KONYA ŞER‘İYYE SİCİL KAYITLARINA GÖRE MEVLANÂ ÂSİTANESİ – Zeki ATÇEKEN

A+
A-

KONYA ŞER‘İYYE SİCİL KAYITLARINA GÖRE MEVLANÂ ÂSİTANESİ

Yrd. Doç. Dr. Zeki ATÇEKEN

Konumuza bir giriş mahiyetinde olmak üzere, Sultanü’l-Ulema’nın Konya’yı teşriflerine vesile olan Sultan Alâeddin Keykubad ve zamanından az da olsa bahsetmek uygun olacaktır.

Hakikaten Sultanü’l-Ulema Bahaeddin Veled’in Konya’yı teşrifleri Anadolu Selçukluları’nın en büyük hükümdarlarından “Ulug” Keykubad (1220-1237)’ın saltanat günlerine rastlar.

Sultan Alâeddin Keykubâd devrin hükümdarları arasında emsalsiz idi. Mükemmel bir kafaya, yüksek bir siyasete ve düzgün bir bedene sahipti (Turan, 1971, 390).

Müslümanlar emniyet, âsâyiş ve huzuru Selçuklu hanedanının mübarek sancağı gölgesinde buldular. Bu dindar padişahlar zamanında yapılan medreseler, hânkâh(zaviye)lar, ribâtlar (kervansaraylar), hastaneler, köprüler ve başka hayır müesseseleri hiçbir devirde yapılmamış; âlimlere, zâhidlere ve halka gösterilen himâye ve şefkat, girişilen gazâlar ve kazanılan zaferler hiçbir devirde böyle olmamıştır.

Avrupa-Asya, Kuzey-Güney ülkeleri ve kavimleri arasında gelişen milletlerarası ticari faaliyetler, Alâeddin Keykubad zamanında en yüksek seviyeye ulaşmış; Anadolu kervan ve transit yollarının birbiriyle kesiştiği ve kaynaştığı bir ülke olmuştur. Ticaret kervanlarının Türkmenler ve denizlerde yabancı korsanlar tarafından tecavüze uğraması halinde bunların zararları devlet hazinesinden tazmin edilmiş ve bu suretle ilk defa olarak bir nevi devlet sigortası tatbik olunmuştur (Turan, 1971, 396). Her konak yerine yani 40 km mesafeye kervansaraylar yaptırılmış, bu konak yerlerinde yolculara zengin-fakir, Müslüman-Hırıstiyan, hür-köle ayırmaksızın bedava ve aynı miktarda yemek verilmesi ve hayvanlara da bakılması ise hayır ve insanlık bakımından daha fazla bir hayranlık uyandırmaktadır. Ülke her bakımdan refaha erişmiş olduğundan, o tarihlerde Anadolu Selçuklu Devleti’nden daha müreffeh başka bir ülke yoktur. Sultan Alâeddin 1221 yılında beğlerine emir vererek Konya surlarını tamir ettirmiş, böylece sıkı bir çalışma sonucunda burçlar ve dört büyük kapı görkemi ve tezyinatıyla ortaya çıkmıştır (Atçeken, 1998, 313).

Alâeddin Keykubad ilim, kültür, sanatı ve mensuplarını himayeye düşkün ve bizzat yüksek bir kültüre sahip bulunuyordu. Türkçe’den başka Arapça, Farsça ve Rumca da biliyor ve bu son ikisini de konuşabiliyordu. Onun meclislerinde siyasetten başka ilim ve kültür meseleleri de münakaşa edilirdi. Sultan örnek İslâm hükümdarları gibi tarih ve siyaset kitaplarına da meraklı idi. Keykubâd’ın okuduğu eserler arasında Nizamü’l-mülk’ün Siyasetnamesi, Gazalî’nin Kimya-yı Saâdet’i ve Kâbusnâme bildirilmiştir (Turan, 1971, 392).

Celâleddin Karatay Taşt-emiri sıfatıyla “On sekiz sene sultanın hizmetinde bulundum; O’nun gecenin üçte birden fazlasını uyku yatağında geçirdiğini hatırlamıyorum. Bilakis onu geceleri Kur’an okumak, namaz kılmak ve dua etmekle ve çalışmakla meşgul görürdüm” demektedir (Turan, 1971, 392). İşte Sultanü’l-Ulema Hac dönüşü böyle bir sultanın ülkesine gelmiştir.

