İçimizdeki Mevlana’yı Anlamak Üzerine bir röportaj – Cihan Okuyucu

A+
A-

Yağmur Dergisinde Tahir Taner’in

Prof.Dr. Cihan Okuyucu ile yaptığı mülakat:

Kıymetli hocam, Burç FM”deki Mesnevî Sohbetlerinizi ilgiyle takip ediyoruz. Biz de buradan hareketle sizinle Mevlana ve özellikle Mesnevî etrafında bir sohbet yapmak istiyoruz. Diğer konulara geçmeden önce şunu sorayım: Kültürümüzde bir Mesnevîhanlık geleneği var, bu sohbetler bana o geleneğin ihyası gibi göründü, ne dersiniz?

Mesnevî Sohbetleri hakkındaki iltifatınız için teşekkür ederim. O program belki Burç FM”in yayın gücü belki sevgili Bünyamin Şen”in ihlası neticesinde hak etmediği bir ilgi gördü. Ta Mevlana”nın memleketi olan Belh”ten, Azerbaycan”dan, evlad-ı fatihan diyarı Üsküp”ten ve-lafı uzatmayayım- birçok uzak yakın yerlerden bu sohbetlerle ilgili takdir telefonları ve mailleri aldım. Bu beni derin derin düşündürdü. Benim gibi nâ-ehil biri elinde bu ilgiyi gören Mesnevî”nin ehil ellerdeki tesirini tahmine çalıştım. Hâsılı bu ilginin asıl sırrı bence Mevlana”nın kendi şiiri hakkındaki –izninizle onu sizinle paylaşayım- şu sözlerinde yatıyor:

“Hz. Yusuf”un güzelliği solar mı hiç? Benim şiirim de güzelliğiyle benden yüz sene sonra bile dillerde dolaşacak. Değil mi ki gönül için toprak altında çürüme yoktur ve benim bu sözlerim de gönülden çıkmıştır, ciğerden değil. Ey okuyucular! Ben Davut gibiyim, bu gazellerimse Zebur”un satırları! Onları okuyan sizler de Davut”un zikrine katılan temiz kuşlar gibisiniz. İlahi! Sen, Davud”a dost olan bu kuşların kanatlarını kırma, onlara enis ol!”

Bu güzel manzum duada kendi şiirine 100 sene ömür biçen Mevlana da yanılmış görünüyor. Vefatının üzerinden neredeyse 750 sene geçtiği halde bugün o manevi varlığıyla yaşıyor ve eseriyle hâlâ nice dilleri dudakları süslüyor, gönülleri ışıtıyor. Geleneğin ihyası konusuna gelince, benim gibi kendisi ihya edilmeye muhtaç birinin geleneği ihya etmeye kalkması had-na-şinaslık olur. Ama temenninize tabii ki katılıyorum: Mesnevîhanlık gerçekten klasik kültürümüzün ihya edilmesi gereken güzel adetlerinden biri. Yakın zamanlara kadar gerek Mevlevîhanelerde gerekse belli camilerde üstatlar eliyle bu gelenek sürdürülmüş. Mesela Orhan Okay hocamız “Silik Fotoğraflar”da bundan yaklaşık 55 sene önce son Mesnevî hanlardan Tahirü”l-Mevlevî”nin Süleymaniye Camiindeki Mesnevî derslerine katıldığını belirtiyor. Bu vesileyle şu anekdotu da aktaralım. Ders sonunda hocanın Tahirü”l-Mevlevî”ye elini öptürmesi var ki, pek hoş. Belki bir dil sürçmesi sandınız ama değil. Küçük Orhan Okay”ın Mevlevî şeyhi Tahirü”l-Mevlevî”ye el öptürmesinden söz ediyoruz. Efendim mesele şu: Ders sonrasında küçük bir musafaha halkası oluşmuştur ve herkes Mevlevî adabınca kendine mahsus bir tarzda üstadın elini öpmektedir. Üstad da her birine yine el öpmeyle mukabele etmekte. Sıra henüz lise talebesi olan Okay Hoca”ya gelince şeyh efendi onun el öpmesine de el öpmeyle karşılık verir. Bu hoş hatırayı bizzat kendi ağzından dinlediğimde Okay Hoca”mıza: Sizin yerinizde olsam bir daha o elimi yıkamazdım, diye takılmıştım.

