Hâdiselerden İbret Alarak Allâh’a İlticâ Etmek

01.05.2020
81
A+
A-

Osman Nuri Topbaş

Hak sillesinin sedâsı yoktur,

Bir vurdu mu hiç devâsı yoktur!

HİLKATTEKİ TECELLÎ FARKI

Kâinat, ilâhî bir kitap. Cenâb-ı Hak bu kitabın sayfalarında, hikmet ve ibret nazarıyla bakabilenlere; ilâhî kudret ve azamet akışlarını sergileyen nice manzaralar seyrettirmektedir.

Bu kâinatta bir yaprak bile; Allâh’ın ilmi, kudreti ve iradesi dışında kıpırdamaz. Her şey ilâhî bir ekolojik denge içinde seyreder.

Rabbimiz; yaratıp idare ettiği bu kâinattaki tasarruflarını da, sonsuz hikmeti sebebiyle, ikiye ayırmıştır:

Cenâb-ı Hak; bazı şeyleri muayyen bir periyoda, belirli bir kanuna bağlamıştır. Belli bir takvim içinde tekrarlandığı yahut tarafımızca anlaşılabilen bir kaideye uyduğu için, onları çok tabiî karşılıyoruz. O hârikulâde tecellîleri dahî normal hâdiseler gibi görüyoruz.

  • Saniye bile şaşmadan güneşin doğup batması, ay ile her gün vardiya değiştirmesi, gece ve gündüzün sürekli birbirini takip etmesi…
  • Atmosferdeki oksijen ve azotun nisbetlerinin hiç değişmeden korunması…
  • Mevsimlerin birbirini takibi, toprağın mevsimlere göre değişik meyveler, sebzeler vermesi gibi sayısız tecellî; belli bir periyoda bağlı olarak gerçekleşmeye devam ediyor.

Bu periyoda bağlı tecellîlerde; münafık ve kâfir bile itimat hâlindedir. Hiç kimse;

–Yarın güneş doğmazlık eder mi?

‒Acaba yarın oksijen azalır mı?

‒Acaba yarın hava sıcaklığı yaşanamaz bir dereceye düşer veya çıkar mı, diye endişelere kapılmaz.

Fakat Cenâb-ı Hak bazı hâdiseleri de belli bir periyoda bağlamadan gerçekleştiriyor. Bununla ilâhî hükümranlık ve azametini îlân ediyor; kullarına da acziyetlerini, ilâhî kudret karşısındaki hiçliklerini hatırlatarak, tefekkür etmeye, ibret almaya, tevbe ve istiğfâra davet ediyor.

Meselâ;

Kimi zaman kuraklık gönderiyor. İnsanlar tarafından tespit edilebilir bir periyodu olmadığı için, kimse bir sonraki kuraklığı hesaplayamıyor.

Kimi zaman, sel felâketleri geliyor. Kimi zaman da zelzeleler meydana geliyor. Tarihini önceden bilemediğiniz felâketler…

VİRÜSLER

Salgın hastalıklar ve yeni virüs tiplerinin zuhûru da karşılaşılan büyük musîbetlerdendir… Koca ülkeleri ve ekonomilerini sarsmaktadır.

80’li yıllarda AIDS hastalığına sebebiyet veren HIV virüsü çıktı. Bu hastalığın cinsî yolla ve uyuşturucu âleminde çok görülen şırınga ile, yani kan teması ile bulaşması, sefâhata gömülmüş toplumlara ağır bir musîbet oldu. İffet hassâsiyeti ne kadar yüksek ise, o toplumda AIDS o kadar az görüldü. Bu virüs, bugüne kadar 32 milyon insanın ölmesine sebebiyet verdi.

Bir virüs bitse, bir başkası başlıyor. Çünkü insan o âlemi tam mânâsıyla ihâta edemiyor.

Nedir virüs?

Virüs bir mahlûk. Gözle görülmeyen, yok kadar bir varlık. Fakat insanın canına kastediyor. İnsan vücudunu «mekân» olarak kullanarak yayılıyor, ona zarar veriyor.

Ruh, melek, cin gibi gözle görülmeyen mânevî varlıkları inkâr eden gafil insan; çıplak gözle göremediği hâlde, virüs ve bakterilerin insana zarar verdiğini kabullenmek zorunda kaldı. Bu da bir ibret!..

Yani virüs, çok ibretâmiz bir varlık…

Cenâb-ı Hak eğer âmâde etmişse; koca bir deve sürüsünü, küçük bir çocuk çeker götürür.

Fakat Cenâb-ı Hak âmâde etmemişse; küçücük bir virüs, insanı da, koca devletleri de çökertiyor. Yeni «Korona» diye meşhur olan virüste olduğu gibi, Çin ve emsâli büyük devletlerin ekonomilerini sıkıntıya sokuyor. Bunlar, ibret almasını bilenlere ilâhî dersler…

Tefekkür vesilesi:

Bir yandan da vücutlarımız bu mikro canlılara muhtaç!.. Vücutlarımız; virüs ve bakteri gibi mikro organizmalarla dolu…

Haberimiz yok;

Fakat içimizde bu mikro organizmaların bize faydalı olanlarıyla zararlı olanları arasında bir mücadele de yaşanmakta… Menfî virüs ve bakteriler galip gelince, koca bir pehlivanı dahî yere yıkıyor.

KALP KÖRÜ OLMAMALI!

İlâhî kudret; bizi iki ateş okyanusu arasında, yani güneş ve yerin altındaki magma arasında hem selâmet içinde hem îkaz içinde yaşatır.

Aynı şekilde;

Etrafımızda ve içimizde onca virüs ve bakterinin varlığına rağmen, Cenâb-ı Hak bizlere sıhhat lutfediyor.

Bunca lütuf ve ihsânı, tesadüflerin neticesi olarak görmek ne büyük bir hamâkat ve ne büyük bir kalp körlüğüdür!..

Hazret-i Mevlânâ, bahar mevsiminde nebâtat âlemindeki dirilişi mecaz diliyle ve teşbihlerle şöyle anlatır:

“Ağaçlar, toprak altındaki insanlara benzerler. Ellerini topraktan dışarıya çıkararak, halka yüzlerce işaretler ederler. Kulağı olana, anlayana; sözler söylerler, nasihatler ederler. Yemyeşil dilleri ile upuzun elleri ile toprağın gönlünden sırlar açarlar.

Ağaçlar, kış gelince başlarını kazlar gibi su içine çekerler. Onlar soğuklarda çirkinleşmiş, kargalaşmışken; ilkbahar gelince çiçeklerle, yaprak ve meyvelerle süslenir, güzelleşir, tâvus hâline gelirler.”

“Allâh’ı inkâr edenler derler ki:

«–Bu hâl; yani ağaçların yapraklarının dökülmesi, sonra tekrar yapraklanması, eskiden beri olagelen tabiî bir hâldir. Bunu, ne diye kerem sahibi Allah yarattı diyelim?»

Onların körlüğüne rağmen, Cenâb-ı Hak; dostlarının gönüllerinde de mânevî bağlar, bahçeler bitirir. Gönülde mânevî kokular saçan her gül, «Küll»ün (Allâh’ın) sırlarından haberler verir durur.

O güllerin kokuları, inkâr edenlerin burunları yere sürünsün diye perdeleri yırtar da âlemin çevresine yayılır.

O gafiller; nûra karşı gözlerini yumarlar dedik ama, aslında, onlarda göz yoktur ki yumsunlar.

Göz ona derler ki; kendine mânevî bir huzur verecek, eman verecek, onu hayran bırakacak şeyleri görsün!”

MERHAMET TEFEKKÜRÜ

Bir başka tefekkür vesilesi:

İnsan; deprem, tsunami ve benzeri âfetler karşısında düşünmeli:

Ben de orada olabilirdim!.. Ben de enkaz altında kalabilirdim!..

Tahta kundaklar… Her doğan insan, kundağa sarılarak dünyaya ayak basar. Sonra da tahta bir kundakla ebediyete yolcu edilir. Bu yolculuk, insana ebedî bir hayatı hatırlatmalı. Herkes düşünmeli bir gün o tahta kundağa kendisi de girecek, sonsuz bir âlemin seyyahı olacak. Necip Fazıl’ın dediği gibi:

Tahtadan yapılmış bir uzun kutu;

Baş tarafı geniş, ayak ucu dar.

Çakanlar bilir ki bu boş tabutu,

Yarın kendileri dolduracaklar!

Diğer taraftan;

Bir âfetten biz kurtulmuş isek, hamdetmeliyiz. Afiyet ihsân eden Allah Teâlâ’ya şükretmeli, bunun bedeli olarak âfetzede mü’min kardeşlerimizin yardımına koşmalıyız. İnsanlığa imdat elini uzatmalıyız.

Şeyh Sâdî Hazretleri der ki:

“Kapına bir garip gelirse, eli boş gönderme! Allah göstermesin; belki bir gün sen de garip olur, kapıları dolaşırsın.

Birisine iyilik ettiğin zaman;

«–Ben efendiyim, beyim; o bana muhtaçtır!» diye büyüklenme! «Zaman, o muhtaç kimseyi vurmuş!» deme!

Zira vuran kılıç, henüz kınına girmemiştir; mümkündür ki o kılıç bir gün seni de biçer.”

“Ey yiğit! Gücüne-kuvvetine güvenip âcizlerin ellerini kırma! Zayıfların gönüllerini yaralama!

Çünkü sen de, senden daha güçlü ve zorlu birisinin kudreti ve zulmü altında âciz kalabilirsin…”

Unutmamalıdır ki, sevinçli günler de, hüzünlü günler de bir tedâvül içindedir. Bugün başkasına gelen, yarın sana isabet edebilir.

Bir Arap vecîzesinde; «مَنْ دَقَّ دُقَّ» denilmektedir.

Yani;

«Kişi ettiğini bulur.»

Bugün iyilik eden, yarın iyilik görür. Bugün muhtaca sırt çevirene ise yarın muhtaç olduğunda sırt çevrilir. Bir kimse bu dünyada hiç muhtaç duruma düşmese de, âhirette Cenâb-ı Hakk’ın huzûrunda mutlaka âciz ve muhtaç olacağını unutmamalıdır. Nitekim Cenâb-ı Hak, âyetlerde insanoğlunun mahşer gününde nasıl;

يَا لَيْتَن۪ى / يَا لَيْتَنَا

«Âh, keşke»lerle feryat edeceğini bildirmektedir.

Bir başka tefekkür vesilesi:

ACZİNİ İDRÂK ET!..

Periyodik olan hâdiseler, insana bir lütuftur. İnsanlık bir medeniyet inşâ edebildiyse, bunu sabit fizik kanunları ve önceden hesap edilebilen periyodik hâdiseler sayesinde yapabildi. Cenâb-ı Hakk’ın lutfu…

Diğer taraftan;

Periyodik olmayan hâdiseler, insana acziyetini bildirmekte. İnsanoğlu; ilim ve teknoloji sahasında ne kadar ilerlerse ilerlesin, kudretinin yetişemediği daha nice hâdiselerin olduğunu idrâk etmek mecburiyetinde.

İnsanlık, nice virüslerin tedavisini bulsa da bir başkası zuhûr ediyor. Bakteriler, antibiyotiklere mukavemet geliştiriyor. İnsan; bu manzaralardan, hiçliğini ve acziyetini anlamalı.

Deprem, tsunami ve salgın hastalık gibi hâdiseler karşısında, arkasında hiçbir mânevî sebep görmeden, bunları sadece maddî ve tesadüfî bir vâkıa olarak görmek, gafilâne bir davranış olur. Tarihte Âd ve Semûd kavimleri böyle davrandılar ve helâk oldular. Âyet-i kerîmede Firavun toplumu hakkında şöyle buyurulur:

“Biz ayrı ayrı mûcizeler olarak onların üzerine; tûfan, çekirge, haşere, kurbağalar ve kan gönderdik; yine de büyüklük tasladılar ve günahkâr bir kavim oldular.” (el-A‘râf, 133)

Cenâb-ı Hak; şımaran Firavun’u, Kızıldeniz’de helâk etti. İlâhlık taslayan Nemrud’u, topal bir sinekle helâk etti. Kibirli Ebrehe’yi ve fillerden oluşan ordusunu, küçücük kuşlarla perişan kıldı.