SULTANÜ’L-ULEMA BAHAEDDİN VELED:

Sultanü’l-Ulema Harezmşah’ın baskısı veya Moğol istilası dolayısıyla memleketinden hac niyetiyle ayrıldı. Nişabur’dan Bağdat’a geldi. Burada Şeyh Şahabeddin Suhreverdi ile görüştü. Sonra Kûfe üzerinden Kâbe’ye ulaştı. Hac farizasından sonra Şam’a geldi. Burada da Muhuddin-i Arabî ile görüştü. Oradan Malatya’ya ve Erzincan yolu ile Karaman’a gelerek burada bir müddet ikâmet etti (Hidayetoğlu, 2004, 15, 16, 17).

Bu sıralarda âlimlere büyük bir muhabbetle bağlı bulunan Sultan Alâeddin Keykubad, Sultanü’l-Ulema’yı ısrarla Konya’ya davet ediyordu. Nihayet Sultanü’l-Ulema ailesiyle birlikte Konya’ya doğru yola çıktı.Yükleri sadece kitaplarıydı. Sultan bu kıymetli misafirlerini şehrin dışında büyük bir saygı ve hürmetle karşılayarak sarayına buyur etti. Ancak Sultanü’l-Ulema; Selçuklu ordu komutanlarından Şemseddin Altun-Aba tarafından 1200 yıllarında yaptırılan İplikçi Medresesi (Turan, 1947, 201)’ne indi. Ahmed Eflâki bu hususta şu bilgiyi verir:

“Sultan’ın niyeti Sultanü’l-Ulema’yı kendi sarayında ağırlamak ve onu kendi sarayında misafir etmekti. Mevlâna Baha Veled kabul etmedi ve imamlara medrese, şeyhlere hankâh, emirlere saray, tüccarlara han, başıboş gezenlere zâviyeler, gariplere kervansaraylar münasiptir- buyurup Altun-Aba Medresesine indi” (Eflâki, 1973, I. s. 123). Sultanü’l-Ulema’nın medreseye indiği sene 1228’e tekabül etmektedir (Ritter, 1963, 53).

Sultanü’l-Ulema 1231’de vefat etti. Vasiyetine uyularak sağlığında sık sık gezintiyle uğradığı sur önündeki “Gül Bahçesi”(Eflâki, 1973, 549; Şapolyo, 1972, 252)ne gömüldü. Burası Sultan’ın özel gül bahçesiydi. Daha ilk günden itibaren bu mütevazı kabir ziyaret edilmeye başlandı (Özönder, 2004, 172).
Selçuklu veziri Muineddin Süleyman Pervane Hz. Mevlâna’dan babasının üzerine bir türbe yaptırmak için izin istemişse de Mevlâna, kabrin tabii halini daha güzel bularak izin vermemiştir (Özönder, 2004, 172).

Bilindiği gibi Konya’da bu aileden daha ziyade temayüz eden Hz. Mevlâna’dır. Konya onunla saadet buldu. Ömrünü, “hamdım, piştim, yandım” diyerek üç kelime ile özetleyen büyük mutasavvıf Hz. Mevlâna nihayet 17 Aralık 1273 tarihinde vefat etti. Cenaze namazını vasiyeti gere­ğince Şeyh Sadreddin-i Konevi kıldırmak üzere niyetlendiğinde dayanamayıp baygınlık geçirmiş,bunun üzerine imamlık görevini Kadı Siraceddin yerine getirmiştir.Bunun üzerine namaza Kadı Sıraceddin imamlık etmiştir (Sipahsalar, 1331, 156). Hz. Mevlâna babasının baş ucuna hazırlanan kabre defnedildi. Daha sonra Vezir Muineddin Süleyman Pervane, eşi Gürcü Hatun, Alâmeddin Kayser ve Bedreddin Tebrizî, oğlu Sultan Veled’den izin alarak Hz. Mevlânâ’nın üzerine güzel bir türbe inşa ettiler (Özönder, 2004, 172; Karamağralı, 1966, 38-42).

