İZMİR’DE MESNEVİ OKUMALARI

21.09.2016
363
A+
A-

İZMİR’DE MESNEVİ OKUMALARI

Semazen.net sitesini tâkip edenler, başta İstanbul olmak üzere çeşitli şehirlerimizde Mesnevî Sohbetleri yapıldığını bilir. Her ay duyurulan programları okudukça, İzmir gibi bir büyük şehrimizde bunun eksikliğini duyardım.

Sonunda bu noksanlık giderildi. Hem de konunun şanına lâyık bir şekilde, Üniversite çatısı altında Mesnevî Okumaları başladı. Yeni açılan Dokuz Eylül Üniversitesi Mevlânâ Araştırmaları Merkezi (DEÜMAM) bu işi üstlendi.

Bu merkezin açılışında candan teşekkürü hak eden kimseler adına sâdece ikisinin adını zikretmekle yetineceğim: İlki, fikri konulara ilgisi çok olan Yard. Doç Dr. Leyla Kırkpınar Hanımefendi. Kendisi böyle bir merkezin fikir annesidir; bu konuda girişimde bulunmuş ve Merkezin müdürlüğünü üstlenmiştir. İkincisi DEÜ Üniversitesi rektörü Pro. Dr. Sayın Mehmet Füzün. Konu tasvibine sunulunca hemen ilgi göstermiş, gerekli resmî prosedürün sür’atle tamamlanmasını sağlamış ve Merkez açılmıştır.

DEÜ Mevlânâ Araştırma Merkezi bu alanda araştırmalar yapmak, ilgili çalışmaları, özellikle akademik ve bilimsel faâliyetleri desteklemek, ulusal ve ulaslararası konferans, seminer ve toplantılar düzenlemek, İzmir Mevlevîhânesi’ni ihyâ etmek gibi amaçlara sâhiptir.

Merkez, hiç vakit kaybetmeden ilk iş olarak Mayıs ayı boyunca haftalık Mesnevî okumaları yapılmasını sağlıyor. Yer ve saat şöyle: İzmir Alsancak’ta DEÜ Ünivesitesi Rektörlük binasındaki DESEM Bordo salonda Perşembe günleri saat 18.00’de.

Sohbetin sonunda Ege Ü. Türk Müziği Konservatuvarı öğrencilerinden kısa bir mûsikî icrâsı yapılıyor. Çıkarken de Mevlevî lokması (Türkistan pilavı ve ayran) ikram ediliyor.

*

Mesnevî okumaları programında ilk görev bana verildi. 7 Mayıs Perşembe günü genel bir giriş yaptım. İnsanın mâhiyeti, tasavvufun ne olduğu, Mevlânâ ve Mevlevîlik’in Türk kültüründeki yerine değindim. Özetle şunları söyledim:

İnsanoğlunun her zaman mâneviyâta ihtiyacı vardır. Gürültülü ve stresli bir hayat yaşıyoruz. Modern hayat hepimizi yordu. İlerleyen teknoloji ve iletişim bize büyük kolaylık sağladı, ama o nispette problemler doğurdu.

Bütün dünyâyı etkileyen yanlış özgürlük anlayışı ve bireysellik insanı yalnızlaştırdı. Artan refah mutluluk getirmedi. Kadim kültürümüzün menbâlarından uzak kaldığımız için yeni moda arayışların peşine takıldık. Meditasyon, yoga, kişisel gelişim programları ilgi odağı olmaya başladı.

Bütün bunlar bizim için yabancı sayılır, geleneğimizde yeri olmayan şeylerdir. Rûhî-mânevî ihtiyaçlara cevap vermek adına seviyeli tasavvuf sohbetleri, şiir ve mûsikî bir çâre olarak görülebilir. Mesnevî okumaları bu uğurda atılmış birer adım sayılır.

*

Mesnevî Hz. Mevlânâ’nın kitabıdır, onun öne çıkan yönü ise tasavvufî kimliğidir.

Tasavvuf dînin daha içten yaşanması, özümsenmesi, kendi tâbiriyle söylersek “hâl edinilmesi”dir. Cibril hadîsi meşhurdur; orada iman, İslâm ve ihsan kavramları üzerinde durulur. Sevgili Peygamberimiz ihsanı şöyle tarif eder: “İhsan Allah’ı görüyormuş gibi kulluk etmendir (öyle yaşaman, öyle davranmandır). Her ne kadar sen onu görmüyorsan da O seni görüyor.”

