SIR, HİKMET ve MÂRİFET – Osman Nûri Topbaş

A+
A-

SIR, HİKMET ve MÂRİFET: HAZRET-İ MEVLÂNÂ İLİMDEN İRFÂNA

Osman Nûri Topbaş 

Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî; aile büyükleriyle Belh’ten hicret edip Konya’ya yerleştikten sonra, tahsilini tamamlamak için Halep ve Şam’a gider. O sırada takrîben otuz yaşlarındadır.

Bir gün Şam’ın kalabalık çarşısından geçerken, değişik bir kisve içindeki bir şahıs;

“–Ver elini öpeyim, ey âlemlerin sarrafı!.. der.

Celâleddîn-i Rûmî’nin ellerine yapışır ve hararetle öper. Sonra birdenbire kalabalığın içinde kayboluverir. Celâleddîn-i Rûmî, ansızın gerçekleşen bu hâdise karşısında son derece şaşırır; «Bu ne iştir?» diye hayretler içinde kalır.

Celâleddîn-i Rûmî; artık büyük bir âlim olmuş, Selçuklu medresesinin mâruf bir müderrisi hâline gelmiştir. Yine bir gün Konya’daki medresesinde dersten çıkmış talebeleriyle sohbet etmekteyken, daha evvel Şam’da elini öperek kendisini hayrette bırakan kimse ile bir kere daha karşılaşır. Bu şahıs Şems-i Tebrîzî’dir. O da Celâleddîn-i Rûmî’nin sohbetine dâhil olur. Garip bir heyecanla şu acayip suâli sorar:

“–Bâyezîd-i Bistâmî mi yoksa Hazret-i Muhammed Mustafâ -sallâllâhu aleyhi ve sellem- mi daha büyüktür?”

Mevlânâ Hazretleri dehşete kapılır ve;

“–Bu nasıl sual?!. Hiç âlemlere rahmet olarak gönderilmiş bulunan yüce bir peygamberle, bütün sermâyesi O’na tâbîlik olan bir velî mukayese edilir mi?!.” diye hiddetle karşılık verir.

Tebrizli Şems, hiç sükûnetini bozmadan suâlini şu şekilde açıklar:

“–Öyleyse; neden Bâyezîd, Rabbinden cehenneme konulmasını ve vücudunun orada, başka hiçbir mücrime yer kalmayacak derecede büyütülmesini talep ettiği, lâkin küçük bir ilâhî tecellî karşısında da; «Şânım ne yücedir! Kendimi tesbih ederim!..» dediği hâlde; Hazret-i Peygamber –sallâllâhu aleyhi ve sellem- sayısız tecellîlere rağmen büyük bir mahviyet içerisinde bulunuyor ve nâil olduğu nimetlerle yetinmeyerek Rabbinden hâlâ istiyor, istiyor, boyuna istiyordu?..”

Bu îzâhat, Hazret-i Mevlânâ’yı sadece aklın rehberlik ettiği zâhirî ilmin hududuna getirip bırakır. Bu noktada kalarak suâle cevap vermek mümkün değildir. Şems, hâl gücüyle onu bu noktadan ileriye itmeye memur edilmiştir. Zâhirden bâtına, ilimden irfâna, kesbî ilmin nazariyâtından, ledünnî ilmin keşif ve müşâhedelerine terakkî etmenin zamanıdır.

Bu ânî terakkînin tesiri ile Hazret-i Mevlânâ, daha evvel ezberlemişçesine şu cevabı verir:

“–Bâyezîd’in sözleri bir işbâ, (doymuşluk) hâlinin ifadesidir. Yani, onun mânevî susuzluğu, küçük bir tecellî ile giderilmiş oldu. Rûhu artık talepsiz bir hâle geldi. Yani küçük bir tecellî karşısında sekre (mânevî mestâneliğe) düştü ve kendini kaybetti. Okyanusun hacmi sonsuzdu, lâkin O’nun istiâbı bu kadardı.

Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ise;

اَلَمْ نَشْرَحْ لَكَ صَدْرَكَ

«Biz senin göğsünü açıp genişletmedik mi?» (el-İnşirâh, 1) sırrına mazhar olmuştu. İlâhî vuslat tecellîleri, kendisini her taraftan kuşattı. Kâinat kadar geniş olan sadrı, bir türlü kanmıyordu. Susadıkça susuyor, içtikçe de susuzluğu artıyordu. Her an bir hâlden diğer bir hâle yükseliyor ve her yükselişte de bir önceki hâline tevbe ediyordu. Nitekim;

«Ben günde yetmiş defa -bir rivâyette yüz defa- tevbe ederim!..» buyurmuşlardır. (Bkz. Buhârî, Deavât, 3; Müslim, Zikir, 41)

Zira O, yüce Mevlâ’sına her an daha yakınlık istiyordu. Çünkü iştiyâkı sonsuz, kul ile Rab arasındaki mesafe ise sonsuz kere sonsuzdu. Bu sebeple birçok kereler;

«Ya Rabbî, Sen’i gereği gibi ve lâyık olduğun veçhile tanıyamadım. Sana hakkıyla kulluk yapamadım.» diye ilticâ ve tazarrûda bulunuyordu.” (Münâvî, Feyzü’l-Kadîr, II, 520)

Bâyezîd-i Bistâmî’nin bu sözleri, sekir hâlinde olmuş, Hazret daha sonra bu ifadelerinden istiğfarda bulunmuştur.

MEVLÂNÂ’NIN
YANIŞI

Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî; Selçuklu medreselerinde ikinci bir İmâm-ı Gazâlî seviyesine ulaşmış bir âlimdi.

Buna karşılık Şems-i Tebrîzî Hazretleri, ilimde yüksek bir mertebesi olmayan kendi hâlinde bir dervişti.

Şems, Mevlânâ’ya zâhirî bir ilim öğretmedi. Ona ilmin ötesinde, irfan ve hikmet tâlim etti.

HİKMETLİ RUMUZLARIN DİLİ

Şems Hazretleri, âdetâ Hazret-i Mevlânâ’nın gönlündeki nefsânî prangaları kırmıştı. Onun mâneviyat semâlarına kanat açmasına vesile olmuştu.

Zâhirî ilimler; eğer irfânî duyuşlarla gönülde hazmedilmezse, takvâ derinliğiyle ihlâslı bir yaşayışa taşınmazsa, sahibi için faydasız hattâ zararlı bir hâl alır.

Yine zâhirî âlimler; sadece aklı esas alıp, akıl üstü olan vâdilerde teslîmiyet gösteremediklerinde, dînin, kader gibi sırlı hakikatlerini, âriflerin hâllerini kabullenmekte güçlük çekerler.

Mevlânâ Hazretleri’nin babası Bahâüddin Veled de bir zâhir âlimine şöyle hitâb etmişti:

“Eğer okuduğun bu kitaplarla gururlanıyor ve bunlardan aldığın bilgilerin kuvvetiyle her tarafa saldırıyorsan; şunu bil ki, bunların hiçbiri kalmayacak, hepsi yokluğa karışacak ve hepsinin izi kaybolacaktır. O zaman hangi kitapların sahifesinden bahsedecek ve ders vereceksin?

Gönül yaprağından (ilâhî azamet tecellîlerinden) bir sayfa ezber etmeye gayret et ki ondaki mânâ ebediyete kadar senin rûhunla bağdaşsın ve hiçbir sûretle hatırından gitmesin.” (Bkz. Ahmed Eflâkî, Âriflerin Menkıbeleri, [trc. Tahsin YAZICI], I, 127)

İmam Gazâlî, Aziz Mahmud Hüdâyî ve Hâlid-i Bağdâdî gibi nice zâtlar; ilimde en yüksek seviyelerde iken, kalbî dünyalarında buhranlar yaşamış ve kendilerini; «Ben Allah rızâsında mıyım?» diye muhasebe ederek, makamı ve mevkii terk etmek ve tasavvufta selâmet aramak yolunu tutmuşlardır. Kalbî hayatlarını tekâmül ettirerek bir vecd ve istiğrak hâlinde yaşadılar. Dünya gözlerinde ufaldı. Esas hedef âhiret oldu.

