahlığı zamanında yine bir kış günü Yenikapı Mevlevîhânesini ziyaret ederek Şeyh Osman Salâhaddin Dede’ye; “Nasıl şeyh Efendi, peder bunlar olsa gelmezlerdi demişti. Gelebildik mi?” demiştir.[4]

Mehmed Ziya’nın naklettiğine göre; Sultan Abdülmecîd maiyetinde bulunan şehzade Abdülhamîd ve Reşad Efendilerle birlikte Yenikapı dergâhına geldiği gibi, ayrıca Abdülhamîd kardeşi Reşad Efendi ile birlikte dergâha iki defa da yalnız gelmişlerdir.[5]

XIX. yüzyılda Tanzimat öncesi başlayan “tarîkatları ve tekkeleri kontrol altından bulundurma” düşüncesi neticesinde Meclis-i Meşâyıh kurulmuş[6] ve 1283/1866’da faaliyete geçen bu meclisin ilk reisliğini Osman Salâhaddin Dede üslenmiş, 1285-1296/1868-1878 yılları arasında Meclis-i Meşâyıh’ın ilk safhası diye de nitelenen dönemde vazife yapmıştır. Osman Salâhaddin Dede’nin bu makama layık görülmesinde onun salahiyetiyle birlikte; devrin padişahı Abdülazîz’in Mevlevî muhibbi ve aynı zamanda neyzen olmasının da tesiri olmuştur.[7]

Sultan Abdülhamîd’in Mevlevîliğe muhabbeti şehzadeliği günlerinden başlamış ve V. Murad’ın tahtdan indirilip yerine kendisinin geçirilmesinde önemli bir rol oynayan Yenikapı Mevlevîhânesi şeyhi Osman Salâhaddin Dede ile olan münasebeti daha da artmıştır..[8] Sultan Abdülhamîd döneminde Mevlevîler içerisinde siyasî anlamda en faal ve etkin şahsiyet yine Osman Salâhaddin Dede olmuştur. Daha sonra yerine postnişîn olan oğlu Mehmed Celâleddin Dede de, babasından kalan bu siyasî etkinliği devam ettirmiştir. Osman Salâhaddin Dede’nin devrin siyasî olayları içinde olmasında, Mevlevî olan devlet erkânın şeyhin gençliğinden beri Yenikapı dergâhına devamları da önemli bir etkendir. Bu dönemde Midhat Paşa başta olmak üzere, Sadrazam Fuad (ö. 1286/1869)[9] ve Ali Paşa (ö. 1288/1871)[10], Mısırlı Kamil Paşa (ö. 1303/1886)[11], Prens Mustafa Paşa[12], Damad Celâleddin Paşa, Âdile Sultanın eşi Mehmed Ali Paşa, şeyhulislamlardan Sadeddin ve Refik Efendilerle, Mehmed Sahib Efendi (Sahib Molla)[13] gibi önemli isimler bu dergâhın müdavimlerindendir.[14]

Osman Salâhaddin Dede’nin Sultan Abdülhamid devrinin siyasî olayları içine yer almasında, Midhat Paşa mühim rol oynamıştır. Yenikapı Mevlevîhanesi’ne komşu olarak ikamet eden Midhat Paşa’nın zaman zaman konağında başında Mevlevî sikkesi ile oturduğunu ve bu komşuluk sayesinde dergâha daha sık gelip gittiğini Mehmed Ziyâ nakletmektedir.[15]

Bu anlamda Sultan Abdülhamid ile özel bir diyalogu olan Osman Salâhaddin Dede, Midhat Paşa sayesinde Sultan Abdülhamid’in tahta geçmesi öncesinde ve sonrasında padişahla yakın ilişkide bulunmuştur. Bu ikili ilişki ile ilgili tek kaynağımız olan Mehmed Ziya’nın naklettiklerine göre; Osman Salâhaddin Dede’nin Sultan Abdülhamid ile dergâha gelişleri anındaki diyalogları daha sonra Sultan Abdülhamid’in tahta geçmeye hazırlandığı sıralarda ve tahta geçtikten sonra da devam etmiş ve Yenikapı Mevlevîhânesi, Damad Mahmud Paşa ve Midhat Paşa tarafından bu meselelerin konuşulup planlandığı merkez haline getirilmiştir.[16]

Osman Salâhaddin Dede, V. Murad’ın tahttan indirilip yerine Sultan Abdülhamid’in tahta çıkarıldığı gün Koca Mustafa Dergâhı şeyhi Râzî (ö. 1309/1891) Efendi, Merkez Efendi Şeyhi Nureddin Efendi (ö. 1298/1882) ve diğer meşâyıhla beraber Topkapı Sarayı’nda yapılan bey’at merasimine çağrılmışlar, Fetva-yı Şerif’in gecikmesi üzerine telaşa düşen Şeyhülislam Hayrullah Efendiye: “İcmâ-yı ümmet fetva değil midir?” diyerek orada bulunan zevatın Sultan Abdülhamid’e bey’atını temin etmiştir. Bu sözlerden ve Dede’nin ferâsetinden etkilenen Sultan Abdülhamid eğilip Dede’nin elini öpmüştür.[17]

Sultan Abdülhamid tahta geçtikten sonra Osman Salâhaddin Dede’den sarayda Mesnevî okutmasını istemiş.[18] zaman zaman huzura çağırmış, bazı konularda görüşlerine başvurmuştur.[19]

Daha sonra gelişen olaylar Sultan Abdülhamid’in Osman Salâhaddin Dede ile olan irtibatının kopmasına neden olmuştur. Osman Salâhaddin Dede’nin padişah nazarında gördüğü iltifat bazılarını kıskandırmış, Midhat Paşa’nın Abdülaziz’in hal’inde dahli bulunduğu suçlamasıyla saray nezdinde gözden düşmesi, onunla yakın dost olan Osman Salâhaddin Dede’nin Abdülhamid’le olan ilişkilerini de etkilemiştir. Yaşlı olması bahâne edilerek sarayda verdiği Mesnevî derslerini nihayetlendirmesi ve dergâhta oturup zikirle iştiğali irade buyrulmuştur. Dedeye karşı önceden husûmet besleyenlerin durumdan istifâde etmesiyle, kendisine verilen bin kuruş maaşı da kesilmiş, duruma hayli üzülen Osman Salâhaddin Dede, dergâha kapanmış ve vakitlerini okuyup yazmakla geçirmiştir.[20]

Osman Salâhaddin Dede, bilgisiyle irfanıyla vakarıyla hatta siyâsî hayatıyla olgun bir Mevlevî olmakla beraber, ahlaki salâbeti, nezaketi ve Mevlevî erkânına riayetiyle de, tanınmış bir zâhid olarak bu dergâha hizmet etmiş ve nice Mevlevînin yetişmesini temin etmiştir. Hüseyin Vasaf Sefîne-i Evliyâ’da şu şekilde vasıflarını nakletmektedir:

“Ebu’l-kemâleyn” diye şöhreti vardır. Eâzım-ı ulemâ ve efâhim-i urefâdandır… Hânkâh-ı şerîfleri vükelâ ve vüzerâ, şeh-zâdegân ve urefânın ziyâret-gâhı idi. Cidden vücûd-ı mes’ûdiyle iftihâr olunacak bir zât-ı kerîmü’s-sıfât idi.”[21]

B. Mehmed Celâleddin Dede’nin Doğumu ve Tahsili

Mehmed Celâleddin Dede, yukarıda ana hatlarıyla ifade etmeye çalıştığımız bir ortamda 8 Rebiülevvel 1265/1 Şubat 1849 tarihinde, Yenikapı Mevlevîhânesi’nde 1324/1906 yılında yanan Hidiv İsmail Paşa’nın yaptırdığı şeyh dairesinin harem kısmında dünyaya gelmiştir. Babası Osman Salâhaddin Dede, annesi ise Attar Hacı Tâhir Efendi’nin kızı Münire Hanım’dır. İlk olarak Kaldırimîzâde İstanbullu Ahmed Efendi’den tahsile başlamış ve ilk olarak Kur’an ve tecvîd okumuştur. 1277/1861 senesinde on iki yaşında iken de Davud Paşa Rüştiyesi’ne başlamıştır.[22]

O tarihte bu mektebin muallimlerinden olan Süleyman Efendi’den dersler almıştır. Davut Paşa Rüştiyesi’ne kardeşi Hacı Kemâl Efendi, Mecekoğlu Hüsameddin Dede ile beraber devam etmiş ve buradan mezun olmuştur. Daha sonra zamanın âlimlerinden özel dersler almaya devam etmiş, bu sadette Celâleddin Dede, Bursalı Hacı Dede’nin yanında Merkez Efendi şeyhi Ahmed Efendi ile beraber, bir müddet Fatih Camii’nde, Kovacılar şeyhinin eniştesinden, daha sonra Koca Mustafa Paşa’da Küçük Efendi tekkesi Şeyhi Meşhur Hafız Galib Efendi’den, sonra yine Koca Mustafa Paşa Medresesi’nde oturan Mustafa Efendi’den ve Molla Hacı’dan dersler almıştır. Filibeli Muhacir Mahmud Efendi’den de; Tasavvurât, Tasdikât, Şerh-i Akâid ve Meâni gibi dersler almış ise de, hocanın vefatı üzerine icâzet alamamıştır.

Tunuslu Mustafa Efendi’den Fütühât-ı Mekkiyye ve Buhârî-i Şerif okumuştur. Osman Salâhaddin Dede’nin vefatından sonra da Mustafa Efendi muntazaman dergâha gelerek Celâleddin Dede’ye ders okutmaya devam etmiştir.[23] Ayrıca babası Osman Salâhaddin Dede’den Mesnevî ve Celâleddin Devvânî’nin Zevrâ’sını okumuş, Fusûsu’l-Hikem’i de tekmil ederek, dergâhın semâhânesinde icrâ edilen bir merasimle icâzetnâme almıştır.[24]

1283/1867 senesinde de Mevlevî tarîkatı müntesiblerinden Mustafa Nâilî Efendi (ö. 1278/1862)’nin kızı Nazîfe Hanım’la evlenmiştir.[25]

 C. Postnişînliği ve Tasavvufî Kişiliği

Babasının ihtiyarlığı sebebiyle bir kenara çekilmesiyle, 1286/1870 yılından itibaren Konya Mevlevî Dergâhı postnişîni Safvet Çelebi’nin izniyle, 22 yaşında[26] babasına vekâleten dergâhta Mukabele ve İsm-i Celâl okumaya başlamış, bu vekâleti babası hayatta iken on sekiz seneye yakın devam etmiştir. 1304/1887 senesinde de babasının vefatıyla da Yenikapı Mevlevîhânesi’nin on dokuzuncu postnişîni[27] olarak da posta geçen Celâleddin Dede, altmış bir yaşında vefat edinceye kadar bu makamda yirmi iki yıla yakın hizmet-i meşîhatte bulunmuştur.[28]

Babasının yerine vekâleten dergâhı yönettiği esnada da ilim tahsilini sürdüren Celâleddin Dede, Selanikli Mehmed Es’ad Dede’den Mesnevî okumuş, 1304/1887 yılı Aralık ayında Eskişehir Mevlevî Dergâhı şeyhi Hasan Hüsnî Dede Efendi tarafından kendisine Mesnevî icâzeti verilmiştir.[29]

Kendisine şeyhlik makamı tevcih edildikten sonra mukabele günü olan Perşembe[30] günleri, kürsüden babasının telif ettiği Mesnevî şerhini takrire başlamış ve takrir on sekiz sene devam etmiştir.[31] Mehmed Ziyâ, ayrıca onun vefatından bir iki sene evvel de Cuma geceleri şeyh dairesinde Mecdüddin Sipahsâlâr’ın Farsça Menâkıb’ını okuyarak hazır bulunan dedelere, dervişlere ve sevenlerine şerh ettiğini nakletmektedir.[32]

Şeyh Celâleddin Dede, sahip olmuş olduğu yüksek ahlakî seciyyesi, ilmî kariyeri ile gerek tarîkat ehli gerekse de ilmiyye sınıfı nazarında, kendisine hürmet ve saygı duyulan bir zat olmasını sağlamıştır. Celâleddin Dede’nin 1301/1884-1303/1886 yılları arasında Meclis-i Meşâyıh nazırlığı yapması, şeyh çocuklarının/şeyhzâdelerin eğitilmesinin amaçlandığı Medresetü’l-Meşâyıh’ın kurulması fikrini ortaya atması ve yetiştirdiği şahsiyetler, onun teşkilatçı ve aktif karakterinin tezahürü olsa gerektir. Tarîkat usûl ve âdâbını korumaktaki gayreti, şer’i ölçülere riâyetteki azmi, Mevlevî tarîkati içerisinde Mehmet Ziya’nın; “Dervişliği laubalilik, tarikat usul ve adabını kalenderlikten ibaret sayan derviş taslakları” olarak nitelendirdiği kesim tarafından, “bu tarîkatı Nakşbendiyyenin Hâlidî koluna çevirdi” ithamlarına sebep olmuştur.[33]

“Mübarek gün ve gecelerde dergâhı ziyarete gelen her ziyaretçi dergâhtan şeyhin seviyeli sohbeti ve manevî himmetiyle memnun ayrıldığına kaç kere şahit olunmuştur. Sohbet meclislerine hâkim olan ciddiyet, sohbetine mevzu ettiği konuları dinleyenlerin seviyesine göre takdimi, akıl ve mantıktan uzak rivayetlerden kaçınması, daha çok ahlaki konulara teması, zor beğenenlere bile “Celâl Efendi gerçekten şeyh imiş” cümlesini söylettirmiştir. Hatta kendisinden büyük olan nice zevât-ı kirâmı dahi sohbet neticesinde “Şeyhim beni bu gece yaktın” ifadesini kullanmaya mecbur etmiştir.”[34]

Hüseyin Vassaf Sefine-i Evliyâ’da şöyle der;

“Nahîfü’l-bünye ve gâyet marîz idiler. Mükerreren şeref-i iltifâtlarına mazhar oldum ve mübârek ellerini öptük. Asabiyyü’l-mizâc idi. Müşârünileyh hazretlerinin mürîd-i hâlisi Tâhirü’l-Mevlevî Bey kardeşimiz buyurdular ki:

“Bir gün azîzim Muhammed Celâl Efendi hazretlerine, “Efendim râbıtasız zikir râbıtasız oluyor, bana râbıta ta’lîm buyursanız.” dedim. Uzun bir müddet sükût ettikten sonra, “Oğlum, râbıta insân-ı kâmile olur; ben ehil değilim ki, bana râbıta ediniz, diyeyim. Murâkabe yapınız.” buyurdular ki, bu söz Hz. Şeyh’in tevâzuuna ve derece-i kemâline delîldir. Edîb, zarîf, meclis-ârâ bir zât-ı âlî-kadr idi.”[35]

Mehmed Tâhir de, Celâleddin Dede’yi anlatırken; “Tarîkat-i feyzâ feyz-i Mevleviyyenin pîşvâ-yı âyini, âşiyân-ı irfan, Mevlevîliğin numûne-i zerâfet ve fadâili, Mekârim-i ahlakın kemâlât-ı insaniyyenin hülâsa-i mağrifeti, ahkâm-ı şerife-i şerîatın müderrisi hikmeti, âdâb-ı münîfe-i tarîkatın muallim-i hakîkati, efkâr-ı hürriyet ve adaletin hâce-i muhteremi, ma‘na-yı sebat ve metanetin timsâl-i mücessemi idi” ifadelerine yer vermektedir.[36]

Mehmed Celâleddin Dede’nin belki de en önemli özelliği, Mevlevî kültürüne vukûfiyetiyle beraber bir Mevlevî şeyhi olarak, diğer tarîkatlardan da icâzetli olmasıdır. 1305/1887 yılında Trablusgarblı Mustafa b. Osman Şebnî tarafından kendisine Şâzeliyye hilafeti verilen Celâleddin Dede, 1313/1895 yılı Nisan ayında Çiştiyye şeyhi İmdadullah Farûkî Efendi’den Çiştiyye hilafeti, yine Trablusgarblı Mustafa Efendi’den Kadiriyye hilafeti almıştır. Celâleddin Dede de İmdadüllah Farûkî Efendiye Mevleviyye hilafeti vermiştir.[37] Mahmud Kemâl İnal Bey de, Celâleddin Dede’nin Yakacıkta Şabaniyye Tekkesi’nde birkaç gün misafir kaldığı sırada tekkenin şeyhi Hüsnü Efendi nezdinde bir gece görüştüklerini nakletmektedir[38] ki, alınan ve verilen bu hilafetler ve bu görüşmelerin, XIX. Yüzyılda tarîkatlar arası ilişki açısından önem arz ettiğini belirtmek gerekir.

Abdülbâkî Gölpınarlı, Yenikapı Mevlevîhânesi son şeyhi Abdülbâkî Efendi (Baykara)’den rivayetle, babası Mehmed Celâleddin Dede’nin ve Osman Salâhaddin Dede’nin de Hamzavî olduklarını, hatta Osman Salâhaddin Dede’nin bir mezarı Hamza Bâlî (ö. 969/1561)’nin zannederek Kapdan-ı Derya Mehmed Ali Paşa’ya tamir ettirdiğini nakleder.[39] Südlüce Dergâhı şeyhi Elif Efendi ise; Osman Salâhaddin Dede’nin zamanının bir çok şeyhi ile de sohbet etmekten hoşlandığını ve bunlardan birinin de Şeyh İbrâhim Berâdetü’l-Medenî eş-Şâzilî olduğunu, Osman Salâhaddin Dede’nin, onun vasıtasıyla Şazeliyye’ye intisab ettiği gibi, Şeyh İbrâhim Efendi’nin de, Osman Salâhaddin Dede vasıtasıyla Mevlevîliğe intisap ettiğini aktarmaktadır.[40]

Bununla birlikte diğer kaynaklarda, Mehmed Celâleddin Dede’nin birçok tarîkatten icazetli olduğu belirtilmekte, fakat Melamî-Hamzavî olduğuna dair bir işaret bulunmamaktadır.[41]

Vefat ettiğinde Mehmed Celâleddin Dede’nin cenaze merâsimine iştirak eden diğer tarikat şeyhleri de, Mevlevîlerle diğer tarîkatlar arasındaki ilişkiye işareti açısından önemlidir. Mehmed Celâleddin Dede’nin vefatından sonra nâşı Yenikapı Mevlevîhânesi matbahında şeyhin vasiyeti gereği Topkapı İmamı Edhem Efendi tarafından yıkanırken, Sümbül Sinan Tekkesi şeyhi Kutbuddin Efendi (ö. 1332/1914), Merkez Musa Muslihiddin dergâhı şeyhi Ahmed Efendi (ö.1332/1914), Odabaşı dergâhı şeyhi Ahmed Efendi ile beraber diğer şeyh efendiler, bütün dedeler, mühibbân ve dervişler hazır bulunmuşlardır.[42] Daha sonra, cenazesi Koca Mustafa Paşa dergâhına götürülüp orada Meclis-i meşâyıh reisi Tophane Kâdirî dergâhı şeyhi Ahmed Efendi (ö. 1324/1906)’nin de katıldığı ve Südlüce Sa’dî dergâhı şeyhi Elif Efendi tarafından kıldırılmış ve Yenikapı dergâhına getirilip defnedilmiştir.[43]

Meşîhati müddetince yetiştirdiği talebeler arasından Rauf Yekta, Subhi Ezgi, A. Avni Konuk, H. Saadettin Arel, Tâhirü’l-Mevlevî, Ahmet Remzi Akyürek gibi isimleri saymak mümkündür.[44]

 D. Devrin Siyasi Hadiseleri ve Mehmed Celâleddin Dede

Osman Salâhaddin Dede’den sonra yerine geçen oğlu Mehmed Celâleddin Dede de, devrinin siyasî olaylarıyla yakından ilgilenmiştir. Mehmed Ziya’nın da naklettiği gibi, babası Osman Salâhaddin Dede’den Yenikapı Mevlevîhânesi meşîhatini devralmakla beraber, onun aynı zamanda sosyal ve siyasî mirasına da devralmıştır. Uzun süre babasının meşîhat makamına vekâleti ve babasıyla birlikte birçok siyasî ve sosyal meselelere müdahaleleri, kendisine babasının sahip olduğu sosyal ve siyasî meselelerdeki ince görüşü kazandırmıştır. Hatta bir meseleden dolayı Abdülhamîd Han’ın Celâleddîn Dede için “Celâl Efendi ince düşünür” dediğini işittiğini Mehmed Ziya nakletmektedir.[45]

Celâleddin Dede kendisine karşı padişahın bu teveccühü olmasına rağmen sarayın takibinden kendini kurtaramamıştır. Bunda Abdülhamid Han’ını memleketin içinde bulunduğu siyâsî çalkantılar sebebiyle memleketin her yerinde olup biten hadiselerle ilgili müteyakkız olması[46] ve Celâleddin Dede’nin babası üzerindeki kuşkuların da etkisi olmuş, böylece dergâhla ilgili takibat devam etmiştir. Bu takibattan Celâleddin Dede ciddi bir şekilde üzüntü duymaktadır. Babasının vefatı neticesinde onun için dergâhta mevlüd okutmaya teşebbüsü, saraydan çekindiği içinde davetliler listesini kısa tuttuğu halde, yine de takibata uğraması ve o gece dergâha âdetâ devletin hafiye teşkilatının her kademesinde görevli zevatın hücumu mevlidin önce men edilmesi daha sonra izin verilmesi, onu daha çok üzüntüye sevk etmiştir.[47]

Öyle ki dergâh Abdülhamid Han’ın hafiyelerince sürekli kontrol altında tutulmuştur. Dergâha giren çıkanlar takip edilir, dergâha müdavim olan zevatla ilgili istihbaratlar toplanır olmuştur. Bu hassasiyet o dereceye ulaşır ki, neticede Celâleddin Dede ve Yenikapı dergâhıyla ilgili akla gelmedik jurnaller saraya ulaştırılmıştır.[48]

Edirne Mevlevîhânesi şeyhi Aydınlı Eşref Dede’nin vefatı ile görevin oğlu Salâhaddin Efendi’ye tevcihini bildiren tezkere ile Konya aşçıbaşısı Salâhaddin Dede’nin İstanbul’a gelişi “Çelebi Efendi İstanbul’a geldi” şeklinde saraya bildirilmesi neticesinde olayın takip ve tahkiki için her tarafa gönderilen memurların karlı bir gecede Yenikapı dergâhına gelerek Celâleddin Dede’yi yatağından kaldırıp sorguya çekmeleri dergâh üzerindeki kontrolü göstermesi açısından ilgi çekicidir.[49]

Bunlardan belki de en tuhaf olanı Celâleddin Dedenin oğlu Abdülbâkî Efendi’nin evlendiği sırada vuku bulan olaydır.[50] Saraya ulaşan jurnale göre; düğün esnasında, bu bahâne ile bazı devlet büyükleri kadın kılığına girerek dergâha geleceklerdir ve burada devletle alakalı mühim işler müzakere edilecektir. Bunu haber alan saray, hafiyeleri o gece dergâha doldurmuş ve kale kapısından çıkıp dergâha doğru giden kapalı kadın arabalarına varıncaya kadar aranmıştır.[51]

Bu dönemde Abdülhamid Han’ın Mevlevîliğe karşı bir kuşku içerisine girmesinde, Konya’da bulunan ve kalenderî meşreb haliyle dikkat çeken Abdülvâhid Çelebi’nin davranışlarının da etkisi olmuştur. Çelebinin bu hali, Veliaht Sultan Reşad’ın da Mevlevî olması gibi sebepler, etrafın da telkinleriyle padişahın dikkatini celbetmiş, padişah Çelebi Efendinin sürekli takibini istemiştir. Tabi ki bu takip sadece Çelebi Efendi ile sınırlı kalmamış, bütün Mevlevîleri de içine almıştır.[52]