MEVLÂNA’NIN TÜRBESİ

Hz. Mevlâna Türbesi,Konya Alâeddin Tepesi’nin doğusundan başlayıp, Konya çarşısını ikiye bölen ana caddenin tam karşısında, Selimiye Camii’nin yanındadır. Bu mamurenin an­cak türbe kısmı Selçuklular’dan kalma, diğer kısımları Karaman ve Osmanlılar’ın ilavesidir.

Mevlâna Dergâh alanı 1225 metredir. Burası Konya’nın mimarisi ve tarihi çok karışık bir âbideler manzumesidir. Türbenin ilk şekli Alaeddin Keykubad’ın Sultanü’l-Ulema’nın mezarının etrafını yuvarlak bir duvarla çevirterek bir mermere de ölüm tarihinin yazılmasını emretmesiyle ortaya çıkmıştır (Eflâki,1973, I, 549; Konyalı, 1964, 432).

Asıl türbe inşaatını idare eden Alâeddin Kayser, mimarı da Bedreddin Tebrizi idi. Kitabesi yoktur. Tahmini olarak 672 H./1274 yılının Temmuz ayında yapılmış olmalıdır (Karamağralı, 1966, 38).

Bu türbe eyvan tarzında tipik bir Selçuklu eseridir. Üzeri yıldız tonozla örtülü olup; doğu, batı ve güneyi kapalı, kuzeyi ise açıktır (Özönder, 2004, 172). Türbenin kubbesi taştan dört kalın fil ayağı ve dört taş kemer üzerine oturtulmuştur. Mevlâna’nın cesedi mahzendedir. Onu, üst kattaki sanduka sembolize eder. Bu sanduka Selçuklu ahşap sanatının muhteşem örneklerinden biridir.Bakanlarda hayranlık uyandıran sanduka,iki sanatkâr tarafından hazırlanmıştır.Bunlardan mimar imzasını kullanan Abdülhamid oğlu Selim, sandukanın projesini hazırlamış ve kompozisyonunu çizmiş, Konyalı Genakoğlu Humadeddin Muhammed ise imza kitabesine “amel-i” kelimesi ile başlanılmasından anlaşıldığına göre,sandukanın işçiliğini yapmıştır (Önder,1958,13).
Cevizden yapılan sanduka, Selçuklu oymacılık sanatının şaheser bir örneğidir. Motif ve kompozisyonlar tamamen devrinin özelliğini taşımaktadır.

Sandukanın baş tarafında Konya’da Pir Esad ve Şeyh Aliman’ın taş ve tuğla ile yapılan sandukalarında olduğu gibi ve diğer hörgüçlü kısmında ise yüksekçe,üstü kısmi beyzi bir şekilde biten bir de Kitabe Levhası vardır (Konyalı, 1964, 664 – 671).

Bugün adı geçen sanduka Mevlana’nın babası Sultanü’l- Ulema’nın kabri üzerine konulmuş bulunmaktadır.

Hz. Mevlâna’nın 1312 yılında vefat eden oğlu Sultan Veled de babasının sağ tarafına defnedilmiştir (Özönder,2004,172).

HZ. MEVLÂNA’NIN BEDENİ HAKKINDA

Hz.Mevlâna’nın türbesinin mahze-nine konulan cesedinin mumyalı olup olmadığı hakkında bazı söylentiler ortaya çıkmış, bu durum merak uyandırmıştır. Çünkü eski Türkler’de olduğu gibi Selçuklular’da da bu âdet kısmi olarak devam etmiştir. Celaleddin Karatay’ın ve Sahib-Ata Fahreddin Ali’nin cesetlerinde olduğu gibi.

Konya’da vefat eden Hz. Mevlâna o gece teçhiz ve tekfini yapılmış,cesedi ise ertesi gün din ve mezhep farkı olmaksızın Hıristiyan, Musevi ve Müslüman Konyalıların iştirak ettiği törenle akşama doğru musallaya götürülmüştü. Cemaatin kalabalık oluşundan ve herkesin tabuta yapışmak istemesinden dolayı naipler ve emirler kılıç ve sopalar kullanmak mecburiyetinde kalmışlar, bu yüzden tabut birkaç yerde kırıldığı için yenilenmiştir. Böylece 15-20 dakikalık yere, sabahtan akşama kadar ancak varılabilmiştir (Uzun, 2003, 157).