Bu selâmet yolunun sonunda, onlar; nefis tezkiyesi ve kalp tasfiyesinde muvaffak olarak huzura ermişler, eriştikleri hiçlik makamında insanlık için işte o zaman gerçek mürşidler hâline gelmişlerdir.

Hazret-i Mevlânâ da, aynı şekilde, ilmin zirvesindeki hâlini; «Hamdım!» ifadesiyle tarif eder.

Kâinat kitâbının esrârını okuma devrine; «Piştim!»; ilâhî esrârın yakıcılığından kavrulma devresine de; «Yandım!» ifadelerini kullanır.

Eriştiği hâl ve makamı;

“Ölü idim; dirildim… Gözyaşı idim; tebessüm oldum… Aşk deryâsına daldım; nihayet bâkî olan devlete eriştim…” sözleriyle ifade eden Hazret-i Mevlânâ; ilâhî vuslatın sırlarını tâlim ettiği Şems’i kaybeder ve bu ayrılık ile firâkı da tahsil etmiş olur. Bu hasret de onun gönlünde nice tecellîlere vesile olur.

Allah Teâlâ, dostluğuna erişen sâlih kullarının her birine farklı tecellîler bahşetmiştir. Mevlânâ Hazretleri; bu ilâhî ihsanlar içerisinde; lisan, edebiyat ve belâgat tecellîlerinin zirvesi oldu. İlâhî hakikatlerin tercümânı oldu. Mücerred hakikatleri; müstesnâ temsillerin, tefekkür dolu kıssaların diliyle, müşahhas hâle getirmek husûsunda Mevlânâ Hazretleri eşsiz bir ifade gücüyle nasibdâr oldu.

Dîvân-ı Kebîr, Mesnevî, Fîhi Mâ Fîh, Mecâlis-i Seb‘a ve Mektûbât isimli muhteşem gönül eserlerini kaleme aldı.

O Mesnevî ki, Osmanlı’da camilerde okutulması örf hâline gelen ve hürmetle «Şerif» sıfatıyla anılan şu üç kitaptan biri oldu:

•Buhârî-i Şerîf,

•Şifâ-i Şerîf ve

•Mesnevî-i Şerîf.

Mevlânâ’da istîdat vardı. Şems’te de o istîdâdı canlandırma ve harekete geçirme kabiliyeti. Âdetâ Mevlânâ Hazretleri bir okyanus idi, Şems o okyanusa bir kibrit attı. O koca ummânı aşk aleviyle tutuşturdu. Ondaki ilmi; gönülde tezâhür eden sünûhat, tülûat, ilhamlar, sırlar, hikmetler ve derûnî duyuşlarla buluşturdu.

Meselâ;

Hazret-i Mevlânâ, merhametin ne olduğunu ilmen ve aklen biliyordu. Bu husustaki âyetleri, hadisleri ezbere biliyordu.

Lâkin;

Şems; şefkat ve merhametin ne olduğunu, en derin mâhiyette nasıl yaşanması gerektiğini, Mevlânâ’nın gönlüne tâlim etti, kalbine yaşattı. O seviyeye varınca, Mevlânâ Hazretleri dedi ki:

“Şems bana şu hâli öğretti:

«–Yeryüzünde bir üşüyen varsa, sen ısınma hakkına sahip değilsin!»

Biliyorum ki yeryüzünde üşüyenler var, ben artık ısınamıyorum.”

Bu şefkat ve merhametle Hazret-i Mevlânâ şöyle içli içli ilticâ ederdi:

“–Rabbim! Eğer Sen’in merhametini yalnız sâlih kullarının ümid etmesi gerekiyorsa, mücrimler kime gidip sığınsınlar?..

