KONYA’NIN “NEDEN”İ

 KONYA’NIN “NEDEN”İ

İsteğiniz bir parmaksa da kovan kovan bal var Konya’da…

Her şehrin bir tarihi, bir hikâyesi var. Her şehrin bir önemi, bir güzelliği var. Her şehrin bir değeri, bir ya da birkaç “değer”i var…

Merkez olarak 3 bin yıldır bir iskân kentidir Konya. Tarih boyunca Kawania, Eikon ve İkonium adları verilmiş kendisine. “İkonium”dur; yani kutsal bir kenttir. Havarilerin, azizlerin meskeni olmuş bir süre. Kutalmış oğlu Süleyman bu kutlu kenti fethederek bir İslâm kenti yapmış, daha sonraları ise Anadolu Selçuklularına başkentlik etmiş. İslâmlaşmanın ardından Orta Asya’dan, Hint’ten, Arap’tan hattâ Avrupa’dan akın akın insanlar gelmiş bu payitahta; bu “hayırlı belde”ye… O dönemde bir de Konya’nın eski sâkinleri var, Ermeniler, Rumlar; kendi dönemlerindeymiş gibi rahatça, özgürce yaşamaktalar, gerek dünyalık gerek ahretlik.

Âlim, san’atkâr, fikir adamı, tüccar birçok tanınmış sima bu şehre gelmiş, havasını teneffüs etmiş, suyunu içmiş; farklı insan ve inanç gurupları arasında, yerel gayri Müslim halkla sohbetler etmiş, fikir dünyasını zenginleştirmiş. Bazıları klasik Fars ve Türk edebiyatının temel taşını teşkil eden eserler kaleme almış. Bazıları çevresindekileri madden-manen teşkilatlandırarak İslâm düşünce sistemi içerisinde yüzyıllarca etkisini sürdüren günümüz deyimiyle Sivil Toplum Örgütleri kurmuş. İşte İbn Arabîler, Şems-i Tebrizîler, Mevlânalar, Sadreddin-i Konevîler, Nasreddin Hocalar, Yûnus Emreler… Konya’nın “musâfir”lerine en belirgin örnek. Hemen hemen hepsi bu şehrin merkezinde dünyaya gelmemekle birlikte bu kentle anılır olmuşlar. Farklı dil, din, millet ve mezhepten oluşan, o dönemin küçük dünyasının yani Konya’nın bu “farklı” ama “ötekileştirmeyen” havasından solumuşlar. Bu Selçuklu başkenti çeşitliliği ile renk renk solmayan çiçekler yetiştirmiş. Kimi gül, kimi fesleğen, kimi reyhan. “Bir”in kokusunu yayan bu çiçekler barışı, hoşgörüyü, objektif bakışı, birlikte yaşama düsturunu, empatiyi nakşetmiş gönüllerine. Esirgememişler bu güzel hasletleri, sadece kendi çağı insanlarına hitap etmemişler. Yaşamışlar, yazılmış, okunmuş okunmakta; yaşam tarzları örnek olmakta. Yazmışlar, yorumlanmış; her bir dizesinden binlerce mana kavranmakta.

“Bugün Konya’da yüzlerce ay yüzlü güzel gülüp durmada…” (Hz. Mevlâna)

Konya sokaklarında, özellikle Alâeddin Tepesi ve Mevlâna Müzesi civarında dolaşanlar onların teneffüs ettiği işte bu havayı soluyacaklar; ya da solumalıdırlar. Meram tepesine çıkıp Mevlâna’nın “bu kutlu şehre kıyamete kadar düşman kılıcı işlemeyecek” sözlerini hatırlayacaklar. Mevlâna Dergâhı’nda kendini, yada “kendindeki cevheri” bulmaya tanımaya çalışacaklar. “Şah damarından daha yakın” olan Yaradan’ını sağda solda değil kendi içlerinde görmeye çalışacaklar. Sultan Selim Camii’nde namazla, niyâzla, tefekkürle vuslatı yaşayacaklar. Alaeddin Camii’nde yüzyıllar öncesinde Selçuklu sultanlarının, özellikle Alaeddin Keykubad’ın bir kul olarak saf duruşunu hissedecekler. İplikci Camii’inde Mevlâna’nın vaazını dinleyip, Konevi Camii’nde Sadreddin-i Konevî’nin sohbetleriyle Kur’ân-ı Kerim’i ve son Peygamberi daha iyi anlayacaklar. İnce Minare Medresesi’nde Hadis-i Şerif tefsiri dinleyip “Sen olmasaydın, felekleri yaratmazdım” kudsî hadisine mazhar olan mütevazı Peygamberimizin huyuyla huylanacaklar. Karatay Medresesi’nde Mevlâna ve Şems-i Tebrizî’nin sohbetleriyle “kal”i bir kenara bırakıp “hâl” ilmiyle müşerref olacaklar.

Konya’ya gelen misafirler de günlük telâşelerinden arınıp, atmosferinde bu “insanca yaşam” düsturlarının enjekte edildiği havasına kendilerini kaptıracaklar. “Ben kimim, ne yapıyorum, ne işe yarıyorum? Bizi ve her şeyi yaratıp en şerefli olan bana, yani insana sunan Yüce Yaradan’ın sevgisine lâyık mıyım? O’nun kendisinden nefes üfürerek yarattığı ‘insan’ topluluğunun bir parçası olarak diğer parçalarıma ne faydam var? Bu geçici dünyadan, geldiğim gerçek âleme tekrar dönüp varınca burada yaptıklarımın hesabını nasıl vereceğim?” İşte bu sorular Konya’nın atmosferinde Hz. Mevlâna’nın dilinden bizlerin aklına ve gönlüne havale edilen “Kişi evvel kendin bilmektir” manalı temiz hava kabarcıkları. Maddîleşen ve istek ve hırsta sınır tanımayan biz insanların kirlettiği havada filtre görevi görecek düsturlar. Ama bu temiz havayı solumak için, bu kabarcıklardan istifade edebilmek için bazı şartlar var:

1) Tüm dünyalık makam ve unvanlardan arınmış olmak;

2) Konya sokaklarında, camii ve medreselerde (yani müzelerde!) ve Mevlâna Türbesi içerisindeki kalabalığın içinde “yalnız” kalabilmek;

3) Düşünmek, düşünmek, düşünmek; tefekkür etmek, tefekkür etmek, tefekkür etmek;

4) Acımasızca, kendine “ben kimim, ne yapıyorum, ne işe yarıyorum?” sorusunu sorabilmek.

Kolay değil belki bu soruları sorup cevabını verebilmek. Hele hele kendimizi hiç görmeyip, sürekli başkalarının ayıbını ve kusurunu arayıp durmak gibi bir hastalığa tutulmuşken… Ama temiz hava solumadıkça “dünyalık hastalıklardan” kurtulmak mümkün de değildir!

“Bir parmak bal istiyorsun belki, ama gel; bal kovanları var burada…”(Hz. Mevlâna)

İşte Konya’ya ziyaretin, ya da Konya’da yaşamanın “neden”lerinden ve belki de en önemlilerinden biri. “Kendinizi tanıma” fırsatı sunuyor Konya. Gönlünüzü “check-up” etmenin formüllerini gösteriyor Konya. Başka nedenler mi istiyorsunuz. İşte sadece birkaçı:

Tarihî eserler mi istiyorsunuz; ister İslâm, ister Bizans, ister Roma! Doğa mı istiyorsunuz; ister göl, ister krater gölü, ister şelâle! Tarihteki ilkleri mi istiyorsunuz, ister tarım anıtı, ister Çatalhöyük! San’at mı istiyorsunuz; ister hat, ister tezhip! Zanaat mı istiyorsunuz; ister demirci, ister sarraf! Sanayi mi istiyorsunuz; ister tarım, ister otomotiv! Yemek mi istiyorsunuz; ister etli, ister bamyalı! Alışveriş mi istiyorsunuz; ister grosmarket, ister küçük esnaf! Otel mi istiyorsunuz; ister 5 yıldızlı, ister butik! Üniversite mi istiyorsunuz; ister devlet, ister özel!..

Her şey var Konya’da; bir parmak bal bile isteseniz kovan kovan bal var Konya’da. İşte Konya’nın “değer”i de burada…

Doç.Dr. Nuri ŞİMŞEKLER

(S.Ü. Mevlâna Araştırmaları Enstitüsü Müdürü