Tarih boyunca da bu tecellîler, görebilen gözler için dâimâ var olmuştur:

1912 yılında, hâşâ; “Bu gemiyi Allah bile batıramaz!” dedikleri Titanik daha ilk seferinde bir buzdağına çarparak batmıştır.

1986 yılında «Challenger / Meydan okuyan» adı verilen uzay mekiği, fırlatıldıktan kısa süre sonra infilâk etmiştir.

Hazret-i Mevlânâ; kâinâta tefekkür ve ibret nazarıyla bakmamız gerektiğini şöyle ifade eder:

ESERDEN MÜESSİR’E…

“Allah; rüzgârı bazen hoş kokulu, bahar rüzgârı yapar. Bazen de kış gelince, ondan o güzelliği alıverir.

Allah, rüzgârı Âd kavmine kasırga yapar. Hûd -aleyhisselâm-’a ise onu güzel kokulu bir hâlde estirir.

Yüce Allah, bir rüzgârı Sam yeli gibi zehirli bir hâle getirir. Sabâ rüzgârının esmesini de mübârek ve latîf kılar.

Yelpaze, sıcaktan rahatsız olan insanı rahatlatmak için sallanır. Fakat o sallanış karasinekleri ve sivrisinekleri kahreder.

O hâlde Allâh’ın takdir yelpazesi, nasıl olur da imtihanlarla, iptilâlarla dolu olmaz?

Mademki cüz’î olan yelpaze bile, ya bir şeyi bozmak veya bir şeyi düzene koymak için esmekte; ya bu poyraz, bu lodos, bu seher, bu batı rüzgârı nasıl olur da lütuflardan ve ihsanlardan uzak bulunur?

Gökyüzünün, rüzgâr burcundan esip gelen bütün rüzgârlar; o rüzgâr koparanın yelpazesi sallanmadan, yani Allâh’ın iradesi olmadan nasıl eser!”

“Aklı başında olan herkes, iyi bilir ki:

Her hareket edenin bir hareket ettiricisi var. Yani her oynayan şeyin bir oynatıcısı var.

Eğer sen o oynatanı gözünle görmüyorsan da, eserlerini açığa vurduğunu gör; onun varlığını anla!”

Demek ki, insan hâdisâtın akışından hisse almalıdır.

Bu hususta şöyle bir çarpıtma yapılmaktadır:

Meselâ bir depremin ilâhî bir îkāz olduğunu ifade etmeyi, o depremde ölenlerin ilâhî kahra uğradığını iddiâ etmekle müsâvî / eşit tutmaktadırlar.

Hâlbuki; bir depremin yaşandığı yerde her bir ferdin, ayrı ayrı yaşadığı tecellîler vardır. Kimisi imtihan edilmekte, kimisi şehîd olmakta, kimisi sabrederse belki de dünyevî bir günahına keffâret olacak bir belâya uğratılmış olmaktadır. Hattâ bu âfetin asıl ibret ve hikmet dersi, onu uzaktan seyredenleredir. Yukarıda bu tefekkürlere misaller verdik.

İnsanlığın başına gelen hâdiselerde; Cenâb-ı Hakk’ın ceza, îkaz ve imtihan gayesinin bulunduğu hakikatini ifade etmek sadedinde âyet-i kerîmelerde buyurulur:

ظَهَرَ الْفَسَادُ فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ بِمَا كَسَبَتْ اَيْدِي النَّاسِ لِيُذ۪يقَهُمْ بَعْضَ الَّذ۪ي عَمِلُوا لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ

“İnsanların bizzat kendi işledikleri yüzünden karada ve denizde fesat zuhûr etti / düzen bozuldu, ki Allah yaptıklarının bir kısmını onlara tattırsın; belki de (tuttukları kötü yoldan) dönerler.” (er-Rûm, 41)