Ey yüce Allâh’ım! Eğer Sen, yalnız has kullarını kabul ediyorsan, mücrimler kime gidip yalvarsınlar?..

(Muhakkak ki Sen, merhametlilerin en merhametlisisin!..)”

Hazret-i Mevlânâ; İslâm dünyasını Moğolların baştanbaşa yıkıp geçtiği, Bağdat’ta halîfenin katledildiği, Selçuklu Devleti’nin son demlerini yaşadığı, sancılı ve zor bir zamanda yaşadı. Onun engin şefkati, müsamahası ve muhabbeti; yaralı gönülleri sardı, muhafaza ve tesellî etti.

Bin bir misalden biri:

Mevlânâ Hazretleri’nin dergâhındaki bir sohbet esnasında bir sarhoş çıkagelir. Dervişler onu inciterek dışarı çıkarmak isterler.

Mevlânâ Hazretleri; o sarhoşun hakikati aramak için dergâha sığınan bir insan olduğunu düşünerek, onu incitenlere hitâben;

“–Şarabı o içmiş, fakat siz sarhoş olmuşsunuz!” îkāzında bulunur. O zavallıyı gönül dergâhına kabul ederek ıslah eder. (Âriflerin Menkıbeleri, I, 352-353)

Ebû Saîd-i Ebu’l-Hayr’a ait olmasına rağmen, Mevlânâ Hazretleri’ne nisbet edilen şu davet, ne güzeldir:

بَازآ بَازآ هَرْ آنْچِه هَسْتِی بَازآ

گَرْ کَافِرُ و گَبْرُ و بُتْ پَرَسْتِی بَازآ

اِینْ دَرْگَهِ مَا دَرْگَهِ نَوْمِیدِی نِیسْتْ

صَدْ بَارْ اَگَرْ تَوْبَه شِکَسْتِی بَازآ

“Dön gel! Dön gel! Ne olursan ol, yine dön de gel!
Kâfir, mecûsî veya putperest olsan da gel!
Bizim dergâhımız (
olan İslâm) ümitsizlik dergâhı değildir.
Yüz kere tevbeni bozsan, yine de gel!”

Yani irşâd edenler, âdetâ tâmirhâne husûsiyetindeki bir kalbe sahip olmalıdır. Şefkatli bir tabip, hastasını azarlamaz. Mes’ûliyet sahibi bir çoban; ayağı kırılan bir kuzuyu, kurtlara bırakmaz, kucağında taşır. İşte bu hassâsiyetle, Hazret-i Mevlânâ; dergâhtan kaçanlara, İslâm binasından uzak düşenlere; «Geri gel, yuvaya dön, hidâyetin saâdetine kavuş!» çağrısını böyle bir şefkat ve merhametle gerçekleştirir.

Demek ki;

Hak dostlarının gönüllerinde dâimâ bir mahşer kaynar. Onlar yaşama zevkini bırakıp, yaşatma aşkına gönül verirler. Sabırla, azimle, gösterişsiz ve nümâyişsiz çalışan ruh cephesinin işçileri olurlar.

Müridleri hakkında;

“–Kendisi fazîletli bir insan ancak, niçin müridleri avamdan, esnaftan, basit kişilerden oluşuyor?” diye dedikodular çıkınca, verdiği şu cevap da bu kucaklayıcı merhametin bir tezâhürüdür:

“Eğer benim müridlerim birer sâlih insan olsalardı, (onlar benim değil) ben onların mürîdi olurdum.

Ahlâklarını değiştirip sâlih olmaları, sâlihler ve sâlih amel işleyen insanlar zümresine girmeleri için onları müridliğe kabul ettim.” (Âriflerin Menkıbeleri, I, 192)

Onun, bu zor zamanlarda,

“Sabır ve namaz ile Allah’tan yardım isteyin…” (el-Bakara, 45) âyetini nasıl bir huşû ile yaşadığına dair şu menkıbesi rivâyet edilmiştir:

BU ADAM KORUNUYOR!