Vefatının üzerinden 750 yıl geçtiği halde Mevlana”nın hala yaşadığından ve etkilerini sürdürdüğünden söz ettiniz. Bu sözünüz bana bir gazete haberini hatırlattı: Geçen sene ABD”de en çok satılan şiir kitabı Coleman Barks”ın Mesnevî”den yaptığı manzum seçmeler olmuş. İslam dünyasının tarih boyunca yetiştirdiği birçok büyük şahsiyet var. Bunlar arasında Mevlana”nın bütün dünyada emsalsiz denecek bir sevgi ve ilgiye mazhar olması acaba neyle izah edilebilir? Bir sufi, bir düşünür yahut bir şair olarak onu diğer büyük zatlardan ayıran şey nedir sizce?

Mevlana”nın şöhreti ve tesiri konusunda söylediklerinizde tamamen haklısınız. Belki sorunuzun cevabı da kendi içinde saklı. Gerçekten Mevlana büyük bir âlim düşünür ve vecdli bir sufi olduğu kadar bilgi ve heyecan hamulesini en etkileyici bir tarzda ifadeye kadir büyük bir şairdir. Meşhur sözdür, bir İngiliz başbakanı: “Ben Shakespeare”i Hindistan”a değişmem” demişti. Neden? Çünkü Hindistansız bir İngiltere düşünülebilir ama Shakespearesiz bir İngiltere asla! Ne mutlu bize ki Shakespeare”e, Goethe”ye, Shiller”e benzemez, yıldızlar sayısınca şairlerimiz var. Bunca şair arasında özellikle iki tanesi güneşle ay gibi diğerlerinden ayrılıyor: Mevlana ve Yunus Emre. Bu iki mutasavvıf şair tam 7 asırdır, eserleri ve fikirleriyle adeta birer akademi görevi görmüşler ve milletimizi yeni bir ruh kalıbına dökmüşler; yeniden şekillendirmişlerdir. Asırları eskiten bu büyük ruh hâlâ yeni doğmuş gibi ter ü taze aramızda dolaşıyor, içimizde ışıldıyor. Peki, bu nasıl oluyor? Mevlana kimdir ve bu bahtiyar insanı çağlar üstü kılan iksir nedir? Aradan bunca asır geçmişken insanlar onda hala ne buluyor ve niçin onun gel çağrısına uyarak doğudan batıdan, kuzeyden güneyden Konya”ya, bu adı Mevlana ile bütünleşmiş güzel şehre koşuyor?

Bakın şu sözleriyle o her dem taze kalışının ipuçlarını nasıl da veriyor :

-“Biz ölünce mezarımızı toprakta arama! İnanan insanların gönlüdür bizim mezarımız”

İşte mesele burada. Mezarı gönül olan insanlara ölüm yok. Gönül kollarıyla bütün insanlığı kucaklayan ve her kulağa kendi dilinden fısıldayan bahtiyarlara elbette eskimek, pörsümek yok. Nitekim hazretin kendisi de taşıdığı evrensel mesajın kalıcılığını biliyor ve şöyle diyor:

-“Yarın kocayacak güzellerden değiliz biz. Örtü eskidiyse güzel ihtiyarlamadı ya! Ömür örtümüz fani, fakat biz uçsuz bucaksız bir ömürüz!”

Efendim, Mevlana”nın haklı şöhretini izah için onun hayatı ve fikirlerini uzun uzadıya ele almak elbette böyle bir sohbetin hacmini aşar. Ancak o kendi hayatını ve felsefesini şu üç kelimede özetlemişti: “Hamdım, piştim, yandım.” Yandığı, piştiği ve ney gibi kendi varlığından boşalıp Hakk”ın varlığıyla dolduğu içindir ki Mevlana böylesine yakmakta ve pişirmektedir. Yanmayan nasıl yaksın, hissetmeyen nasıl duyursun. Aşık olmayan aşkı nasıl öğretsin. Eğri olanın başkasını doğrulttuğu nerede görülmüş. Hak aşığına kapı baca neylesin. Yağmur nasıl her tarlaya yağar, güneş nasıl her pencereden girerse Mevlana da iyi kötü seçmeden bütün insanların gönüllerine girdi. Biliyordu ki ay ışığı gül yaprağına da düşse temizdir, çamura da. Biliyordu ki su hiçbir kiri yıkamadan tiksinmez. Bu hizmeti içindir ki ilahi el onu göklere yükseltir ve temizleyerek yeniden yeryüzüne gönderir. Adı suyla bütünleşen Rahmet Peygamberi ve onun varislerine düşen de bundan başka neydi? O büyük gönül, bir okyanus gibi bütün ülkelerin sahillerini yaladı. Bu yüzden dünyanın bütün sahilleri de şimdi onu kucaklıyor. Doğudan batıdan bir çok insan ona koşuyor. Onu takdis eden alim ve sanatkârların sadece ismini bile yazmak sayfalar doldurur. Goethe, Hammer, Nicholson, Hans Meinke, George Rosen, Arberry, Ritter ve Anne Marie Schimmel; Mevlana”nın sayısız hayranlarından sadece bir kaçı. Mevlana asırlardır eserleriyle ötelerin sesine soluğuna tercüman olmakta, hakikat aşıklarına büyük kapıya giden yolda kılavuzluk yapmaktadır. Dolayısıyla büyük bir Mevlana aşığı olan Arif Nihat Asya”nın şu mısralarıyla yukarıda bir kısmını andığımız bütün bu insanlara tercüman olmaktadır:

“Bir sofradayım azım çoğum Mevlana

Dursam yürüsem batım doğum Mevlana

Yarin sesi yarin sözü yarin yüzüsün

Sen yoksan eğer ben de yoğum Mevlana “

Şimdi şu sorulabilir.Mevlana için söz konusu olan bütün bu meziyetler başka İslam büyükleri için de söz konusu değil mi ? Tabii bilmek, hissetmek başka, bunları ifade etmek daha başkadır. Yukarıda da söylediğim gibi büyük bir sanatkar olan Mevlana beyan kudretiyle hemen herkesi geride bırakıyor. Diğer taraftan velilerin de kendince bir rengi ve meşrebi var. Mevlana”nın meşrebi ve insanlık kavrayışı evrensel ve hümaniter karakteriyle her güne cevap verecek mahiyette. Dolayısıyla günümüz insanı onu kendisine daha yakın bulmakta haklı.

Madem söz buraya geldi, izninizle şunu sorayım. Ülkemizde insanları birbirini anlamaya, hoşgörüye çağıran, ülkemiz sınırlarını aşıp dinler ve medeniyetler arası diyalogu öngören çalışmaları Mevlana”nın hoşgörüsüyle irtibatlandırabilir miyiz? ”

Günümüzde bir çok tartışmaya yol açan dinler ve kültürler arası diyalog çalışmaları bence de sanıldığı gibi yeni bir hadise değil. O anlayışın edebiyatımızdaki temsilcileri olarak ilk elde şüphesiz Mevlana ve Yunus Emre gibi isimler hatıra gelir. Özellikle Mevlana”nın bu baptaki fikirleri günümüzdeki çalışmalara da ışık tutar mahiyettedir. Sözgelimi asrımızın büyük devlet adamlarından Mahatma Gandhi”nin Hz. Mevlana”nın şu beytini dilinden düşürmediği söylenir:

Ma bera-yı vasl kerden amedim

Ne bera-yı fasl kerden amedim

Bu dünyaya, ayırmaya, bölmeye, parçalamaya gelmedik biz. Biz, kırıkları onarmaya, ayrılanları birleştirmeye, hasılı insanlar arasında köprü olmaya geldik.

Kırıkları onarmak, insanlar ve gönüller arasında yol olmak, köprü olmak! Bu, ne güzel mühendislik, bu ne mukaddes bir meslektir! Ve günümüz insanlığı böyle köprülere ne kadar muhtaç. Günümüzde ulaşım ve haberleşme ağlarıyla mesafelerin aradan kalktığı, dünyanın küçülerek gerçek anlamıyla global bir köy haline dönüştüğü bir hakikat. Bunun neticesi olarak dillerimiz, kültürlerimiz, kılık kıyafetimiz birbirine karışıyor, farklar azalıyor. Ne var ki bir yandan maddi anlamda birbirimize yaklaşırken diğer taraftan da hızla uzaklaşıyoruz. Milletleri birbirine komşu yapan bütün bu teknik imkanlar, köprüler, yollar onların arasına manevi köprüler kurmaya muvaffak olamıyor. İşte Mevlana ve sevgileriyle bütün insanlığı kucaklamış olan diğer gönül erlerine ihtiyacımız tam da bu noktada başlamakta. Bu gün insanların birbirini anlaması, sevmesi, işbirliği yapması bir fantezi değil, tam anlamıyla bir zarurettir. Niçin? Bu, niçine tarihçi Toynbee”nin bir tespitiyle cevap verelim. Son birkaç asırda insanlık bilgi ve teknik bakımından baş döndürücü bir hızla ilerlerken insanî değerler bakımından tam tersine gerilemiştir. Her medeniyeti ayakta tutacak bir ahlak iskeletine ihtiyaç vardır. Bu iskelet olmadığı takdirde vücut ayakta kalamaz. Bugün insanlık eline çok tehlikeli silahlar verilmiş bir çocuğun durumuna düşmüş, kendi kendini tehdit eder hale gelmiştir. Teknolojinin tehdit olmaktan çıkması, insanlığın ortak saadet ve refahı için kullanılabilmesi ancak hümaniter -insani- değerleri yeniden ayağa kaldıracak ortak projelerle mümkündür. Artık, evrensel değerler etrafında oluşturulacak uluslararası işbirliği insanlık için bir var oluş-yok oluş meselesidir. Ancak her bir araya geliş şüphesiz bir fikrî alt yapıya muhtaçtır. İnsanlar hangi ortak değerlerde bir araya gelebilirler. Niçin ve nasıl? İşte büyük bir iftiharla söyleyebiliriz ki bütün bu sorulara bizim kültürümüzün verebileceği cevaplar vardır. Çünkü biz farklı dil ve din mensuplarının karşılıklı saygı ve işbirliği içinde bir arada yaşayabileceğini geçmişteki tecrübeleriyle ispat etmiş bir milletiz. Biz Mevlanalar, Yunuslar, Hacı Bektaş ve Âşık Paşalar yetiştirmiş bir kültürün çocuklarıyız. İsmini andığımız gönül erleri sayesinde asırlar boyunca farklı dil ve dine mensup insanlar karşılıklı saygı ve anlayış içerisinde aynı coğrafyayı paylaşmışlar ve onu ortak vatan kılmışlardır. Avrupa birliği için büyük gayretlerin sarf edildiği günümüzde gururla söyleyebiliriz ki hümaniter değerler bakımından bizim muhataplarımıza verebileceklerimiz alacağımız şeylerden çok daha fazladır. Biz, Avrupa”da insanların inançlarından dolayı diri diri yakıldıkları bir çağda 72 millete aynı gözle bakmamanın vebalini Yunus”tan öğrendik. Mevlana bize, o nefis üzüm hikayesiyle anlattı ki farklı kelimelerle ifade edilse de aslında bütün insanların peşinde oldukları hedefler, maksatlar birdir. Yaratılış farklılık üzerinedir ve farklılığa saygı yaratana saygının gereğidir. Âşık Paşa”nın benzetmesiyle hepimiz bir elin parmakları gibiyiz. Bir bilekten çoğalan parmaklar gibi bizim de kökümüz birdir. Parmaklarımızın farklılığı elimizin kabiliyetini arttırmaktadır. İnsanların soy sop, inanç ve meslek farklılığı da bir zenginlik ve rahmet olarak kabul edilmelidir. Parmaklar bir işi kavramada nasıl yardımlaşırlarsa, bizler de ortak hedeflerde sımsıkı bir araya gelmeliyiz. Demek ki Adem”in çocukları kökte bir olduğu gibi hedeflerde de bir araya gelebilmelidir. Milletimiz asırlarca bu büyük öğretmenlerin fikirlerini izledi ve devletimiz bir şemsiye gibi bütün farklı kültürleri korudu, kucakladı. Bu müsamaha fikrine, bu gönül genişliğine bugün herkesten önce kendimiz muhtacız. Kim olursa olsun, bütün insanlarımızı ayırmadan sevmeyi, insanlara saygı duymayı yeniden öğrenmemiz gerekiyor. Bizler onu yeniden öğrenmeliyiz ki, başkalarından da sevgi ve saygı beklemeye hakkımız olsun. Şunu da unutmayalım ki farklı kültürlere gösterilen saygı bazılarının sandığı gibi kendi kültüründen vazgeçmek veya yozlaşmak anlamına gelmez. Mevlana”nın şu nefis beyti adeta tek başına diyaloğun çerçevesini belirlemektedir:

