Mahmud Erol Kılıç: “Tasavvuf İslâm Dini’nin Arkeolojisidir”

A+
A-

“Tasavvuf İslâm Dini’nin Arkeolojisidir”

Tasavvuf nedir, neyi hedefler?

İslâm dini dediğimiz şey de onun müntesiplerinin zannettiği gibi tek blok halinde sadece hukuki yaptırımlardan ibaret bir yapı değildir. Hukukî tarafı da vardır, ama iç katları, ruhanî tarafları da vardır. Bunu bizim sufiler, şeriat, tarikat, hakikat, marifet diye en az dört mertebe halinde ele almışlardır. Kur’an­ı Kerim’deki ayetlere baktığımız zaman altı bin küsur ayette ahkâm içeren ayetlerin yüzde onlar civarında olduğunu görürüz.

Kur’an’da daha çok hangi konu ön plandadır?

Tefekkür ve düşünce dünyası daha öndedir. Buradan yola çıktığımız zaman tasavvuf için birçok tarif yapmak mümkündür. “Tasavvuf bir din felsefesidir denilebilir, İslâm dininin arkeolojisidir, dinin hakikat ve marifet boyutudur, dinin bir eğitim sürecine tabi kılınmış programının adıdır” denilebilir. Çok muhtelif tarifler ve tanımlar geliştirilebilir. Geçmişte de yapıldı günümüzde de bunlar yapılabilir.

Peki, tasavvuf neye dayandırılır?

Meşhur Cibril hadisine dayandırılır. Cibril’in Peygamber Efendimize bir genç adam suretinde gelerek sanki bilmiyormuşçasına ona bazı sorular sorması yöntemiyle yanındaki insanlara bazı şeyleri öğretmeye çalışmasıdır.

Tasavvuf eğitimi ihsan kavramından mı ilham alır?

Evet, ihsanla ilgili konularda daha sonra tasavvuf adını alacak bir disiplinin konusu olmuştur.

Dini ilimler Asr­ı Saadette Peygamberin hayatında isimleriyle oluşmuş değillerdir, malzemeleriyle oluşmuşlardır. Yani bir fıkıh mezhepleri yoktur Peygamberimizin zamanında. Ama hukukî umdeler esaslar ve muamelat yoktur anlamına gelmez.

Mutasavvıflar Kendine İsim Vermemiştir

Tasavvuf kelimesinin lügat anlamı nedir?

Tasavvefe kökünden gelir. Suflanan suflanmak demektir. Suf yündür yünlenmiş kimseye mutasavvıf denir. Görüleceği gibi tasavvufun aslında çok teknik bir terim olmadığını görürüz. Yani felsefe akımlarında ortaya çıkan isimler gibi olmadığını görüyoruz. Buradan aslında tasavvufi hayatı yaşayanların isimlerle çok ilgilenmediğini “Şöyle bir ekol kurduk, ayrı bir ekolüz biz, adı da şu olsun” diyerek böyle bir isimlendirme yapmadığını görmekteyiz. Buradan da şu sonuç çıkıyor ki; mutasavvıflar başlangıçtan itibaren kendilerine isim vermemişlerdir. İsimler daha çok sonradan bazı araştırmacılar tarafından verilmiştir.

Tasavvuf çok ibadet etmeyi mi salık verir?

Tasavvufta züht ve ibadet araçlardan bir araçtır, önemli bir rükündür ama tasavvuf zühtten ibaret değildir. Hatta zaman zaman sadece zühd esaslı olmanın doğurduğu sıkıntılardan da bahsedilir. İrfansız ve aşksız züht, perdelerden bir perdedir. Niyazi Mısri gibi büyük abitler “Savm­u salat­u hac ile sanma zahit biter işin/ İnsan­ı kâmil olmaya lazım olan irfan imiş” demişlerdir şiirlerinde.

İslâm sadece namaz ve diğer ibadetlerden ibaret mi sanılıyor?

İslâm dininde şüphesiz namaz önemli ritüellerden biridir ama sadece ondan ibaret değildir.

“İslâm dini nedir” diye tek bir cümleyle çocuklara soracak olsak günümüzde hiçbir çocuk “Allah’ımızın nasıl sevileceğini Peygamberimizin nasıl sevileceğini öğreten bir okul” demez.