Anadolu’yu yakıp yıkan Moğol kumandanı Baycu Noyan’ın askerleri, Konya’yı kuşatmıştı. Şehrin ahâlîsi, üzgün ve çaresizdi.

Hazret-i Mev­lâ­nâ’dan çare sordular.

Mevlânâ Hazretleri şehirden çıktı ve Baycu Noyan’ın otağının kurulduğu tepenin üstüne çıkarak namaza durdu. Askerleri bu durumu Baycu’ya haber verdiler;

“–Öylesine heybetli ki heybetinden kimse yanına yaklaşamadı.” dediler.

Baycu inanmadı;

“–Üstüne ok yağdırın!” diye emretti.

Kimse kolunu kaldırıp da ok atamadı. Durum böyle olunca Baycu, atlara binip üzerine hücum etmelerini emretti.

Fakat atların ayakları yere battı, kımıldayamaz hâle geldi. Sonunda bizzat Baycu, Hazret-i Mevlânâ’nın üzerine üç defa ok attı.

Fakat attığı okların hepsi hemen önüne düştü. Bu gördükleri karşısında daha da öfkelenen Baycu, kendisine at getirmelerini emretti. Getirilen ata bindi, fakat atının ayağı tutulup yüzüstü yere yuvarlandı.

Bu durumu gören şehir halkı topluca;

“Allâhu ekber!.. Allâhu ekber!..” diye tekbir getirdiler. Baycu;

“–Bu er, korunmuştur. Mukaddes bir kişidir. Allah tarafından desteklenmiştir, bundan sakınmak lâzımdır!” diye acziyetini itiraf etti.

Mevlânâ sayesinde cenkten vazgeçti. (Âriflerin Menkıbeleri, I, 283-284)

İşte huşû ile kılınan bir namazın muhafazası!..

Hazret-i Mevlânâ’nın «Rûmî» nisbesi; «Anadolulu» demektir. Bu şefkatli sîne, o tarihlerde Anadolu’da sayıca çokça bulunan nice gayr-i müslimin de hidâyetine vesile olmuştur.

VAKTİ GELMEDİ Mİ?

Bir gün Mevlânâ Hazretleri, müridleriyle Meram mescidinden şehre dönüyordu. Karşılarına bembeyaz sakalları olan ihtiyar bir râhip çıktı. İhtiyar, Mevlânâ’ya hürmet göstermişti.

Hazret-i Mevlânâ, ona;

“–Sen mi yaşlısın, sakalın mı?” diye sordu.

Râhip;

“–Ben, sakalımdan yirmi yıl daha büyüğüm, o daha sonra çıktı.” dedi.

Bunun üzerine Mevlânâ, şu hikmet dolu muhasebeyi ona telkin etti:

“–Ey zavallı! O, senden daha sonra çıktığı hâlde kemâle ermiş, bembeyaz olmuş.

Sen ise evvelce nasıl idiysen hâlâ kapkara, perişan ve ham vaziyetindesin. Eğer sen de değişmez ve olgunlaşmazsan (sakalın gibi ağarmazsan, nurlanmazsan) yazık olmaz mı sana?!.”

Zavallı râhip hemen zünnârını kopardı ve îmân edip müslümanlardan oldu. (Âriflerin Menkıbeleri, I, 198)

SÛRETE DEĞİL MUSAVVİR’E YÖNEL!

Hazret-i Mevlânâ’nın resmini yapmaya çalışmasıyla bilinen Aynü’d-devle adlı Rum ressam da, Hazret-i Mevlânâ’nın hikmet dolu irşâdıyla, hidâyete nâil olmuştu.