Sultan Veled ve Sipehsalar gibi muasır kaynaklar, Hz.Mevlâna’nın vefatından bir gün sonra defnedildiğini bildirdiklerine göre, cesedinin de mumyalanmamış olması gerekir.

Hz. Mevlâna’nın türbesinde, diğer Selçuklu türbeleri gibi cenazelik mevcuttur.Tabutu veya cesedi bu ıskara üzerine konulmuştur.Gümüş merdivenin altında bulunan cenazeliğin kapısı halen kapalı bir vaziyette bulunmaktadır. Fakat şimdiye kadar hiç bir kimse buraya inerek Hz. Mevlâna’nın cesedini tetkik etmiş değildir (Uzun, 2003, 157).

Sultan Murad, Bağdat seferine çıktığı 1639 yılında uğradığı Konya’da, Mevlâna’nın kabrine inci tesbihini düşürerek, söylentileri öğrenmek maksadıyla, cesedin bulunduğu bölüme Mevlâna torunlarından bir kız çocuğunu indirmiş, bahsedilen kız tesbih tanelerini çıkarmış ama kulağı duymaz gözü de görmez olmuştur. Hattâ bir müddet sonra da ölmüştür. Böylece cesed hakkında malûmat edinilememiştir. O günden sonra cenazelik kısmı bir daha açılmamıştır (Uzun, 2003, 157).

Yine cenazelik hakkında şöyle bir hatıra nakledilir:

Mevlâna Dergâhı 1925 yılında Asar-ı Atika müzesi haline çevrildikten sonra müdürlüğüne tayin edilen ve 18 yıl burada vazife gören Yusuf Akyurt; Mevlâna’nın cesedinin mumyalı olup olmadığını anlamak için cenazeliğe inmeye karar verdiğini ve bunu da kimseye söylemediğini belirttikten sonra sözlerine şöyle devam etmiştir: Bir gün niyaz penceresinin önünde çalışıyordum. Eski Mevlevilerden olup müzede vazife alan Derviş Mehmed [Ankaralı Mehmed Dede (1874-1957)] geldi. Ellerini Mevlevi tarzında bağlayarak selam verdikten sonra – Beyefendi; Hz. Pîr’in merkadine inmek istiyorsunuz. Bundan vazgeçseniz iyi olur!… dedi. Başka bir gün kızım, Yeşil Kubbe altında gezerken Gümüş merdivenin altındaki kapıdan birkaç basamak aşağıya, Mevlâna’nın merkadine doğru inmiş. Derhal gözüne bir hastalık ârız oldu. Tehlikeli bir ameliyat ile gözünü zor kurtardık. Ben de verdiğim karardan vazgeçtim (Uzun, 2004, 157).

Mahzen hariç mimar Bedreddin Tebriz’înin yaptığı türbe bugün ilk halinde olmayıp zaman zaman üzerine yapılan tamirler, değiştirmeler ve eklemelerle günümüze kadar gelmiştir (Yusuf, 1930,12; Önder, 1971, 340). Anadolu’da bu esere en çok benzeyen türbeler Sivas’taki Güdük Minâre denilen Şeyh Hasan Türbesi ile, Akşehir’deki Seyyid Mahmud Hayrâni Türbesidir (Hayrâni Türbesi için bk:Küçükdağ, 2004, 13).

Şimdiki türbenin yüksekliği 25 metredir. Kubbenin ilk yapıya ait olduğu, üstteki dilimli gövde ile dilimli külahın sonradan yapıldığı açık olarak görülmektedir. Türbenin kuzey cephesi eyvan tipi türbelerdeki gibi kemerli büyük bir açıklıkta yer alır (Karamağralı, 1966, 39).