“Hemçü pergârim der-pâ der-şeriat üstüvar

Pay-i diger seyr heftad ü dü-millet miküned”

Bir pergel gibiyiz biz. Bir ayağımız sımsıkı kendi dinimizin üzerinde, diğeriyle ise yetmiş iki milleti dolaşmadayız.

Mevlana gibi biz de bu gün bir ayağımız kendi kültür değerlerimizde sabitken, diğerleriyle 72 milleti kucaklayabilir, ortaklıklar kurabiliriz.

Burada insanın aklına hemen herkesin dilinde dolaşan şu meşhur: “Gel, gel her ne olursan ol gene gel” sözleri geliyor. Yukarıda söylediklerinizle bu çağrı sizce örtüşüyor mu? Neye veya nelere çağrılmakta insanlar?

Ömrünü Mevlana araştırmalarına harcayan merhum Şefik Can defaatle gerek yazılı gerekse sözlü olarak bahsettiğiniz dörtlüğe Mevlana”nın hiçbir eserinde rastlanmadığını belirtmekte. Onun kanaatine göre bu dörtlük, bir yakıştırma neticesinde Mevlana”ya mâl edildi ve zamanla onunla bütünleşti. Diğer taraftan lafız ona ait olmasa bile Mevlana”da buna benzer başka fikir ve ifadelere sıklıkla rastlamak mümkün. O halde netice olarak yine bir izah mükellefiyeti ile karşı karşıyayız. Efendim, sufiler ben dediklerinde bildiğimiz anlamda beni kastetmezler. Mesnevî”den ifadesiyle ben demeden demeye çok fark var. “Firavun ben dediği için esfel-i safiline düşer, Hallaç ise ben demekle yücelere yükselir” Ney gibi kendi benliğinden boşalıp Hakk”ın varlığıyla dolan kişi ben deyince kimi kastetmiş olur? “Biz arslanız ama rüzgârın önündeki bayrağa nakşedilmiş aslanız” diyen Mevlana”da nefsanî bir benlik aramak beyhudedir. O anlamda onun kendisine ait bir kapısı yok ki o insanları oraya çağırmış olsun. O halde bahsettiğiniz sözleri ulu bir zatın tercümanı olduğu ilahî dergahın hiçbir günahı bağışlamaktan aciz olmadığını ilan etmesi olarak algılayabiliriz. Mevlana eserinde ısrarla şunu vurgular: Cenab-ı Hakk”ın kapısında ben sen demenin yeri yoktur. Zira Hak gayurdur; hiçbir konuda ortak kabul etmez. Bu bapta Resul-i Ekrem: “Sa”d kıskançtır. Ben Sa”dden kıskancım. Allah benden de kıskançtır.” buyurmuştur. Dolayısıyla “Tanrı”nın hakkı Tanrı”ya, Sezar”ın hakkı Sezar”a” mantığının İslam dininde yeri yoktur. Bütün haklar Cenab-ı Hakk”ındır, onun otoritesi mutlaktır ve paylaşma kabul etmez.