Anlatılır:

İstanbul’da bir levha üzerinde Meryem ve İsa’nın çok müstesnâ bir resminin bulunduğunu işiten Aynü’d-devle, bir yolunu bulup görmeye gitti. Hayran olduğu o resimleri bir fırsat bulup kaçırdı. Konya’ya dönünce, Mevlânâ;

“–Nerelerde idin?” buyurdu.

Aynü’d-devle, resmin hikâyesini olduğu gibi anlattı. Hazret-i Mevlânâ, resmi görmek istedi. Aynü’d-devle resmi getirdi.

Hazret-i Mevlânâ, resmi inceledikten sonra şu sırlı sözleri söyledi:

“–Bu iki güzel resim;

«–Aynü’d-devle’nin bize olan sevgisi samimî değildir, o, yalancı bir âşıktır!» diyorlar.”

Bunun üzerine Aynü’d-devle;

“–Bu nasıl olur?” dedi.

Hazret-i Mevlânâ şöyle cevap verdi:

“–Onlar diyor ki:

«Bizim hiç uyku ve yiyeceğimiz yoktur. Geceleyin dâimâ ayaktayız ve gündüzleri de oruç tutuyoruz. Aynü’d-devle ise; bizi bırakıp geceleyin uyuyor, gündüz de yiyor ve asla bize uymuyor!»”

Aynü’d-devle;

“–Onlara uyku ve yemek içmek tasavvur edilemez. Ayrıca dilleri ve konuşmaları da yoktur. Onlar, cansız resimlerdir.” dedi.

Mevlânâ Hazretleri muhatabına bu itirafı yaptırdıktan sonra şöyle buyurdu:

“–Bu kadar sanatlı ve canlı bir resim olan sen, bütün varlığı eşsiz bir şekilde yaratıp tasvir etmiş olan bir Nakkâş-ı Ezel’in eserisin.

Senin, Yaratıcı’nı bırakıp da cansız ve mânâsız bir resme âşık olman doğru mudur? O habersiz şekillerden ne elde edilir ve sana ne gelir?”

Aynü’d-devle derhâl tevbe edip baş koydu ve müslüman oldu. (Âriflerin Menkıbeleri, I, 489-4120)

Hak dostları, dâimâ rahmet insanı olmuş, merhamet tevzî etmişlerdir. Dâimâ gönül almış ve gönülleri incitmemeye büyük titizlik göstermişlerdir. Bu hasletin güzel bir örneği şöyledir:

Mevlânâ Hazretleri, müridleriyle beraber Ilgın Kaplıcaları’na gider. Hamamcı, o anda havuzda yıkanmakta olan cüzzamlıları dışarıya çıkarmak için telâşa kapılır.

Mevlânâ Hazretleri ise, buna mânî olur. Hemen kendisi de cüzzamlıların olduğu havuza girer. Bu merhamet ve tevâzu karşısında cüzzamlılar feryâd ederek ağlamaya başlarlar. Bu hâli seyredenler de, bu Muhammedî ahlâk karşısında kendilerinden geçerler. (Âriflerin Menkıbeleri, I, 339-340)

GÜNEŞ GİBİ!

Mevlânâ Hazretleri’nin şefkat ve merhamet anlayışı şu kısa ifadede hulâsa edilmiştir:

“Şefkat ve merhamette güneş gibi ol!”

Güneş, nasıl ki yeryüzündeki bütün mahlûkata ışık, sıcaklık ve gıdâ vesilesi olup en kuytu ve ücrâ yerlere kadar ulaşıyorsa; bir mü’minin gönlü de, böyle olmalıdır. Deryâ gönüllü bir mü’min olarak şefkat ve merhamette; engin, geniş ve yüce ufuklara sahip olmalıdır. Etrafını aydınlatabildiği kadar kendi nûrunun da artacağını unutmamalıdır.