Allah’ı görür gibi yaşamak için nefsimizi kontrol altına almamız gerekir. “Sen çıkarsan aradan, kalır seni Yaradan.”

Dîni bir ağaca benzetirsek, îman onun kökü ve gövdesi, İslâm yani ibâdetler dalları ve yaprakları, ahlâk ise meyvesi sayılır. Ahlâk, “ihsan” kavramının karşılığıdır. Kendisini her an Hakk’ın huzûrunda hisseden kimse kâmil ahlâka sâhip olur.

İnsanın kendisini her an Allah’ın huzûrunda hissetmesi ve ona göre davranması, imkânsız ve sıkıntı verici bir şey değildir. Târihî bir örneği Yavuz Sultan Selim’de görüyoruz. Ölümüne yakın, kendisini muâyene eden hekimi Hasan Can üzüntü ile şöyle der::

-Sultanım, artık Hak ile berâber olmak zamanıdır.. Yavuz yarı öfke yarı teslîmiyetle doğrularak şöyle sitem eder:

-Hasan Can, ya sen bizi şimdiye kadar kiminle bilirdin?. der. Yâsîn-i şerif okunmasını ister ve bir müddet sonra rûhunu teslim eder.

Hâdise, tarihî bir gerçektir.[1] Bu demektir ki, onca mücâdele içinde bile her an Hak’la berâber olmak imkân dahilindedir.

*

İnsanın mutluluğu, dünyâsı ile âhireti, maddesi ile mânâsı, rûhu ile bedeni arasında denge kurabilmesiyle mümkün olur.

Bu dengeyi sağlamak için rûhun, mânânın kollanması gerekir. Bunu en iyi tasavvuf başarmıştır. Tasavvuf maddî varlığımızdan ölme, Hak’la dirilmedir. Yani ihtirâsı, kibri, kîni, öfkeyi, kıskançlığı, bencilliği, bilgisizliği yok edip; onların yerine cömertliği, tevâzuu, yumuşak huyu, yardım severliği, Hak ve halk sevgisini koymaktır. Bu, dünya ve madde ile ile ilgilenmemek değildir, onlara ancak layık olduğu kadar alâka göstertmektir.

Mesnevî’de bunun güzel bir ölçüsü vardır: Hz. Mevlânâ “Dünyâ nedir?” diye sorar. “Dünyâ, mal, mülk, para, kadın değildir. Dünyâ, seni Rabbinden alıkoyan şeydir.” Ve şu örneği verir: Geminin yüzmesi için mutlaka su lâzımdır, fakat su geminin içine dolacak olursa onu batırır.”[2]

Söz konusu olan su, her türlü maddî ve dünyevî arzu, istek, mal mülk, faâliyet ve çalışmadır. Dünya hayâtı bunlarsız olmaz, fakat bütün bunları kalbimize kadar sokmayacağız, hayatın yegâne amacı haline getirmeyeceğiz. Para cebimizde olacak, kalbimizde değil.

Hz. Mevlânâ ve Mesnevî’nin asıl amacı böyle bir olgun insan tipini ortaya çıkarmaktır.

Tasavvufta ahlâkın bir adım ötesi de vardır. Kendinden fânî Hak’la bâkî olan kimse, öteler âlemine adım atabilir. Sonunda Hak Taâlâ onun tutan eli, gören güzü, işiten kulağı, yürüyen ayağı olur. Bir başka ifadeyle, olgun kimse Hak’la tutar, O’nunla görür, O’nunla iştir ve O’nun rızâsında yürür.

*

Bundan sonraki “Mesnevî Okumaları” programı şöyledir: 14 Mayıs Perşembe, Doç Dr. Süleyman Gökbulut, “Bişnev ez ney..” diyerek ilk beyitten başlayıp açıklamalar yapacak. Onun kaldığı yerden 21 Mayıs’ta Prof. Dr. Mustafa Yıldırım, 28 Mayısta Prof. Dr. Himmet Konur devam edecek.

Giriş serbesttir. Tekrar hatırlayım, yer ve saat şöyle:

İzmir Alsancak’ta DEÜ Ünivesitesi Rektörlük binasındaki DESEM Bordo salonda Perşembe günleri saat 18.00’de.

[1] Bk. Selâhattin Tansel, Yavuz Sultan Selim, Ankara, 1969, s. 248

[2] Mevlânâ, Mesnevi, çev. Veled İzbudak, İstanbul 1960, c. I, 79, beyit: 983-985