İzninizle bir de şunu soracağım. Birkaç defa hümaniter-insani değerlerden bahsettiniz. Mevlana için yaygın kabullerden birisi de onun hümanist olduğu. Felsefî anlamıyla onu hümanist kabul etmek mümkün mü?

Azizim, bildiğiniz gibi bazı kelimelerde zamanla anlam kaymaları oluyor. Hümanizm felsefî bakımından en genel manada insanın mutlak otorite kabul edilmesi, bir nevi, Allah”tan boşaltılan yerin insan tarafından doldurulması anlayışıdır. Bu manada hiçbir İslam aliminin hümanizmle uzaktan yakından ilgisi olamaz. Günlük dilde ise hümanizm insanseverlik olarak anlaşılıyor. Kelimenin bu anlamıyla Mevlana”yı kayd-ı ihtiyatla hümanist sayabiliriz. Kayd-ı ihtiyatla dedim zira bütün sufilerde olduğu gibi Mevlana”nın insan sevgisi mutlak değil, kişinin Cenab-ı Hakla irtibatına göre artıp eksilen bir sevgidir. İnsanı insan yapan mana tarafıdır:

Pes be-sûret âlem-i asgar tuyi

Pes be-ma”nâ âlem-i ekber tuyi (N 4/531)

Görünüşte bu alemde en küçük şeysin sen, ama taşıdığın mana bakımından en büyük âlem sensin. O halde sen bu halinle en büyük saygıya layıksın. Değerin temsil ettiğin mana nisbetindedir.Bu fikri izah için şu birkaç beyte göz atmak kâfi:

Nerdübanhâyist pinhân der-cihân

Pâye pâye tâ inân-ı âsüman

Her gürührâ nerdübâni diğerest

Her revişra âsümâni diğerest

Her yeki ez hâl-i diğer bi-haber

Mülk-i bâ-pehnâ vü bi-pâyân u ser

İn der-ân hayran ki o ez çist hoş

V”ân der-in hire ki hayret çisteş (5/2465-69)

Bu cihanda göğe kadar basamak basamak yol bulan gizli merdivenler vardır. Her topluluğun merdiveni başka ve her gidişin göğü başkadır. İnsanların her biri yekdiğerinin halinden habersizdir. Çünkü burası geniş bir memleket, ucu bucağı olmayan bir yerdir. Onun hoşluğu nedir diye bu ona şaşırmada; o ise bunun şaşırmasına hayret etmede.