Onun hak ve hukuka riâyet husûsundaki titizliğini de şu kıssada görmekteyiz:

Rivâyete göre; bir gün Hazret-i Mevlânâ, kızı Melike Hatun’un, hizmetçisini azarladığını görür. Ona şöyle nasihat eder:

“–Onu niçin incitiyorsun? Acaba sen onun hizmetçisi olsaydın ne yapardın? Kızım, Allah’tan başka hiç kimsenin gerçek mânâda kulu-kölesi yoktur. Sana hizmette bulunanlar, asla hizmetçilerimiz değil, hepsi de ancak kardeşlerimizdir.” (Âriflerin Menkıbeleri, I, 626)

Mahlûkata şefkatine de şu misâli zikredebiliriz:

Mevlânâ’nın bir mürîdi, merkebine binmiş gidiyordu. Merkep anırmaya başladı. Mürid de hiddetlenerek eşeğin başına birkaç defa vurdu.

Onu gören Mevlânâ Hazretleri, şu düşündürücü îkazlarda bulundu:

“–Seni taşıdığı hâlde, sen binici o da taşıyıcı olduğu için şükredeceğin yerde; bu bîçâre hayvanı niçin dövüyorsun?!.

Allah göstermesin, eğer iş tersine olsaydı, (o senin sırtına binmiş ve sana vuruyor olsaydı) o zaman ne yapacaktın?” (Âriflerin Menkıbeleri, I, 183-184)

Hazret-i Mevlânâ’nın müsamahasını, kendisinden sonra istismâr edenler olmuştur. Onu hümanist bir mütefekkir, bütün dinlere hoşgörüyle bakan bir şair gibi göstermeye çalışanlar çıkmıştır. Hâlbuki o tam bir İslâm âlimi ve mutasavvıfıdır. Bütün eserlerinin hulâsası ve tasavvufun en özlü tarifi mâhiyetinde şöyle der:

مَنْ بَنْدَهِٔ قُرْآنَمْ اَگَرْ جَانْ دَارَمْ

مَنْ خَاكِ رَهِ مُحَمَّدْ مُخْتَارَمْ

“Yaşadığım müddetçe ben Kur’ân’ın kölesiyim! Ben Muhammed Muhtâr -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in yolunun toprağıyım, tozuyum…”

Müteâkip mısralarında ise; bu tarifin dışındaki her türlü tavsiften bîzâr ve şikâyetçi olduğunu, kendisine yakıştırılmak istenen bütün başka sıfatları reddettiğini îlân etmiştir.

Hazret-i Mevlânâ, Mesnevî’nin ilk 18 beyti içinde yer alan şu ifadeleriyle; kendisini dinlediği hâlde maksat ve gayesini idrâk edemeyen gafillerden şöyle yakınmaktadır:

“Ben her cemiyette, her mecliste inledim durdum. Kötü huylu olanlarla da, iyi huylu olanlarla da düşüp kalktım.

Herkes kendi anlayışına göre bana dost oldu. Lâkin içimdeki esrârı idrâk etmedi.

Benim sırrım, feryâdımdan uzak değildir. Lâkin her gözde onu görecek nur, her kulakta onu işitecek kudret yoktur.

Ham ruhlar, olgun ve yetişkin zevâtın hâlinden anlamazlar. O hâlde sözü kısa kesmek gerektir vesselâm.”

SEMÂIN HAKİKATİ

Hazret-i Mevlânâ; bazen feyiz ve rûhâniyetin galebesiyle, mest ü hayrân olur ve semâ ederdi, yani cezbe hâlinde dönmeye başlardı. Bir kuyumcu tezgâhındaki çekiç sesiyle dahî bu cezbenin tetiklendiği olurdu.

Bazı tarîkatlerde semâ şeklindeki zikir, asr-ı saâdetten şu hâdise ile alâkalandırılır:

Yıllarca Habeşistan’da vazifede bulunan Câfer -radıyallâhu anh-, Hayber’in fethini müteâkip Rasûlullah Efendimiz’in yanına dönmüştü.

Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Hazret-i Câfer’e önce;

“–Yaratılış ve ahlâk itibarıyla bana ne kadar benziyorsun!” buyurdular. Sonra Hazret-i Câfer’in alnından öperek;

“–Hayber’in fethi ile mi, Câfer’in gelişiyle mi sevineyim, bilemiyorum!” buyurdular. (İbn-i Hişâm, III, 414)

Câfer -radıyallâhu anh-, bu iltifât-ı nebevî karşısında heyecanlanarak vecde geldi. Sevincinden, mâsum bir çocuk gibi tek ayak üstünde Fahr-i Kâinât Efendimiz’in çevresinde dönmeye başladı ve kendinden geçti. (Ahmed, I, 108; İbn-i Sa‘d, IV, 35)

Allah Rasûlü, Câfer -radıyallâhu anh-’ı bu hâlden menetmediler. Bu sebeple; samimî bir vecd ile semâın, takrîrî sünnet olduğu ifade edilmiştir.

Mevlânâ’nın bu hâli, Dâvud -aleyhisselâm-’a benzetilmiştir. Güzel ses nimetiyle perverde edilen bu peygamberin en bâriz vasfı; Zebûr’u dağlara ve sahrâlara çıkarak yanık ve câzip sesiyle okuması, çevredeki canlıların hattâ eşyanın bile bu tesirle, cezbeye kapılması ve zikre katılmasıdır.

Âyet-i kerîmelerde buyurulur:

“Andolsun, Dâvûd’a tarafımızdan bir lütufta bulunduk;

«–Ey dağlar ve kuşlar! Onunla beraber tesbîh edin!» dedik…” (Sebe’, 10; Ayr. Bkz. el-Enbiyâ, 79; Sâd, 18-19)

Mevlânâ Hazretleri de; gönlündeki aşk neşîdelerini, ilâhî ve kasîdelerini, Meram Bağları’nın zümrüt gibi yeşilliklerine, şırıl şırıl akan sularına karşı okur ve cezbe ile semâ ederdi.

Mevlânâ, şiiri ve güzel sesi gaye olarak değil fakat gayesine ulaştıran müessir birer vasıta olarak kullanmayı bilmiştir. (İrfan GÜNDÜZ, Mevlânâ, İrşad ve İnsan, 7-8)

Lâkin günümüzde; Mesnevî-i şerîfin rûhundan uzak bazı kimseler tarafından, Mevlevîliğin vecd ve takvâ tarafı ihmâl edilerek, aslı zikir olan semâ, âdetâ şov maksatlı bir folklor gösterisi ve orkestra eşliğinde icrâ edilen bir mûsıkî meclisi hâline getirilmektedir. Bunların, Hazret-i Mevlânâ’nın rûhunu muazzeb edeceği muhakkaktır.

Diğer taraftan;

Onun hakikî mesajı yedi asrı aşkın bir zamandır, bütün dünyayı irşâd etmeye devam etmektedir. Bu hâl; Cenâb-ı Hakk’ın, dostlarına bahşettiği irşâd ömrünün ne mübârek bir misâlidir.

Büyük Allah dostu Hazret-i Mevlânâ, 17 Aralık günü Hakk’a irtihâl etti. Ölümü; bir vuslat, bir şeb-i arûs / düğün gecesi olarak telâkkî etmişti.

Vefât ederken;

“Refîk-i âlâya / Yüce Dost’a” buyuran Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- gibi, Peygamberimiz’in ümmeti ve mânen bir talebesi olan Mevlânâ da ölümü güzelleştiren sâlih insanlar zümresindendi.

Cenâb-ı Hak, faydalı ilimden ve «mârifetullah»tan nasîbimizi ziyâde eylesin. Faydasız, takvâsız, kupkuru ilimden muhafaza buyursun.

İlmi hazmederek, irfâna ve hikmete nâil olan sâlih kullarının feyzinden istifâde nasîb eylesin. Zâtına kavuşmamızı; bir düğün gecesi gibi, ebedî vuslatıyla mesrur ve mes‘ûd eylesin.

Âmîn!..

ETİKETLER: