Hz.ULU ÂRİF ÇELEBİ

20.05.2012
445
A+
A-

  ULU ÂRİF ÇELEBİ

(Mevlâna’nın Torunu, Mevlevîliği Anadolu’nun Birçok Yerine Yayan Kişi)

Sultan Veled’in ışıklı hayatının nihayet bulmasından sonra, yerine oğlu Ulu Ârif Çelebi geçti.

Sultan Veled’in eşi Fatma Hatun’un daha önce doğan çocukları yaşamamıştı. Bu hamileliğinde de yine bundan korkuyordu. Fakat, Mevlâna’nın gönderdiği müjdeli bir haber Fatma Hatun’un korkularını giderdi.

Ârif Çelebi, 1272 de dünyaya geldi. Bu mesut haberi alan Mevlâna, hemen Fatma Hatun’un yanına koştu; gelininin başına paralar serptikten sonra, çocuğu istedi. Mübarek feracesine sararak alıp götürdü. Epey bir zaman sonra geri getirdi. Yavruya kendi adı ile anne tarafından dedesinin adı olan Muhammed Celâleddin Feridun adını verdi. Sonra;

-Bu çocuğu Emir Ârif diye çağırın. Bana da babam, “Hüdâvendigâr” derdi, adımı söylemezdi, buyurdu ve şu gazele başladı :

Feridun kutlu olsun bize; din padişahı olsun,
Gökteki ay gibi parlasın, aydın bir hâle gelsin.
Şekerlerle dopdolu mısır tarlası gibi tatlılaşsın,
Kutluluk meydanından topu çelsin;
Eyeri vurup yağız devlet atına binsin.
Ay gibi ikbal burcundan doğan bu Feridun baştanbaşa sevgidir.
Hamd olsun Allah’a; devlet köşkünde rütbesi, mansıbı artar.
670 yılında bir Salı günü anasından doğdu.
Zilkade’nin sekiziydi; öğleyi iki saat geçmişti.
Hüsrevler soyundandır.
Şirin gibi sevgili olur elbet.
Ana tarafından da soylu bir padişahtır ;
Baba tarafından da.
Kara gözleri huriler gibi cennetten gelmiştir.
Ergenlik çağına gelip yetişince bu şiirimi görür, beğenir.
Dilerim, binlerce yıl yaşasın.
Feridun, sen de bu dûaya candan âmin de.

Bir gün de Mevlâna bu kutlu torununu sevip okşarken, Sultan Veled’e;

-Bahâeddin, bu çocukta yedi velînin nurunu görüyorum : Babam Bahaeddin’in, Seyyid Burhâneddin’in, Şems-i Tebrizî’nin, Şeyh Salâhaddin’in, Çelebi Hüsâmeddin’in, benim ve senin, buyurdu.

Şimdi, Ulu Ârif Çelebi’nin çocukluk günlerini düşünürken Menâkıbu’l-Ârifîn’den şu satırları aktaralım :

“Ârifin beşiğini Mevlâna’nın yanına getirdikleri zaman Mevlâna mübarek eliyle üzerindeki örtüyü kaldırıp inayet nazarları ile mütemadiyen beşiğin içine baktı. Bu kundak çocuğu da Hakk’ın inayeti ile büyük babasına karşı bir takım hareketler yapmaya başladı. Mevlâna, Ârif, “ALLAH” de, buyurdu. Hemen söylemek kudretini veren Cenab-ı Hakk’ın dile getirmesiyle İsa’nın dili gibi fesahatle “Allah” demeye başladı. Öyle ki çevredekilerin hepsi bunu işitip feryat ettiler. Bir kısmı o hâlin dehşetinden bayıldı…”
Ulu Ârif Çelebi büyüdükçe hâli, tavrı, yürüyüşü, semâı velhâsıl her şeyi Mevlâna’ya çok benziyordu. Fakat meşrebi Şems-i Tebrizî gibi celâlli idi. Kendisine hürmet ve aşk derecesinde sevgi gösterenlerden biri de babası Sultan Veled’di. “Velî’yi velî bilir, ârifi ârif anlar” gereğince gerçeği görüyor, oğlunu evlat sevgisinin çok fevkinde seviyordu.
Emir Kayser-i Tebrizî’nin kızı Devlet Hatun’la evlenmiş olan Ulu Ârif Çelebi çok seyahat ederdi. Hemen bütün Anadolu’yu gezmiş, Irak ve Tebriz’e kadar gitmişti

Sohbetlerinde;

-Peygamber ve velîler mucize ve keramet için değil, insanları Hakk’a davet için bu âleme gelmişlerdir. Fakat bedbahtların inkârları sebebiyle olağanüstü şeyler gösterirler ki başkaları ibret alsın, buyururdu. Yine buyururdu ki :

-Mevlâna’nın kutsî ruhunun hakkı için söylüyorum, ben kendimi göstermeyi asla sevmem. Keramet de hiç hoşuma gitmez; ama bazı zaman vâkî olan şeyler dostları teşvik içindir.

Âriflerin menkıbelerini toplayıp Menâkıbu’l-Ârifîn’i, yazan Ahmed Eflâkî de Ulu Ârif Çelebi’nin müridlerinden idi. Mevleviliğin ilk dönemleri hakkında bizleri aydınlatan bu güzel kitabı, Ârif Çelebi’nin emri ile yazmıştı.

Bir gün Ulu Ârif Çelebi Lârende’den Aksaray kazasına gitmişti. Semâ meclisleri tertip ediliyor, kendisine türlü ikramlarda bulunuluyordu. On gün kadar kaldıktan sonra bir gece uykusunda pek çok ağladı. Sabahleyin sebebini soranlara bir çardakta oturduğunu ve görülmemiş bir bahçeyi seyrettiğini, bahçede dedesi Mevlâna Celâleddin’i gördüğünü anlattı. Mevlâna yedi velînin nurunu taşıyan torununu davet ediyordu. Ulu Ârif Çelebi o davetin tesirinden ve bahçenin güzelliğinden ağlamıştı. Bu rüyadan sonra hemen Konya’ya hareket etti. Şehre varınca kendisinde bir kırıklık, bir keyifsizlik peyda oldu. 719 Hicrî (M.1320) yılının Zilkade ayında bir Cuma günü güneş doğarken Türbenin kapısında Mevlâna’nın şu sözlerini söyledi :

“ Bu dünyadan kurtulmanın zamanı geldi. Burada bana hem-derd kalmadı. Benim hem-derdim babam ve Hüdâvendigâr idi. Hüdâvendigâr’ın yüzünü arzuluyorum. Mutlaka gideceğim.”

Rahatsızlığına aldırmayarak o gün Cuma namazına gitti. Baba ve dedesini ziyaret etti. Şimdi gömülü olduğu yere uzanıp yattı. Bir zaman sonra kalkıp buyurdu ki :

-İnsanın toprağı gömüldüğü yerden alınmıştır. Beni buraya gömün…

Ertesi gün rahatsızlığı biraz daha arttı. Etrafında ağlayanlara;

-Gelişimiz sizin için olduğu kadar gidişimiz de sizin içindir, diyordu. “Bütün hâllerinizde sizinle beraberim. Tam bir huzurla beni yolcu edin.”

Ulu Ârif Çelebi’nin hastalık müddeti bir ay sürdü. Mevlâna’nın dünyadan göçüşünden evvel olduğu gibi yine o günlerde Konya’da deprem oluyordu. Zilhicce ayının yirmi dördüncü Salı günü çocukları Şahzâde Bahaaddin Emir Âlim ve Muzaffereddin Emir Âdil yanında idiler. Onların Hüdâvendigâr’a ait olduklarını, vasiyete ihtiyaçları olmadığını söyledi. Ahmet Eflâkî’ye Türbesi’nin hizmeti ile meşgul olmasını, menkıbeleri toplayıp yazmasını tembih etti. Öğle ile ikindi arası Kur’an okuyarak kırk dokuz yaşında aslına göçtü (M. 5 Kasım 1320).

Tam kış ortasıydı. Konya’nın meşhur soğukları ortalığı kırıp geçiriyordu. Yerler ve sular donmuştu. Buna rağmen hâlkın ekseriyeti cenazede bulundu. Çelebi, yanık bir merasimle baba ve dedesinin yanına Yeşil Türbe’ye defnedildi.

divider11