KUR’ÂN VE VAHİY

44. KUR’ÂN VE VAHİY

Kur’ân’ın nuru hak ile batılı zerre zerre fark eder, bize gösterir

(Ona) sığınırsan Peygamberlerin ruhlarına karışırsın.

Kur’ân’ın hükümlerini tutar, kıssalarından hisse alırsan can kuşuna ten kafesi dar gelir.

Kur’ân’ı okur da dediğini tutmazsan farzet ki peygamberleri, velileri görmüşsün (ne fayda!)

Allah’ın lütufları, Mustafa (a.s.)’ a vaatlerde bulundu da dedi ki: “Sen ölsen bile bu din, bu iman ölmez.

Senin kitabını, mucizeni ben yüceltirim. Kur’ân’dan bir şey eksiltmeye, ona bir şey katmaya yeltenen kişiye ben mani olurum.

Ben seni iki cihanda da korurum. Sözünü kınayanları terk eder, onları hor, hakir bir hale koyarım.

Hiç kimse Kur’ân’ı değiştirmeye kudret bulamaz; ona ne bir şey ilâve edebilir, ne de ondan bir şey eksiltebilirler. Sen benden daha iyi başka bir koruyucu arama!”

Bil ki gökten inen mübarek su, gönüllere gelen vahiydir; dillere gelen doğru sözlülüktür.

Bu nücûm ve tıp bilgileri, Peygamberlerin vahiyleridir. Yoksa akıl ve duygunun, o tarafa nereden yolu olacak?

Bu akıl, öğrenmeye ve anlamaya kabiliyetlidir ama, bunu ona vahiy sahibi öğretir.

Bütün sanatlar, şüphe yok ki önce vahiyden meydana gelir; fakat sonra akıl, onların üstüne  bir şeyler katar.

Sanat bilgisi, bu akılla olsaydı, ustasız bir sanat öğrenilirdi elbette.

Vahiyden olmayan söz de, hevâ ve hevestendir. Topraktan yaratılanlar gibi havaya, zerre zerre dağılır, gider.

(II/852, I/153, 1540, 1539, III/1197-1200, 4317, IV/1294, 1296, 1297, 1300, VI/466)

[divide style=”2″]