17. Yüzyıla Kadar Medreseler Hocaları Maneviyat Ehli idi

O zaman daha ziyade medrese ekolü mü belirliyor dinin çerçevesini?

Son zamanlarda bu hale gelmiştir. Oysaki medresenin içeriği de boşaltılmıştır. Ondan dolayı da sıkıntılar doğmuştur. Selçuklu, Osmanlı özellikle Osmanlı’nın on yedinci yüzyılına kadar medrese hocaları hepsi ehli tarik kimselerdir. Bir Mevlâna, Molla Hüdavendigardı, bir medrese alimiydi, medresede ders veren hocaydı. Bunları unutmamak gerekiyor.

Tekkelerde manevî ilimlerde mi okutulurdu?

Evet, ilk Osmanlı medresesi İznik’te kurulmuştur. Baş müderris aynı zamanda şeyhülislamlık makamının fonksiyonunu ifa eden kişiydi, Davut el Kayseri idi. Davut el Kayseri kim? Şeyhi Ekber İbn-i Arabî’nin Füsüf el Hikem’ine şerh yazmış bir insandır. Füsüfül Hikem gibi bir metin medresede okutulurdu İznik medreselerinde. Bakınız size tekke şeyhlerini saymıyorum. Ondan sonra gelen en büyük âlim Molla Fenari’dir. Şeyhülislamdır. Aynı zamanda Sadrettin Konevi’nin en zor kitabı olan Miftahül Gayb üzerine şerh yazmış bir insandır. Zeyniyye tarikatının şeyhlerindendir.

Medrese ve tekke ilimleri ayrıdır diyemeyiz o halde?

Bunların hepsi 18. yüzyıldan sonra ortaya çıkan medresenin iç müfredatından manevî ilimlerin kovulmasıyla ortaya çıkan bir şeylerdir. Oysaki medresenin aslında kökeninde manevî ilimler de vardır. Arapça, Farsça, Fıkıh alet ilimlerdir. Onlar okutulur, ondan sonra istikmalünnefs, nefs nasıl kemale erdirilir? Bir medrese ehlinin de en önemli meşgalesi nefsini nasıl kemale erdireceğidir. Ama sonra bunlar, unutulur, kovulur medrese müfredatından, o zaman alet ilimler başat ilimler haline gelir.

Günümüzde Sosyolojik Bir İslâm Çıktı Ortaya

Tasavvuf insanı eğitirken neyi önceler?

Bir kere tasavvuf, kişinin eğitimini esas alır. İslâm dinini bir kişisel gelişim programı haline getirme sanatıdır. Günümüzde Müslümanların terminolojisinin fazla politize olması ortaya sosyolojik bir İslâm çıkardı. Tabi ki İslâm dininin sosyal, politik hiçbir görüşü yoktur demiyorum. Ancak öncelikleri bunlar değildir. Din her şeyden önce bir şahsî tekâmül dersidir. Fakat günümüzde maneviyat, manevî tekâmül unutulmuş. Sloganvari şeylere sahip olanlar Müslüman olarak tanımlanmıştır. Öyle bir Müslüman genç profili çıkmıştır ki ortaya, çok radikal söylemlere sahiptir, fakat ne ibadeti vardır, ne riyazeti vardır, ama İslâm onda politik bir teoridir.

Özle çelişen bir şey var sanki…

İslâmiyet’in kökeninde öncelikle maneviyat esastır. Asaletünnefs der buna felsefeciler. Kişinin asaletini ele alır. Birey önceliklidir. Tasavvufun dinde öne aldığı şey insandır. İnsan eğitilmezse, insandaki hakikatler ortaya çıkarılmazsa o toplum da kaliteli bir toplum haline gelmez. Buradan “İnnallahe la yüğayyiru ma bigavmin hatta yüğayyiru ma bienfüsihim” ayetine telmihte bulunur sufiler. Bu ayet der ki, “Siz kendinizi değiştirmedikçe Allah sizi değiştirmez. Demek ki, toplumsal değişimi Allah önce kişisel değişime bağlıyor. Sen kendini dönüştürmemişsin nasıl daha toplumu dönüştüreceksin? Tasavvuf teolojisi, kişinin önce kendini tanımasını ister.

Tasavvufi İslâm nedir?

Ben tek bir İslâm yorumu olduğunu düşünmüyorum. Bir din peygamberine indirilir, bu indirilen ahkâm her zaman o peygambere tabi kişiler tarafından tarihi süreç içerisinde yorumlanır, işlenir. Din odur aslında. Din yorumlandıktan sonra bizim önümüze gelir. Bu gün biz bir Müslüman olarak Cebrail (a.s) ile Hz. Muhammed (s.a.v) arasına giremedik. Orada tam neler olduğunu bilemiyoruz. Biz bize yansıdığı kadarıyla bilebiliyoruz. Tarihi süreç içerisinde Hanefilik, Şafilik v.s. gibi ekoller ve mezheplerce yorumlanarak gelmiş Kur’an’a sahibiz biz. Hadisler de aynı şekilde bir takım âlimler tarafından yorumlanarak gelmiştir bize. Kökeni ilahîdir, fakat insan eli de değmiştir demek sanıyorum yanlış olmaz.

Kimilerinin iddia ettiği gibi ütopik bir İslâm yok yani…

Mektepten geçmiş, yorumlanmış İslâm var. Tasavvufi İslâm var, Selefi İslâm var, Vahhabi İslâm var, Şii İslâm var, Sünni İslâm var, El Kaide İslâm’ı var. Kabul etsen de etmesen de var.

Siz hangisini benimsiyorsunuz?

Bütün diğer yorumlara saygı duymakla birlikte ben tasavvufi yorumu benimsiyorum. Hocam parçaladın şimdi diyeceksin, hayır ben parçalamadım, zaten var. Bir mahsur görmüyorum, zenginliktir. Hepsine saygı duyuyorum.

Şeytan ile Aristo Mantığı Aynıdır

Tasavvufi eğitime dönersek?

Evet, burada önce insanı tanımak vardır. Tasavvuf kişideki tekâmülü gerçekleştirdikten sonra kişideki hakikatler açığa çıkar. Ve hakikatler şahsidir Allah’ın tanınması bile insanın tanınmasından geçer. “Kişi kendini bildiği zaman ancak Rabbini bilir”. Çünkü Allah insanı mükemmel bir şekilde yaratmış ve ona ruhundan üflemiştir. Allah’ı aramak için uzaklara bir yere gitmeye gerek yoktur. Allah “Biz insana bütün isimleri öğrettik” diyor. Dağlar, taşlar, yani cisimler alemi emaneti yüklenmek istedi, içtinap ettiler, kapasiteleri yetmedi. Ancak insan bunu yüklenebildi. Dolayısıyla Allah o zaman “Ben insanla konuşurum” dedi. Bakınız, yeryüzünde Allah hiçbir zaman zatı olarak konuşmamıştır.

Siz “Allah’ı kimse soyut olarak aramasın” diyorsunuz…

Evet, bunu hep söylüyorum. Hiç kimse boşuna Allah’ı Allah olarak aramasın, bulamaz. Çünkü yapı müsait değildir. Zatıyla tecelli edecek olsa bütün gezegen paramparça olur. Hazreti Musa’ya Tur Dağı’nda “Bana tecelli et yarabbi” dediğinde “Len terani” “Sen beni göremezsin, paramparça olursun” demiştir. Bazı hocalar, ilahiyatçılar öyle bir Allah tanımlıyorlar ki, sanki Allah bu haliyle bulunur, bilinir gibi. Yeryüzünde Allah her zaman insan üzerinden konuştu. Bu bir Nebi’dir, bir Veli’dir. Allah bütün mesajını insan olarak anlattı. Şeytanı şeytan yapan Allah’a secde etmemesi değildir. Şeytan ateist değildir, yanlış tanıyor bizim ilahiyatçılar. Şeytan Allah’ın varlığını kabul ediyor. Onu şeytan yapan insanı kabul etmemesidir.

Adem’e secde etmemesi mi?