Sarayın Celâleddin Dede üzerindeki takibine bir başka sebepte; o dönemde memlekette hâkim olan istibdadı ortadan kaldırmak için bir teşekkül oluşturan ve merkezi Paris’te bulunan Jön Türkler diye bilinen teşkilatın aralarına İstanbul’dan bazı zevatı da almaları ve bu zevat içinde yer alan Bedevî Şeyhi Nail Efendi, kardeşi Devlet Şûrası Bidayet Mahkemesi Reisi Hakkı Bey, Müşir Kazım Paşa, Fuad Paşa, Bursa Valisi Azmi Bey’in babası, Gâlib Paşa’nın damadı Cemal paşaların dergâhta toplanmaları ve Dedeyle fikir alış verişinde bulunmalarıdır. Cemiyetin Paris’te yayınlanan gazetelerini Hakkı Bey, Şeyhin damadı Sivil Emekli Sandığı Nâzır Muâvini Muhiddin Bey’e verdiğini, onun da potinlerinin içine koyarak gizli bir şekilde dergâha getirerek okunmasını sağladığını Mehmed Ziyâ kaydetmektedir.[53]

Bu olaylar başta Celâleddin Dede olmak üzere bütün Mevlevîlerin hürriyet severliklerine yorumlanmıştır.[54] Bu noktada daha da ileri gidilerek, düzenlenecek bir komplo ile Veliaht Mehmed Reşad’ın Sultan Abdülhamid’in yerine tahta geçirileceği Şeyh Nâilî Efendi tarafından Celâleddin Dede’ye anlatılıp fikir alınmış, fakat “böyle mühim bir meselede esaslı tedbirler almadan işe girişmenin millet ve memleketin yararına olmayacağı, durumu kadere terk etmenin bu aşamada en iyi netice olacağını” ifade eden Celâleddin Dede ileri görüşlülüğünü ve siyasî alandaki maharetini sergilemiştir.[55]

 E: Mûsikîşinâslığı ve Şâirliği

Devrin karmaşık siyâsî ve sosyal olayları içerisinde maharetini ortaya koyan Celâleddin Dede mûsikî alanında da mahir bir Mevlevîdir. Mûsikîde üstadlık mertebesi olan Mehmed Celâleddin Dede, mûsikî bilgilerini ve özelikle Tanbur meşketmeyi, İsmet Ağadan, büyük ve küçük Osman beylerle Nikagos Ağadan öğrenmiştir. Tanbur çalmaktaki mahareti, mızrab vurmaktaki fevkalade kabiliyeti Memduh Efendi gibi mûsikî üstadlarınca “Ben şimdiye kadar böyle tanbur dinlememiştim” şeklinde taltif edilmiştir. 1904 yılında Nâyî Osman Dede’nin Hicâz âyininin Dûgâh makamı ve üsülünde bestelemesi mûsikîdeki yüksek yerine ve Rauf Yektâ Bey’in ifadeleriyle “mûsikî alanındaki ilmî ve tatbikî kudretine” en önemli işaret kabul edilmiştir.[56]

Rauf Yekta onun mûsikîşinâslığını şu cümlelerle tavsif etmektedir:

“Celâleddin Efendi, mûsikîdeki iktidârı ilmî ve amelî itibarıyle eslâfından tekaddüm etmiştir. Tanbûrnevâzlıkta asrının cidden ferîdi olduğu gibi, nazariyye-i mûsikîde dahî nâdirdir.”[57]

Zekaî Dedezâde Ahmed Efendi de; “Celâleddin Efendi mehere-i mûsikîşinâslardan Büyük Osman Efendi (ö. 1303/1885)[58]’den tanbûr öğrenmiştir. Tarz-ı mahsûs ile tanbûr çalmakta mâhir idi. İlm-i mûsikîde vukûfu derin olmakla beraber, bilhassa nazârî kısmını pek iyi bilirdi. Dugâh-ı Cedîd makamında büyük, ruhnevâr bir âyîn-i şerîf bestelemiştir.” demektedir.[59]

Mehmed Celâleddin Dede aynı zamanda Galata Mevlevîhânesi şeyhi Atâullah Dede ve Beşiktaş Mevlevîhânesi şeyhi Hüseyin Fahreddin Dede gibi bir mûsikî araştırmacısı idi. Bu zatlar mûsikînin bir ilmi olması gerektiğine inanarak, Farsça, Arapça ve Osmanlıca çeşitli eserleri ve edvârı okumaya koyulmuşlardır. Türk mûsikîsinin perdeleriyle aralıkları, makamlarıyla usulleri üzerinde çalışmışlardır. O zamana kadar nota yazısına ihtiyaç duymadan, geleneğin kulağıyla perdeleri, aralıkları bulan icrâcı, makamları gene geleneğin zevkiyle bulan besteci, bu uygulamaların temelli bir açıklamasını, niçinini nasılını aramaya, bu tanımlanmamış mûsikiyi yönetip yönlendiren sistemin sırlarını çözmeye gayret etmişlerdir. Adı geçen üç Mevlevî şeyhi bu çalışmalarını yazılı eserler haline getirme fırsatını bulamamışlar, fakat ortaya koydukları bilgi ve bulgularını Râuf Yekta Bey, Suphi Ezgi, Hüseyin Saadettin Arel gibi talebeleri aktarmışlardır. Böylece yetişen mûsikîşinâslar sayesinde, son asrın mûsikî araştırmacıları ortaya çıkmış ve mûsikî ile ilgili birçok konunun telifî temin edilmiştir.[60]

Mehmed Celâleddin Dede’nin musikide mahareti yanında şâirliği de vardır. Mehmed Celâleddîn Dede’nin ârifâne ve âşıkâne şiirleri bulunduğunu ve “Şeyhî” mahlasını kullandığını Mehmed Ziyâ Bey nakletmektedir.[61]

               Âşık hemîşe nâle vü âh eylemek gerek
               Yârin yolunda cismi tebâh eylemek gerek

               Cân virmeyince şâhid-i aşk eylemez zuhûr
               Başını fedâ-yı Arabda kâh eylemek gerek

               Düşdü hevâ-yı dâne-i ruhsâra mürg-ı dil
               Pâ-best-i kayd-ı zülf-i siyâh eylemek gerek

               Gönlüm asıldı kaldı ser-târ-ı perçeme
               Girdi hatâya varsa günâh eylemek gerek

               Şeyhî cenâb-ı ahkar-ı aşk-âşinâ gibi
               Bir Mevlevî’yi hem-dem-i râh eylemek gerek[62]

Hüseyin Vassaf Bey;

“Hâl-i ihtizârlarında şu kıt’ayı eser-i sünûhâtları olarak söylemişlerdir ve daha sonra da bestelenmiştir.” diye nakleder.

               Dil-hasteyim firâk-ı cemâlinle  sevdiğim
               Cismim hayâle döndü hayâlinle sevdiğim

               Âh eylerim ümîd-i visâlinle sevdiğim
               Cismim hayâle döndü hayâlinle sevdiğim[63]

               Ey mefhar-ı evvelîn olan Mevlânâ
               Vey melce-i âhirîn olan Mevlânâ

               Dervîşlerini hakîkate vâsıl kıl
               Ey hâdi-i râh-ı dîn olan Mevlânâ[64]

F. Mevlevîhâne Yangını

Celâleddin Dede’nin ömrünün son zamanlarında yaşadığı en esef verici olaylardan biri de Yenikapı dergâhının geçirdiği yangındır. 14 Kasım1906 Çarşamba gecesi, Ramazan Bayramının beşinci günü, dergâh kütüphânesinin altında bulunan ahırdaki çalı çırpıdan çıkan ateşler yarım saat içerisinde dergâhın tamamını sarmış ve her tarafı kül etmiştir.[65] Bu yangının müstebitler tarafından çıkarıldığını o zaman Mısırda çıkan gazeteler iddia etmişler ve bu iddiaya Mehmet Tâhir Efendi de katılsa da, Mehmed Ziyâ yangının dikkatsizlik neticesinde çıktığını söylemektedir.[66]

Dergâhtaki yangını kimin çıkardığından ziyâde bu mevhûm olayda üzüntü veren taraf, dergâh kütüphânesinin tamamen yanmasıdır. Bilhassa Osman Salâhaddin Efendi tarafından toplanan veya satın alınan ve Mehmed Tâhir Efendi’nin tabiriyle “hazîne-i nevâdir” denilecek kadar kıymetli eserleri hâvî bu kütüphâne[67] Mevlevîlik tarihi bakımından da önemlidir. Bu kütüphânede bulunan ve Osman Salâhaddin Dede ile beraber diğer Mevlevî büyüklerinin eserleri de yanmıştır. Bu gün elimizde bilhassa Yenikapı dergâhı şeyhlerinden bazılarının eserleri mevcut değilse bunun sebebi bu yangındır. Dergâhın geçirmiş olduğu yangın, bu sıralarda son derece rahatsız olan Celâleddin Dede’nin rahatsızlığını artırmış ve ölümüne sebep olmuştur.[68]

Celâleddin Dede Defter-i Dervîşân II’ye bu yangın ile ilgili şu notları düşmüştür:

“Zamân-ı meşîhat-i fakîrânemde ikrâr bende-i çile-râh-ı Cenâb-ı Hüdâvendigâr olan fukarâ-i nevniyâzânın isim ve tarîh ikrârları mecmu’â-yı mahsûsaya kayd ve tahrîr olunmakta iken 1324/1906 sene-i hicrîsi Şevvâl-i Mükerrem’inin beşinci Çarşamba gecesi saat üç kararlarında bi-kazâillâhi Teâlâ zuhûra gelen bir harîk-ı esef-engîzde dergâh-ı şerîf ve pederim Ebu’l-Kemâleyn Osman Salâhaddin Dede efendimizden cihândeğer bir yâdigâr olan kütüb-i nefîse ve bu âcizin dahî cem’ eylediğim kütüb-i nâdire ile berâber muhterik olduğundan teyemmünen ve teberrükâren? Cedd-i büzürgüvârım Seyyid Nâsır Abdülbâkî Dede Efendi merhûmun iş ub mecmu’âlarına yeniden kayd ve tahrîr olunduğu gibi bundan böyle dahî işâallâhu’r-rahmân tahrîr olunacaktır. 18 Muharremü’l-Harâm 1325/1907.

el-Fakîru’l-hakîr Ebu’l-Burhân Muhammed Celâleddîn ibni eş-Şeyh Ebu’l-Kemâleyn Osman Salâhaddin el-Mevlevî Hâdim-i fukarâ-i Mevlevîhâne-i Bâb-ı Cedîd.

Dergehin evvel te’sîs târihi olarak – Buldular bâb-ı rızâ cümlesini ehl-i tarîk

Sâl-ı tahrîrine târih içün şimdi… – İhtirâm eyledi evvel bâb-ı rızâ üzre harîk”[69]

 G. Vefatı

1320/1903 yılında yakalandığı ve günden güne artan gırtlak kanseri ve akciğer rahatsızlığıyla 1324/1906 yılının Mayıs ayına kadar mücadele etmiştir. Bu tarihten itibaren dergâha vefatından sonra postnişîn olarak atanan oğlu Abdülbâkî Dede (ö. 1935) vekâlet etmiştir. Bilhassa vefatından önceki son aylar çok zor geçmiş, sesi iyice kısılmış, meramını aktaramaz duruma gelmiştir. Doktorlarının gördüğü luzum üzerine Gedik Paşa’da kiraladığı bir konağa taşınmış, bu sıhhî sebeplerden dolayı taşınması dahi saray nazarında problem teşkil etmiş, yazdığı bir arîza ile durumu padişaha izah etmek zorunda kalmıştır. Hastalığı bu konakta iyice artan Celâleddin Dede ve Şeyhliğinin yirminci yılında, altmış bir yaşında dergâhın 19. Şeyhi olarak 30 Rebî’ulâhir 1326 (17 Mayıs 1908) Cumartesi akşamı vefat etmiştir.[70]

Oğlu Abdülbaki Dede Defter-i Dervişan II’a (bazı tarih ve saatleri boş geçerek) babası ile ilgili şu kayıtları düşmüştür:

“Bin üç yüz yirmi üç senesi Mayısın 18 cumartesi günü akşam ya’ni Pazar gecesi saat … velînîmetim iki cihânda rehberim azîzim pederim cennetmekân Mesnevîhan Seyyid Celâleddîn -kaddesallahu esrârahû- el-mübeyyin efendimiz ‘âzîm-i dâr-ı cinân ve nâil-i vuslat-ı rabb-i Yezdân oldu. Kendüleri 1265 târihinde Yenikapı Mevlevîhânesinde kadem-nihâde-i âlem-i şuhüd olmuştur. … yaşında bed’-i besmele idüb … tahsîl-i ibtidâî gördükten sonra Davut Paşa Rüştiyesine ve Dâmad? Mollâ Camiye gider orada tahsîl buyurub ba’de …  … efendilerden ulûm-ı Arabiyyeyi tahsîl buyurmuştur. Ve sinn-i âlîleri on sekize vâsıl oldukta peder-i peder-i âlileri merhûm Seyyid Mesnevîhân Osman Salâhaddin Efendimiz -kuddise sırrıhû-nun ma’lûliyetine binâen vekâlete ta’yîn olunmuştur. Ve yine on sekiz yaşında pederlerine kâri-i mesnevî-i ma’nevî olub on sekiz sene pederlerinin … bulunduktan sonra peder-i âlîleri irtihâl-i dârü’n-naîm eylemekle makamlarına dergâh-ı şerîfin on sekizinci şeyhi olarak câlis olmuşlar. Ve o tarîhte pederlerinin bıraktıkları mesnevî-i şerîfe bed’ buyurmuşlar ve on sekiz senede hatm buyurmuşlar ve fâkîri dahî vekâletlerine ta’yîn buyurmuşlar ve hatm-i şerîfi … … Dergâh-ı şerîfede harîk zuhur eylemiştir. Ve kendüleri harîktan … sonra irtihâl buyurmuşlardır. Cenâb-ı Hak Teâlâ ruhâniyetlerini üzerimizde sâyebân itsün. Rahmetullâhi Teâlâ rahmeten vâsi’aten.” [71]

Cenaze önce bulunduğu konaktan dergâha taşınmış, matbahta şeyhin vasiyeti gereği Topkapı İmamı Ethem Efendi tarafından yıkanırken, damadları Bahariye dergâhı şeyhi Hüseyin Fahreddin Dede ve Veled Çelebi, Sümbül Sinan Tekkesi şeyhi Kutbuddin Efendi (ö.1332/1914), Merkez Mûsâ Muslihiddin dergâhı şeyhi Ahmed Efendi (ö.1332/1914), Odabaşı dergâhı şeyhi Ahmed Efendi ile beraber diğer şeyh Efendiler, bütün Dedeler, mühibbân ve dervişler hazır bulunmuşlardır.[72]

Cenazesi Koca Mustafa Paşa dergâhına götürülüp orada Meclis-i Meşâyıh reisi Tophâne Kâdirî Dergâhı şeyhi Ahmed Efendi (ö. 1324/1906)’nin de katıldığı ve Südlüce Sa’dî dergâhı şeyhi Elif Efendi tarafından kıldırılan cenaze namazından sonra, toplumun her kesiminden insanların katıldığı kalabalık bir insan topluluğuyla Yenikapı dergâhına getirilip, sağlığında oğluna eliyle gösterdiği yere, babası Salâhaddin Dede’nin sol tarafına defnedilmiştir.[73]

Definden sonra Hazîne-i Hassa memurları, Padişah Sultan Abdülhamid tarafından cenaze masrafı olarak yollanan 2000 kuruş getirmişlerse de, bu para şeyhin vasiyeti gereğince bu hizmete sarf edilmemiştir.[74]

Müritleri arasında yer alan Ahmed Remzi Dede, Tahirü’l-Mevlevî gibi dönemin önemli isimleri tarafından birçok tarih düşürülmüştür.[75]

A. Remzi Dede’nin, şeyhinin vefatına ve Abdülbâki Dede’nin postnişîn oluşuna dair düşürdüğü tarih şöyledir:

Semiyy-i mefhari sâdât ibn-i Şeyh Selâhaddin

Nümâyân idi zâtında Cenâb-ı Pîr’in ahlâkı

Yenikapı’da feth-i bâb-ı irşâd eyledi haylî

Olup dil-teşnegân-ı feyze âb-ı aşkdan sâkî

İdince tekye-i dârü’s-selâm-ı vuslata rıhlet

Firâkı eşk-bâr-ı mâtem etdi cümle uşşâkı

Fakat necl-i necîbi Hazret-i Bâkî Efendi’de

Bulurlar ba’d-ez-în talib olanlar feyz-i Hallâk’ı

Şu bir mısra’da Remzî münderic geldi iki târîh

Celâleddin Muhammed gitdi ammâ sırrıdır Bâkî (1326). (Bkz. Ahmet Remzi, Mir’at-ı Zeyni’l-Abidin, s. 38-39.)

               Eyledi üç nezr Mevlânâ tamâm
               Cân fedâ itdi Celâleddîn cemâl-i dosta

               (جان فدا ايتدى جلال الدين جمال دوسته) = 1322 + 3 =1326 [76]

               Didi Dervîş İsmet hîn-i fevtinde bu târîhi
               Celâl-i Mevlevî aşk ile buldu vuslatu’llâh’ı

               (جلال مولوى عشق ايله بولدى وصلت اللهى )[77]

               Gûş idüp neyden nevâ-yı “irciî
               İtdi şeyh-i Mevlevî azm-i cemâl

               Bendesi Tâhir didi târîhini
               Virdi cânın mürşid-i a’zam Celâl

               (ويردى جانن مرشد اعظم جلال) =1326[78]

               Fikr-i likâ-yı yâr ile gitdi bakâya şeyhimiz
               Sahn-ı fenâda eyleyüp kesb-i kemâl-i ma’nevî

               Müş’ir-i irtihâlidir şu mısra’-ı güher-âheng
               Mürtehil-i Cemâl’dir Şeyh Celâl-i Mevlevî

               (مرتحل جمالدر شيخ جلال مولوى) = 1326[79]

“Mûsikîdeki behre-i külliyyesi, hele tanbûr çalmaktaki kemâlâtı cidden ve hakîkaten ziyâde idi. Nâyî Osmân Dede’nin Hicâz Âyîni’ni, dügâh makâm ve usûlünde besteleyerek tarab-hâne-i irfâna yâdigâr eyledi. Hulâsa-i kelâm Celâleddîn Efendi andelîb-i gülistân-ı Mevlevî idi. Bâğ-zâr-ı bakâya uçtu gitti. Şeyh Abdülbâkî Dede Efendi gibi bir hayrü’l-halef bırakmış olması yârân u muhibbâna tesliyyet verdi.”[80]

BİBLİYOGRAFYA

Abdülbâkî Gölpınarlı, Mevlânâ’dan Sonra Mevlevîlik, (İkinci Baskı), İstanbul 1983.

Abdülbâkî Nâsır Dede, Defter-i Dervişân II, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Araştırmaları Merkezi Kütüphânesi (İSAM), nr. 18112.

Ahmet Cahid Haksever, Modernleşme Sürecinde Mevleviler ve Jön Türkler, H Yayınları, İstanbul 2009.

Ahmet Cahid Haksever, Son Dönem Osmanlı Mevlevilerinden Ahmet Remzi Akyürek: Hayatı, Eserleri ve Tasavvuf Anlayışı,Kültür Bakanlığı Yay., Ankara 2002

Cezmi Eraslan, II. Abdülhamid ve İslam Birliği, İstanbul 1992

A. Ziya Karal, Osmanlı Tarihi, (Beşinci Baskı), Ankara 1988, V-VII.

Ekrem Işın,“İstanbul’un Mistik Kültüründe Mevlevîhâneler, Yenikapı Mevlevîhânesi” İstanbul Dergisi, 1993, sy. 4, s. 119-131.

Elif Efendi, Tenşîtü’l-Muhibbîn bi Menâkıb-ı Hâce Hüsameddîn, İstanbul 1300/1883.

Hasibe Mazıoğlu, Ahmed Remzi Akyürek ve Şiirleri, Ankara 1987.

İbnülemin Mahmud Kemâl İnal,  Son Asır Türk Şairleri, İstanbul 1970, I-XII.

İbnülemin Mahmud Kemâl İnal,  Son Hattatlar, İstanbul 1955.

İbnülemin Mahmud Kemâl İnal,  Son Sadrazamlar, (Üçüncü Baskı), İstanbul 1982, I-IV.

İbnülemin Mahmud Kemâl İnal, Hoş Sadâ, İstanbul 1958.

Mahmud Erol Kılıç, “Yedi Tepeli Şehrin Tekkeleri ve Muhyiddin Efendi’nin Tomar-ı Tekâyâ’sı”, İstanbul Armağanı III, (hzl. Mustafa Armağan), İstanbul 1997, s. 259-274.

Mehmed Süreyyâ, Sicill-i Osmânî, (hzl. O. Hülâgû-M. Ekincikli-H. Savaş) İstanbul 1998, I-IV (IV/ı, IV/ıı).

Mehmed Ziya, Yenikapı Mevlevîhânesi (hzl. Yavuz Senem), Tercüman 1001 Temel Eser, ty.

Mehmet Tahir, Osmanlı Müellifleri (hzl. A.F. Yavuz-İ. Özen), İstanbul ty., I-III.

Muhammed Tâhir (Tâhirü’l-Mevlevî), Yenikapı Mevlevîhânesi Postnişîni Şeyh Celâleddin Efendi Merhûm, Matba’a-i Mekteb-i Sanâyi’, 1326

Mustafa Erdoğan, Abdülbaki Baykara Dede, Dergah Yayınları, İstanbul 2003.

Mustafa Kara, “Tanzimat Dönemi ve Tasavvufî Hayat”, Tanzimatın 150. Yıldönümü Uluslararası Sempozyumu (Bildiriler), Ankara 1991.

Mustafa Kara, Din Hayat Sanat Açısından Tekkeler ve Zaviyeler, (Üçüncü Baskı) Aralık 1990.

Necati Elgin, “Konya Mevlânâ Dergâhına Manen ve Maddeten Hizmeti Olan Mevlevî; Şeyhulislam Mehmed Sahib (Pîrizâde)” Çağrı Dergisi, sayı: 68, Eylül 1963, s. 8-10.

Nüri Özcan,“ Mehmed Celaleddin Dede”, DİA, XXVIII, 446-447.

Osman Nuri Ergin, Maârif Tarihi, İstanbul 1939, I,

Osmanzâde Hüseyin Vassaf, Sefine-i Evliya, (Yay. Hazl. M.Akkuş-A.Yılmaz), Kitabevi, İstanbul 2006

Saadettin Nuzhet (Ergun), “Mevlânâ’nın Türk Şiiri ve Musikisi Üzerindeki Tesirleri”, Konya, Konya 1943.

Saadettin Nuzhet (Ergun),Türk Mûsikî Antolojisi, İstanbul 1943, I-II.

Saadettin Nuzhet (Ergun),Türk Şairleri, İstanbul 1936, I-III.

Samiha Ayverdi, Boğaziçinde Tarih, İstanbul 1982.

Seyyid Ahmed Münib Bandırmalızâde, Mecmuâ-yı Tekâyâ, İstanbul 1307/1889.

Sezai Küçük, Mevleviliğin Son Yüzyılı, Vefa Yayınları, İstanbul 2007, s. 71-12.

Tahirû’l-Mevlevi (Olgun), Çilehâne Mektupları, (hzl: Cemal Kurnaz-Gülgün Erişen), Ankara 1995.

Tahsin Paşa (Esbak Mabeyn Başkâtibi), Abdülhamit ve Yıldız Hatıraları, İstanbul 1931.

Yılmaz Öztuna, Türk Mûsikî Ansiklopedisi, İstanbul 1969, I-II.


[1] M. Ziyâ, Yenikapı Mevlevîhânesi, s. 162; Mehmed Süreyyâ, Sicill-i Osmânî, III, 452.

[2] E. Işın, “İstanbul Mistik Tarihinde Mevlevîhâneler”, İstanbul Dergisi, Sayı: 4, s. 130.

[3] Sultan Mahmud Yenikapı dergâhı müdavimlerindendir. Karlı ve soğuk kış günlerinde dahi dergâhı ve Osman Salâhaddin Dede’yi ziyaret ettiği, oğlu Abdülmecid’inde tahta geçtikten sonra babası gibi Yenikapı dergâhını ve Osman Salâhaddin Dede’yi sık sık ziyaret ettiği nakledilir. II. Mahmud devrinde henüz genç olan Yenikapı Mevlevîhânesi şeyhi Osman Salâhaddin Efendi, bir gün dergâhı ziyarete gelen padişahın ziyaretinden çok mütehassis olacak ki, dergâhlardaki usûlü ve mânevî otoritesinin icabını unutarak cümle kapısından dışarı çıkmış ve padişahı karşılamak için arabasının yanına kadar gelmiştir. Fakat Padişah bu durumdan memnun olmamış ve yanındakilere; “Eskiden böyle bir usûl yoktu, Şeyhler bizi cümle kapısının içinde karşılardı. Acaba biz mi büyüdük? Onlar mı küçüldü?” demekten kendisini alamamıştır. II. Mahmud zamanında, 1253/1837 yılında Osman Salâhaddin Dede’nin meşihat döneminde Yenikapı Mevlevîhânesi büyük bir tamirat geçirmiştir. Padişahın yaptırdığı bu tamirat neticesinde dergâhın bütün yapıları yenilenmiştir. Bkz. M. Ziya, a.g.e., s. 182; A. Gölpınarlı, Mevlânâ’dan Sonra Mevlevîlik, s. 422-423; S. Ayverdi, Boğaziçinde Tarih, s. 185-186; BOA, İrade Dahiliye (İD), 6298, (14 Receb 1262/1845).

[4] M. Ziya, a.g.e., s. 183.

[5] M. Ziya, a.g.e., s. 186.

[6] Geniş bilgi için bkz. Osman Nuri Ergin, Meârif Tarihi, I, 241-243; M. Kara, Din Hayat Sanat Açısından Tekkeler ve Zaviyeler, s. 302 vd.

[7] M. Kara, a.g.e., s. 304.

[8] M. Ziyâ, a.g.e., s. 182.

[9] Hayatıyla ilgili bilgi için bk. Son Sadrâzamlar, I, 4-58.

[10] Hemdem Çelebi 1275/1858 yılında, Osman Salâhaddin Dede’nin Konya’ya yapacağı ziyaret için padişahın izin ve müsaade buyurması delâleti ricasıyla Sadrazam Âli Paşa’ya bir mektup yazmıştır. Bk. A. Gölpınarlı, Mevlâna’dan Sonra Mevlevîlik, s. 176. Hayatıyla ilgili bilgi için bk. Son Sadrâzamlar, I, 4-58.

[11] Hayatıyla ilgili bilgi için bk., Son Sadrâzamlar, I, 196-258.

[12] M. Fazıl Paşa ve Genç Osmanlılar Cemiyeti için bk. E. Ziya Karal, Osmanlı Tarihi, VII, 299-302.

[13] Şeyhulislam Mehmed Sahib Efendi, Beşiktaş şeyhi Hasan Nazif Dede ve daha sonra da Osman Salâhaddin Dede’den sulûkünü tamamlamıştır. Sahib Molla devrin padişahlarının haksız muamelelelirini korkusuzca sert bir şekilde eleştirmesiyle şöhret bulmuş bir din adamıdır. Özellikle Abdülhamid’e karşı pervasız ve fütursuz hücumlarından dolayı, te’dib maksadıyla görev yerleri değiştirilmişse de, buralara gitmemiş ve direnmiştir. V. Murad döneminde, Damad Mahmud Celâleddin Paşa öncülüğünde, içinde O. Salâhaddin Dede’nin de bulunduğu, Abdülhamid’in tahta çıkarılması için çalışan grupta yer almış ve zaman zaman Yenikapı Dergâhında yapılan toplantılara iştirak etmiştir. Abdülhamid de bu sürecin hızlandırılması için kendisine haberler gönderdiğinde; “Şehzade Abdülhamid Efendi niçin acele ediyorlar? Kaza ve kader zaten kendilerini o mevkiye götürüyor” diye cevap vermiştir. Abdülhamid’in tahta geçmesi için çalışan Sahib Molla, daha sonra padişahlık süresi içindeki uygulamalarını beğenmediği için, saraya ayak basmamıştır. Devrin siyâsî olaylarından sıkıldığı için, Konya’ya gitmek istemiş fakat saray buna izin vermemiştir. O da, kendi parasıyla Paşabahçe Kristal İmalathânesi’de yaptırdığı bir ton ağırlığındaki avizeyi, Mevlânâ Dergâhına göndermiştir. Nihayet 1908 yılında padişahın halli için alınan kararın padişaha kendisi tarafından tebliği isteyenlere, Sahib Molla; “İktisâb-ı ma’nevim bu hizmeti kabule manidir. Onu siz yapın” cevabını vermiştir. 1328/1910 yılında vefat etmiştir. Bk. Necati Elgin, “Konya Mevlânâ Dergâhına Manen ve Maddeten Hizmeti Olan Mevlevî; Şeyhulislam Mehmed Sahib (Pîrizâde)” Çağrı Dergisi, Sayı: 68, Eylül 1963, s. 8-10.

[14] M. Ziyâ, a.g.e., s. 181; A. Gölpınarlı, Mevlâna’dan Sonra Mevlevîlik, s. 294-295;. M. Kara, “Tanzimat Dönemi ve Tasavvufî Hayat”, s. 991.

[15] M. Ziyâ, a.g. e., s. 181.

[16] M. Ziya, a.g.e., s. 184.

[17] M. Ziya, a.g.e., s. 182.

[18] M. Ziya, a.g.e., s. 186.

[19] M. Ziya, a.g.e., s. 188.

[20] M. Ziya, a.g.e., s. 189. Osman Selahaddin Dede ve devrin siyasi olayları ile ilgili bazı değerlendirmeler için bk. A. Cahid Haksever, Modernleşme Sürecinde Mevleviler ve Jön Türkler, H Yayınları, İstanbul 2009, s. 28, 35,69,77,79,82,90-93,97,107-108,156,224,225.

[21] Osmanzâde Hüseyin Vassaf, Sefine-i Evliya, (Yay. Hazl. M. Akkuş-A. Yılmaz), Kitabevi, İstanbul 2006, V, 240.

[22] Defter-i Dervişân II, s. 103; M. Ziyâ, a.g.e., s. 201-202; Hoş Sadâ, s. 109; Türk Şairleri, II/939.

[23] M. Ziyâ, a.g.e., s. 202-203; Sefine-i Evliya, V, 242; Türk Şairleri, II, 939.

[24] M. Ziyâ, a.g.e., 204; Sefine-i Evliya, V, 242; Hoş Sadâ, s. 109.

[25] M. Ziyâ, a.g.e., 204; Hoş Sadâ, s. 109.

[26] Abdülbâkî (Baykara) Dede’nin Defter-i Dervişan II’a düştüğü kaytta “on sekiz yaşına vasıl olduğunda peder-i âlileri merhumun ma’luliyetine binaen vekaletine tayin edildi” ifadesi bulunmaktadır. Bk. Defter-i Dervişân II, s. 103.

[27] Tomar-ı Tekâyâ’da ise 1901 yılına kadar bu dergâhta vazife yapan postnişinlerin sayısı 18 olarak verilmektedir. Bk. M. E. Kılıç, “Yedi Tepeli Şehrin Tekkeleri ve Muhyiddin Efendi’nin Tomar-ı Tekâyâ’sı”, s. 269.

[28] Defter-i Dervişân II, s. 103; M. Ziyâ, a.g.e., s. 204-205; Mehmet Tâhir, a.g.e., s. 17; Türk Şairleri, II, 939.

[29] M. Ziyâ, a.g.e., s. 205.

[30] Yenikapı Dergâhı’nın mukabele günü 1256/1840’dan beri Pazartesi olarak geçmektedir. Defter-i Dervişan’a “Perşembe” ifadesi sehven yazılmış olmalıdır. Bk. Âsitâne-i Âliyede ve Bilâd-ı Selâsede Kâin Olan Mevcud ve Muhterik Olmuş tekkelerin İsim ve Şöhretleri ve Mukabele-i şerif Günleri Beyan Olunur. İstanbul 1256/1840. Ayrıca Bandırmalızâde Ahmed Münib Efendi Celâleddin Dede döneminde Yenikapı Mevlevîhânesini mukabele gününü Pazartesi olarak vermektedir. Bk. Seyyid Ahmed Münib Bandırmalızâde, Mecmuâ-yı Tekâyâ, İstanbul 1307/1889.

[31] Defter-i Dervişân II, s. 103; M. Ziyâ, a.g.e., s. 206.

[32] M. Ziyâ, a.g.e., s. 207; Türk Şairleri, II, 939.

[33] M. Ziyâ, a.g.e., s. 209.

[34] M. Ziyâ, a.g.e., s. 210.

[35] Sefine-i Evliya, V, 242.

[36] M. Tâhir, a.g.e., s. 4-5.

[37] M. Ziyâ, a.g.e., s. 205-206; Sefine-i Evliya, V, 242.

[38] Hoş Sadâ, s. 112.

[39] A. Gölpınarlı, Mevlânâ’dan Sonra Mevlevîlik, s.309-310.

[40] Elif Efendi, Tenşitü’l-Muhibbîn bi Menâkıb-ı Hâce Hüsameddîn, s. 42.

[41] M. Ziyâ, Yenikapı Mevlevîhânesi, s. 205-206.

[42] M. Ziyâ, a.g.e., s. 251-253.

[43] M. Ziyâ, a.g.e., s. 254; Mehmed Tâhir, a.g.e., s. 15-17.

[44] M. Ziya, Yenikapı Mevlevîhânesi, s. 196; Kara, Tekkeler ve Zaviyeler, ss. 112-115; Tahir Olgun, Çilehane Mektupları, ss. 8-9; Ahmet Cahid Haksever, Son Dönem Osmanlı Mevlevilerinden Ahmet Remzi Akyürek: Hayatı, Eserleri ve Tasavvuf Anlayışı,Kültür Bakanlığı Yay., Ankara 2002, ss. 50-52; Mustafa Erdoğan, Abdülbaki Baykara Dede, s. 29-30.

[45] M. Ziya, a.g.e., s. 204

[46] Tahsin Paşa, Abdülhamîd ve Yıldız Hatıraları, s. 144-145.

[47] Mehmed Ziyâ, bu mevlit hadisesiyle ilgili bilgileri geniş bir şekilde vermektedir. Bk. M. Ziyâ, a.g.e., s. 220-224.

[48] Muhammed Tâhir (Tâhirü’l-Mevlevî), Yenikapı Mevlevîhânesi Postnişini Şeyh Celâleddin Efendi Merhûm, Matba’a-i Mekteb-i Sanâyi’, 1326, s. 4-14.

[49] M. Ziyâ, a.g.e., s. 224.

[50] M. Ziya, a.g.e., s. 199-202, 204. “Aslında XIX. asrın sonlarına doğru II. Abdülhamid’in, devletin bütünlüğünü korumada tarikatlardan da istifade ettiği, genelde ayrım gözetmeksizin maddi yardımda bulunduğu, dolayısıyla tarikatların öneminin arttığı görülmektedir. Ancak yönetim açısından bakıldığında Mevlevîhânenin gözetim altında tutulmasının haklı gerekçeleri de vardır. Zira bu dönemde Avrupa’da yayımlanan Jön-Türk gazetelerinin İstanbul’da gizlice okunduğu yerlerden birisi Yenikapı Mevlevîhânesi’dir.” Bk. Cezmi Eraslan, II. Abdülhamid ve İslam Birliği, İstanbul 1992, ss. 217-221; Işın, “Yenikapı Mevlevîhânesi”, Bugüne İstanbul Ansiklopedisi,c. VII, s. 480.

[51] M. Ziyâ, a.g.e., s. 225-226.

[52] Sezai Küçük, Mevleviliğin Son Yüzyılı, Vefa Yayınları, İstanbul 2007, s. 71-12.

[53] Kendisi de bu harekete destek olan Mehmed Ziyâ, bu dönemde bütün Mevlevîlerin Jön Türklere destek verdiğini gösterir bir hadise olarak; kendisinin Bursa’da Lise Müdürü olarak çalıştığı sırada Bursa’da ileri gelen bazı zevâtla birlikte Bursa Mevlevîhânesi Şeyhi Mehmed Şemseddin Dede’nin de içinde bulunduğu bir grubla ve diğer Mevlevîlerle birlikte toplanıp bu gazeteyi mütelaa ettiklerini nakletmektedir. Bk. M. Ziyâ, a.g.e., s. 229-230

[54] M. Ziyâ, a.g.e., s. 230-231; M. Tâhir, a.g.e., s. 4

[55] M. Ziyâ, a.g.e., s. 231.

[56] M. Ziyâ, a.g.e., s. 235; Hoş Sadâ, s. 110; Türk Şairleri, II, 940-942.

[57] M. Ziya, Yenikapı Mevlevîhânesi, s. 239; S. N. Ergun, Türk Mûsikî Antolojisi, II, 466.

[58] Tanbûrî Büyük Osman Efendi, Galata Mevlevîhânesi başta olmak üzere İstanbul’daki diğer mevlevîhânelere muntazaman devam eden, hoş sohbet, rind meşreb, zarif ve nüktedanlığı ile tanınan bir mûsikîşinastır. Sultan Abdülmecîd döneminde sarayda başsâzendelik yapmış ve bu görevini Abdülazîz döneminde de sürdürmüştür. Mahareti tanbûr olsa da, son zamanlarında peşrev ve saz semâ’ileri de bestelemiştir. Bk. Hoş Sadâ, 279-280.

[59] Mehmet Tâhir, Yenikapı Mevlevîhânesi Postnişini Şeyh Celâleddin Efendi Merhum, s. 15; Sefine-i Evliya, V, 248; S. N. Ergun, Türk Mûsikî Antolojisi, II, 466; Hoş Sadâ, s. 111; Ayrıca tercüme-i hali ve mûsikî hayatı ile ilgili kaynaklar için bk. Mehmet Tâhir, a.g.e., s. 1-18; Y. Öztuna,, TMA, I, 122-123.

[60] Nüri Özcan,“ Mehmed Celaleddin Dede”, DİA, XXVIII, 447.

[61] M. Ziyâ, a.g.e., s. 232. Celâleddin Dede’nin yazdığı şiirlerine örnekler için bk. M. Ziyâ, a.g.e., s. 232-234; Son Asır Türk Şâirleri, II, 217-218; Türk Şâirleri, II, 939-942.

[62] Sefine-i Evliya, V, 247-248.

[63] Sefine-i Evliya, V, 243.

[64] Sefine-i Evliya, V, 248.

[65] Defter-i Dervişân II, s. 102; M. Ziyâ, a.g.e., s. 284; M. Tâhir, a.g.e., s. 8

[66] Celâleddin Dede bu yangın için “bi kazâillahi Teâlâ zuhura gelen bir harîk” tabirini kullanırken, Mehmed Ziyâ da bu iddiayı dipnot olarak vermekte ve doğru olmadığını ifadelendirmektedir. Bk. Defter-i Dervişân II, s. 102; M. Ziyâ, a.g.e., s. 259; M. Tâhir, a.g.e., s. 8

[67] M. Ziyâ, a.g.e., s. 258-264; M. Tâhir, a.g.e., s. 8. Bk. Defter-i Dervişân II, s. 102.

[68] M. Ziyâ, a.g.e., s. 273-274; M. Tâhir, a.g.e., s. 11.

[69] Defter-i Dervişân II, s. 102.

[70] M. Ziyâ, a.g.e., s. 242-248; Mehmed Tâhir, a.g.e., s. 26-28; Zâkir Şükrü, Mecmuâ-yı Tekâyâ, s. 86; Türk Şairleri, II, 940; “Mehmed Celaleddin Dede”, DİA, XXVIII, 447.

[71] Defter-i Dervişân II, s. 103.

[72] M. Ziyâ, a.g.e., s. 251-253.

[73] M. Ziyâ, a.g.e., s. 254; Mehmed Tâhir, a.g.e., s. 15-17.

[74] M. Ziyâ, a.g.e., s. 254.

[75] M. Ziya, Yenikapı Mevlevîhânesi, ss. 175, 194, 215-217; Mazıoğlu, Akyürek ve Şiirleri, s. 244.

[76] Sefine-i Evliya, V, 243.

[77] Sefine-i Evliya, V, 243

[78] Sefine-i Evliya, V, 246.

[79] Sefine-i Evliya, V, 246.

[80] Sefine-i Evliya, V, 248.