Görüldüğü gibi Hz. Mevlana gözümüzün önünde uzun bir insanlık merdiveni canlandırıyor. Bu öyle bir merdiven ki bir başı yücelerden yücede ve meleklerin bile üzerinde. Buna karşılık alt kısmı hayvanlardan bile daha aşağılara inmekte. Bu benzetmeden anlaşıldığı gibi diğer bütün varlıkların varlık piramidinde ait oldukları katman da değer de sabit. Sözgelimi; kötü bir melek ya da iyi bir şeytan düşünebilir miyiz? Elbette hayır. Buna mukabil bir insandan söz ederken; “melek gibi adam” ya da “şeytanın teki” gibi ifadelerimiz hiç de yadırganmaz. Demek ki her bir insan kendi derecesine göre şeytanla melek arasındaki o uzun merdivenin bir basamağında. Diğer taraftan normal bir merdivende insan kendi üstünde olanları fark eder ve daima daha üst basamaklara yükselmek için çaba harcar. Halbuki -kimsenin kimseyi anlamadığı Babil Kulesi”ne benzeyen bu merdivende durum farklıdır. Her insanın anlayış kapasitesi, ilmi, irfanı ve mizacı farklı olduğundan herkesin herkese hayret ettiği tuhaf bir merdivendir bu. Peki ama insanın bu merdivendeki derecesi, ait olduğu basamak neye göre değişmektedir? O, bu konuda şu mealdeki bir hadis-i şeriften hareket ediyor: “Hak Teala melekleri yarattı ve onlara akıl verdi; hayvanları yarattı ve onlara da şehvet verdi. Sonra Ademoğullarını yarattı ve onlara hem akıl hem de şehvet yükledi. İnsanlardan kimin aklı şehvetine galip gelirse o melekten üstündür; kimin de şehveti aklına galip gelirse o da hayvanlardan aşağıdır” Görülüyor ki Hz. Mevlana, insanı bütün kusurlarıyla birlikte takdis eden hümanist anlayışının aksine onu hadiste bildirilen ulvî değerleri temsil ölçüsünde değerli ya da değersiz buluyor. Bu noktada Mevlana da dahil bütün sufîlerin şu ikileminden söz edebiliriz; bir tarafta yaratılan her şeye yaratanın hatırı dolayısıyla duyulan sevgi, diğer tarafta ise hak edişe dayalı bir seçkincilik. Yukarıdaki hadisin manzum tercümesi sayılabilecek aşağıdaki dörtlük Mevlana da dahil bütün mutasavvıfların konuya bakışını özetlemektedir.

Ademîzâde turfa ma”cûnist

K”ez ferişte vü ez hayvan

Ger bedân meyl miküned kem ezîn

Ver bedîn meyl miküned bih ez-ân

Dörtlüğü serbest bir şekilde şöyle tercüme edebiliriz: İnsanoğlu ne tuhaf bir karışımdır! O bir tarafıyla melek öbür tarafıyla hayvandır. Eğer hayvanlığa meylederse, hayvan mı olur? Hayır! İradesini kullanmadığı ve insanlığın kadrini düşürdüğü için hayvandan daha aşağı dereceye düşer. Peki, melek yönüne meylederse? Bu sefer de o melekten daha yücelere yükselir. Zira insanda melekte olmayan adına nefs dediğimiz bir ayak bağı vardır. Nitekim bu engeli aşan Hz. Peygamber”in miraçta ulaştığı yakınlığa Cebrail (a.s) dahil hiçbir melek ulaşamamıştır. O halde insan olmak ne büyük bir risk ve ne büyük bir potansiyel!

Muhterem Hocam, size özellikle Mesnevî” yle ilgili daha başka soracaklarım da var. Ancak korkarım ki derginin bize tahsis edilen hacmi yeni bir soruyu kaldırmaya müsait değil. Bu bakımdan son olarak size şunu sormak isterim. Burç FM”deki konuşmalarınızı kitap haline getirmeyi düşünüyor musunuz?

Evet, öyle bir niyetim var. Cenabı Hak izin verir de elimde birikmiş ham materyali biçimlendirebilirsem Mesnevî Sohbetleri birkaç ay içinde okuyucuyla buluşmuş olacak

Teşekkür ederiz hocam.

Ben de bu fırsat için teşekkür ederim.

Tahir Taner – Yağmur Dergisi