Kuş olup uçmak

Kuş olup uçmak

Kuş olup uçmak… Hafiflemek. Bütün yüklerden kurtulmak. Arınmak. Temizlenmek. Ter u taze olmak. Her dem diri olmak. Her dem yeni olmak. Ve bu arınmışlıkla, bu hafiflikle, bu tazelikle uçmak; ta ötelere, ötenin ötesine çıkmak, bulutlarla dost olmak, yüce dağları yukarıdan seyretmek, âlemi bir bütün olarak görmek.

Kuş olup uçmak… Kanatlanmak. Kanat çırpmak. Rüzgârla dost olmak. Zamanla ahbaplık kurmak. Ve kuş olup uçmak!

Kuş olup uçmak, uçmak, ta bulutlara doğru yükselmek… Lakin bu ne kadar mümkün? Mümkün mümkün de; ama nasıl? İşte asıl mesele bu “nasıl”da saklı. “Nasıl” yükünden azade olmayınca, uçmak da mümkün olmuyor.

Öyle diyor Mevlana:

Ey hâce tu çi murgî nâmet çi çirâ sâyî

Nî perriy ü nî çerrî ey murgek-i halvâyî

Diyor ki:

“Ey hoca, ne kuşusun sen? Adın ne? Değerin ne?

Ey tatlılarla beslenen kuş, ne uçarsın ne yayılırsın…”

Ne kuşusun?

Adın ne?

Değerin ne?

Görünürde basit, lakin özü, manası itibariyle ne ağır sorular. Ağır sorular… Hoca gözüyle bakıp, hoca kulağıyla dinleyince daha da bir ağırlaşıyor sorular. Sınıfa hükmeden, kaleme söz geçiren, zamanı ölçüp biçen, kitaplarla, tezlerle ve dergilerle kendisine muhkem bir kale inşa eden hoca için ağır sorular. Ağır yükleri olan hoca, ne kuşu olursa olsun, hiç uçabilir mi? Sosyal algılar, kurgudan ibaret olan ilişkiler, sırada bekleyen danışmanlar ve jüri heyetinin önünde nasıl uçsun? Kolay mı?

Kuş olup uçmak… Söylemesi kolay, ancak yaşaması zor. Esasen söylemesi de zordur… Belki sadece kelimelerin ağırlığını fark etmeyen için kolay; fakat değil kelime, her harfin bir değerinin olduğunu bilen için zor. Velhasıl kuş olup uçmak zor. Zira hafiflemek zor. Arınmak zor. Temizlenmek zor. Ve en zoru da temiz kalmak… Arı duru kalmak. Samimi kalmak. Saf kalmak. Pek müşkül, pek zor.

En önemlisi, sevmek zor. Kendilik bilincine ermek, iç huzura kavuşmak, her dem neşeli kalmak zor. Fakat zorlukları birer birer aşmak, kuş olup uçmak lazım!

Kuş olup uçan, âlemi birlik içinde temaşa eden ve gördüğü güzellikleri söze dönüştürüp asırlardır kendisine müracaat edenlerin gönül mülkünü mamur eden Mevlana, zorlukları aşıp, yüklerden kurtulup uçamayanları şöyle tasvir eder:

“Deve kuşusun san ki…

Deve kuşu, uç diyorlar sana, “ben deveyim, deve uçar mı?” diyorsun.

Yük yükleme çağı gelince de, “ben kuşum” diyorsun.

Ne şakıyan güzel bülbülsün,

Ne rengi güzel dudu kuşu,

Ne boynu halkalı üveyiksin.

Ne de bizim yeşilliğimize, bağımıza bahçemize geliyorsun!”

Evet, kuş olup uçmak lazım… Lakin bunca yükle, en önemlisi kimlik kriziyle, oluşmamış şahsiyetle, riyakârlıkla, günü kurtarma çabasıyla, kısa vadeli izzet u ikbal peşinde koşmalarla, ayrımcılıkla, kindarlıkla, velhasıl bunca zaafla nasıl uçacaksın? Ne sesin ses, ne rengin renk, ne sembolün sembol… Duruşun, zaviyen yok. Bakışın, kavrayışın illetli. Ufkun dar. Bunca eksiklikle, nasıl uçacaksın?

Sahi, hoca, söyle nasıl uçacaksın? Nasıl geride kalıcı eserler bırakacaksın? Nasıl örnek olacaksın? Nasıl buluş yapacak, nasıl bir keşfe ereceksin? İlimde, fende nasıl ilerleyeceksin?

Sahi nasıl uçacaksın? Madem yüklerden arınamıyor, kendin olamıyorsun, bari bir geleneğin izinde git… Uçmasını bilenlerin bağına, yeşil bahçesine uğra, uğra da gönlün şenlensin, aklın açılsın, ufkun genişlesin. Lakin iz sürecek güç, kuvvet ve sabır var mı?

Ey hoca, kuş olup uçmak lazım… Kuş olup uçmak, bulutlarla yarenlik etmek, yıldızlarla hemhal olmak, ayla ve güneşle hem-zeban olmak lazım. Kuş olup uçmak… Zira hocam, “ her kuşun boynunda Süleyman’ın bir hakkı var; bütün kuşlar oraya uçup gittiler…”

Şu halde, ey hoca, “sen ne duruyorsun?”

Kuş olup uçmak… Âlemi bir bütün olarak görmek, varlığı idrak etmek lazım.

http://www.iyibilgi.com/artikel.php?artikel_id=25823

Bilal Kemikli

bkemikli@gmail.com