Tebrizli Bedreddin’in yaptığı Hz. Mevlâna’nın Türbesi, ilk büyük müdahaleye Karamanoğlu Alâeddin Ali Bey (1358-1398) zamanında uğramıştır. Karamanoğlu Görkes (Silifke) kalesini Mevlâna’nın manevi yardımıyla fethedince, ele geçirdiği ganimet ile türbenin üzerine, yeşil çinilerle kaplı, dilimli bir Kubbe-i Hadra (Yeşil Kubbe) yaptırmıştır (Şikâri, 1956, 106-107; Uzluk, 1946, 81). Eski türbeye ilâve edilen bu yeşil kubbeden dolayı burası “Yeşil Türbe” olarak da anılır olmuştur.

Alâeddin Ali Bey’in “Türbenin üzerine yüce bir kubbe yaptırmalı” ifadesinden, mevcut binanın yükseltilmiş olduğu anlaşılır. Bununla beraber ilk yapıdaki külahı kaldırtarak bugünkü dilimli gövdeyi yaptırmış, değilse ilk yapılan türbeyi tamamen yok etmemiştir (Karamağralı, 1966, 41).
Anadolu Selçuklu devri minârelerinden bir çoğu Mevlâna Türbesinin gövdesi gibi yivlidir (Hakkı İzzet, 1952, 578). Ancak kubbe ve külahların dilimli olarak yapılması Karamanoğulları mimarisinin özelliklerindendir. Alâeddin Ali Bey’in Türbesi de böyledir. Alâeddin Ali Bey’in bu kubbeyi 1396 yılında tamamlattığı zannedilmektedir. Türbenin dış kısmı ile dilimli külahın çinilerle kaplanması da yine Karamanoğullarına aittir (Karamağralı, 1966, 41). Kubbenin etrafında beyaz zemin üzerine Ayete’l-Kürsî yazılıdır.

Kitabesinden anlaşıldığına göre Dergâhın cümle kapısı yanındaki derviş hücreleri 992 H./1584 yılında Osmanlı hükümdarı III. Murad (1574-1595) tarafından yaptırılmıştır. Bu hücrelerin üzerinde birer kubbe vardır. İçlerinde ocak, üstlerinde baca mevcuttur. Bu hücrelerin bazılarının arası açılarak salon haline getirilmiştir.

Türbede Hz. Mevlâna sülâlesinden ve hariçten 65 kişinin mezarı vardır. Bunlardan 11 kadınla 36 erkeğin kimlikleri bellidir (Konyalı, 1964, 658-677).

Dergâhın batısı derviş hücreleriyle, diğer üç tarafı ise duvarla çevrilidir. Batıda bulunan ve dervişlerin girip çıktıkları cümle kapısına “Dervişan Kapısı”, güneydeki Hâdikatü’l-ervah (Ruhlar Bahçesi) denen ve mezarlığa açılan kapıya “Hamuşan (Susanlar) Kapısı”, kuzeydeki çelebi dairesine yakın bulunan kapıya da “Çelebi Kapısı” denilmektedir (Önder, 1971, 341).

Mevlâna Dergâhı içerisinde Hz. Mevlâna sülâlesinden olmadığı halde bahçe içerisine gömülüp üzerine küçük ve zarif türbe yapılanlar da vardır. Bunlar kısaca şunlardır (Soyman, Tongur, 1944, 71-82):

1- Murad Paşa Kızı Türbesi: 994 H./1585 Müzenin güneyindedir. Burada Kuyucu Murad Paşanın kızı yatmaktadır.
2- Sinan Paşa Türbesi: 981 H./1573 Müzenin güney batısındadır.
3- Hürrem Paşa Türbesi: 934 H./1527 Matbahın doğusunda ve bitişiğindedir. Bu tür­beyi Kanunî devri vezirlerinden Makbul İbrahim Paşa’nın Hürrem Paşa için yaptırmış olduğu kitabesinden anlaşılmaktadır.
4- Hasan Paşa Türbesi: 981 H./1573 Müzenin güney-batısındadır.
Dergâhı tamamlayan diğer kısımlar ise şunlardır:
Meydan-ı Şerif, Matbah, Çelebi Dairesi, Kütüphane, Misafirhane, Avlular, Şeb’i Arûs Havuzu, Şadırvan, Selsebil, Tilavet Odası, Kademât-ı Pîr, Kıbabu’l-Aktab, Gümüş Kafes, Çerağ Kapısı, Mescid, Semahane.