Oradaki Hazreti Adem değildir, insanı kamildir, Hakikati Muhammediyye’nin kaynağıdır. Şeytan olması, “Ben biliyorum, niçin böyle birisini yarattın” demesinden kaynaklanır. Bugün şeytanlık yapmak nebileri, velileri, insanı kâmilleri kabul etmemekle özdeştir. Bazıları der ki, “Ben insanı kâmili kabul etmiyorum, Allah’ı kabul ediyorum ya, yeter” Şeytan da aynı mantıkla hareket eder. Şeytanın mantığı ile Aristo mantığı aynıdır. Yani kıyas yapar. “Ben 104 kitabı ezbere biliyorum, ben âlimim” der.

Türk insanı niçin İslâm’ın tasavvufi yolunu çok benimsemiştir?

Burada doğal bir süreç vardır. Sadece Türk insanı için söylemiyorum bunu. Acem dediğimiz, (Acem, Arap olmayan herkes demektir.) Turan, İran, Pakistan, Afrika, Avrupa, Hindistan, Endonezya, v. d. Arapça bilmedikleri için daha çok duygusal bazda yaşayarak girerler İslâm’a.

Duygu da tasavvufun ilgi alanına giriyor tabi…

Elbette. Fıkıh kitaplarında duygusal bağ kuramazsınız, Fıkıh kitabı ile İslâm’a girecekseniz, Arapçanızın çok iyi olması gerekir. Siz halksınız, köylüsünüz, çiftçisiniz, siz medrese ehli değilsiniz fıkıh okuyamazsınız hadis okuyamazsınız, o zaman siz dinle irtibatınızı nasıl kuracaksınız? Bir duygusal ilişki oluşması lazım ki, bağ kurulabilsin. Bir bilge insan gelecek size ilahiler söyleyecek kendi dilinizden, diyelim ki çiftçiyseniz çiftçi dilinden, köylüyseniz köylü dilinden böylece siz yeni bir dil, dinde yeni bir dil oluşturmaya başlayacaksınız.

Din halkın anlayacağı hale mi geliyor?

Bakın, “Derman arardım derdime/ derdim bana derman imiş/ burhan arardım aslıma/ aslım bana burhan imiş/ Ben taşrada sanırdım /ol can içinde can imiş” derken Niyazı Mısri aslında bir ayeti tercüme ediyor, aslında bir hadisi tercüme ediyor. Böylece bakınız tasavvuf bir ara bölge olarak Arap’tan Arap olmayana geçişte çok güzel bir adaptasyon yapıyor.

Orta Asya, İran, Hindistan halklarına yapmıştır bunu. Endonezya’nın Java Adası’ndaki köylü ne anlar Arapçadan? Müslüman olacaklar, hançereleri de müsait değil. Fatiha’yı okurken kırk tane yanlışı çıkıyor. Bir ayın harfini çıkaramıyor o zaman müslüman olamayacak mı? Bir ara bölge transformatöre ihtiyaç vardı. Tasavvuf bu ara bölgeyi çok iyi görmüştür.

Tasavvuf dini sadece medresenin uğraşı olmaktan çıkardı mı?

Evet, dini mesleklere adapte ederken de çok iyi bir fonksiyon ifa etmiştir. Esnaf ve zanaatkâr kesimine adapte etmiştir İslâm dinini. Aksi takdirde sadece medreselilerin bir uğraş alanı olacak. Siz oğlunuzu demirci esnafının yanına veriyorsunuz. Diyorsunuz ki “Buna zanaat öğret. Usta diyor ki, “Oğlum bak, bizim mesleğimiz demircilik. Şu gördüğün ham demir kütlesi var ya, onu önce bir potada eritiriz, sonra bunu erittikten sonra, bıçak, mızrak ucu, piyasanın metal olarak neye ihtiyacı varsa, onu yaparız” diyor. Önce çıraktır, yavaş yavaş kalfalaşmaya doğru gider. Ustası bu arada sanatı zahiren öğretir. Ondan sonra usta yavaş yavaş o çocuğun kulağına der ki, “Oğlum aferin, istediğim gibi yapıyorsun, sende istidat var, şimdi sana bazı şeyler daha söyleyeyim, bizim nefsimiz de tıpkı o ilk baştaki kütük gibidir. Bu kütükten bir şey olur mu olmaz…”

Onun bir usta elinde işlenmesi mi lazım?

Elbette. Sonra usta der ki; “Biz de eğer bir kâmil insana denk gelirsek bizi alır, bizi kelime-i tevhit potasında bizi eritir, vurulan esma darbeleri ile üzerindeki, pıhtılar gider. Sonra cezbe ateşi ile eritilir, bu ancak cezbe ile mümkündür. İlahi aşk ancak insan nefsini eritebilir. Yoksa kütük olarak gelir, kütük olarak gideriz. Ondan sonra bizden, mızrak ucu, bıçak olur. Bunu da “Anladın mı” diye sorar. Anlamışsa, o zaman ustalık beratını verir. Fütüvvet Teşkilatı’nda şed kuşatılır. Şed kuşatma töreni aynı zamanda sen şeyh oldun anlamına gelir. Zahiren bir dış meslek öğretilirken batınen de seyrü sülük öğretilir. Atölyeniz tekkedir.

Nedir seyrü süluk?

İnsanın kaynağına doğru yapacağı yolculuk demektir. Dikey bir yolculuktur. İnsanın cismanî bedeninden ruhanî bedenine doğru yapacağı yolculuğun adıdır. Bu yolculuğa bazen miraç adı verilir. Miraç yükselmek demektir. Mevcut halden daha üst bir mertebeye yükselmek… Peygamber Efendimiz ve bütün peygamberler miraçlarını gerçekleştirmiştir. Miracı Peygamberimiz birkaç kere yapmıştır. Bilineni bizim kutladığımızdır. Ancak bizde şöyle bir yanlış anlama da vardır. Peygamber miracını gerçekleştirdi ve artık o kapı kapandı. “Hayır, ben miraç yaptım siz de miraç yapın” demektir. Örneğin namaz müminin miracıdır diye bir pratik yapma imkânı da sunuluyor.

Dini ilimlerin zahiri tarafları ilmel yakindir o halde…

Aynen öyledir. Allah yemez, içmez, doğurmaz, öğretirsin. Fakat ben bunu içimde hissetmiyorsam? “Oysaki şah damarından daha yakınım” diyor Allah. Hissetmiyorsan, burada problem var demektir. Problemi düzeltmek lazımdır. Âşık olunacak tek şey Hak Teala’dır. “Ben sana senden daha yakınım diyor. Nereye gidersen, ben seninleyim” diyor. Onun mülkündeyiz, başka bir yere gitmiş değiliz. O zaman bunu hissetme derslerine ihtiyacımız var. “Çünkü ben ruhumdan üfledim” diyor. Beni dünyaya getiren ebeveynlerimi hissediyorum, “Anam, babam” diyorum da “Benim Allah’ım” niye diyemiyorum. İşte tasavvuf, bize yakın olan Allah’ı tanıttırma, hissettirme sanatıdır.

Okçulara “Sen Atmadın Allah Attı” Sırrı Öğretilirdi

Başka meslek yoğun tekkeler de var mı?

Olmaz mı? Pehlivanlar Tekkesi vardır. Şeyh efendi güreş tutar. Hiç mürit şeyh ile güreş tutar mı? Ama orada tutar. Salto nasıl atılır, el ense nasıl çekilir, bunu öğretirken bunların manevi spirütüel karşılıklarını da öğretir. Nefisle nasıl güreş yapılır onu öğretir.

Bir metafordur tüm bu etkinlikler öyle mi?

Kesinlikle hayatın tümü metafordur. Medreseye gitsen öğretmezler sana bunu. Ama gitsen bir pehlivanlar tekkesine, hem pehlivan çıkarsın orada, hem de maneviyat ehli çıkarsın. Okçular semtine gidersin, ok meydanı semtine adını veren yer. Orada sana ok talimi yaptırılır. Görünürde sana ok sporu yaptırılıyordur, fakat özünde “vema remayte iz rameyte velakinnallahe rama” öğretiliyordur. Yani “Attığın zaman sen atmadın Allah attı” ayetinin sırları açıklanır kulağına.

İlim duyguyu öldürüyor mu?

Hadis ilmini okuyanların Aşkı Muhammediyye’ye gelerek bir sanat icra etmeleri vaki değildir. Şiirleri yoktur. Onun için kuruturlar. Ama bu hadisleri tekkeye getirdiğin zaman “Anam babam sana feda olsun Ya resullallah” sözü ilahilere girmiş şekillerini görürsün. Peygamber methiyelerinin şiirlerde yer aldığını görürsünüz. Tasavvuf bazı problemleriyle birlikte günümüze kadar, İslâm dinini temsilde en önemli yöntemdir. Bu hakkı kendisine vermek zorundayız.

Hâl ilmi ile kâl ilmine bir örnek verir misiniz?

Hâl ilmi kişinin varoluşsal hâlidir. Ontolojik hâlidir. Kâl ilmi ise onunu laftaki halidir. Her kal ilmi sizde olmayabilir. Siz çok iyi bir tıp doktoru olabilirsiniz. Ancak aynı oranda çok ileri bir sahtekar da olabilirsiniz. Zani, hırsız da olabilirsiniz. Çünkü doktorluk sizde bir hâl ilmi değildir, kâl ilmidir. İyi bir insan olsanız daha iyi olur, fakat doktor olmak için şart değildir. Hâl ilmi asla öyle değildir. Ancak sizden açığa çıkabilir. İçinizden açığa çıkabilir. Sizin haliniz ne ise sizden açığa çıkabilir. Ondan dolayı tasavvuf, hâl ilimidir. Hâl’i düzgün olandan çıkar. Hâl’i yamuk olandan kâl çıkar. Ayeti kerimede “lime tegulune mâ lâ tefalun” “Yapmadığınız şeyleri niçin söyleyip durursunuz” deniyor. Yapmakta olduğun şeyleri söyle.

Tasavvufi Eğitim İnsan Ömrünü Yedişer Yaşa Göre Düzenler

Tasavvufun eğitim süreci nasıldır, örneğin yaş baremi nedir?

Farklı anlayışlar vardır. Fakat yedili yaş esasına göre eğitim vardır. İnsan ömrünü yedişer yıla bölerek bir eğitim planı yaparlar. Çünkü her yedi senede bir insan değişir. İnsan vücudu yeri senede bir kendini değiştirir. Manevî ilimler maddî ilimlerden zordur. Maddî ilimlerde zekânız ve fiziksel özellikleriniz yerindeyse rahatlıkla ilerleyebilirsiniz. Ancak manevî ilimler özel yetenek ister, incelik ister. Bunlar başlangıçta hemen herkeste olmayabilir. Kaba saba bir ortamdan gelen insanın ince zevkleri anlaması başlangıçta beklenemeyebilir. Bir insan tasavvuf düşmanı ise özellikle bazı hocalar, kendi özel hayatlarında da ne kadar görgüsüz olduklarını görürsünüz.

Bir paralellik vardır arasında yani…

Zevk-i Selim sahibi olup ince şeylerden hoşlanıp, güzeli seven insandan tasavvuf karşıtı pek çıkmaz. Yaşa dönersek, kırktan sonra daha çok ortaya çıktığına dair bir genel yaklaşım vardır. Elbette erken yaşta girenler de vardır. Fakat kırktan sonra artık bir sürü yaşamış ve hazır hale gelmiştir. Artık hava atmalar filan kalmaz. Elliden sonra ise bedeni engeller çıkar ortaya. Artık Allah biraz burunları sürtmeye başlar. “Ben ne yakışlıyım, güzelim” de desen, gençleşme çalışmaları yapsan da bazı sinyaller gelmeye başlar. Fiziksel kabiliyetlerde biraz gerilemeye başlayınca o zaman ruh ön plana çıkabiliyor. İyi kâmil bir insana da denk gelirse, kırk kırkbeşten sonra elliden sonra eğitimi daha düzgün olabiliyor. Bir de hayat var. Kişi yemiştir içmiştir, sevmiştir, sevilmiştir, feleğin çemberinden geçmiştir. Bunlar da tasavvuf yolunu açabilir.

Değerli hocam verdiğiniz bilgilerden dolayı çok teşekkür ederiz.

Sizin şahsınızda okuyucularınıza ben teşekkür ederim.

Konuşan: İbrahim YARIŞ-Somuncu Baba Dergisi