سَنُر۪يهِمْ اٰيَاتِنَا فِي الْاٰفَاقِ وَف۪ٓي اَنْفُسِهِمْ حَتّٰى يَتَبَيَّنَ لَهُمْ اَنَّهُ الْحَقُّۜ اَوَلَمْ يَكْفِ بِرَبِّكَ اَنَّهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ شَه۪يدٌ

“İnsanlara ufuklarda ve kendi nefislerinde âyetlerimizi göstereceğiz ki onun (Kur’ân’ın) gerçek olduğu, onlara iyice belli olsun. Rabbinin her şeye şâhit olması, yetmez mi?” (Fussilet, 53)

Yeri, göğü, bütün varlığı ve kaderi yaratan, hikmet sahibi Allâh’ın varlığına inanan bir kişi; elbette, hâdisâtın akışının tesadüflerden ibaret olmadığını idrâk eder.

Meselâ; yağmur, güneşin harareti ile buharlaşma ve daha sonra birtakım maddî sebeplerin gerçekleşmesiyle, tekrar yeryüzüne inmesi diye tarif edilebilir. Fakat yağmur hâdisesine irfan gözüyle bakılırsa;

Gökyüzünde Akdeniz hacminde su kütlesinin dolaştığını ve Cenâb-ı Hakk’ın dilediği yerlere rahmet ve bereket olarak, dilediği yerlere de sel, kasırga vb. âfet olarak indiğini temâşâ ederiz.

Bu tefekkürden insanı gaflete sevk eden bir husus da, materyalist anlayıştır. Maddeciler, her şeyi sadece madde ve zâhiriyle değerlendirir, mânâ ve hikmeti inkâr ederler. Âhireti unutturmaya çalışan modern câhiliyyenin bozuk tahsil ve ilim anlayışı da, insanlığı bu tek kanatlı ve tek gözlü değerlendirmelere götürmektedir.

Hazret-i Mevlânâ, cansız ve ruhsuz görünen maddelerin bile -Allah isterse- nasıl dile geleceğine, meşhur bir hâdise ile misal getirir:

İNLEYEN HURMA DİREĞİ

“«Hannâne Direği», Aziz Peygamber Efendimiz’in ayrılığından ötürü, duyan, düşünen bir varlık gibi inledi, feryâd etti.

Öyle ki mescidde hazır bulunan genç, ihtiyar herkes bu inilti ve feryâdı duydu.

Cansız bir direğin böyle inleyip feryâd etmesine, ashâb-ı kiram hayret ettiler.

Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- inleyen direğe sordu:

«–Ey direk ne istiyorsun?»

Şöyle cevap verdi:

«–Sen’in ayrılığın yüzünden canım, kan kesildi. Hutbe esnasında bana dayanırdın, şimdi beni bıraktın, minberin üstüne çıktın.»

Bunun üzerine Peygamber Efendimiz ona şöyle dedi:

«–Ey sırrı bahtına yoldaş olan güzel ağaç! Söyle ne istersin? Dilersen seni yemişlerle dolu bir hurma fidanı yapsınlar da, doğudakiler de, batıdakiler de senin hurmanı yesinler.

Yahut da, âhirette ve cennette Hakk’ın seni bir selvi haline getirmesini ve ter ü taze, ölümsüz bir hâlde kalmayı mı istersin?»

Direk şöyle cevap verdi:

«–Yâ Rasûlâllah! Ben bâkî olanı isterim.»

Ey gafil! Bunu duy da, bari bir ağaçtan aşağı kalma!

O direği kıyâmet günü, insanlar gibi dirilmesi için, yere gömdüler.”

İNSANIN GAFLETİ ve CEHÂLETİ

Dünya hayatında başına gelen musîbetler, insanoğlunu acziyetini tefekküre sevk eder. Cenâb-ı Hakk’a ilticâ edip, ona yalvarmasına vesile olur. Fakat gafil insan; sıhhate kavuşunca, hasta iken yaşadığı hâli unutur da tekrar nankörleşir. Cenâb-ı Hak, insanın hâlet-i rûhiyesindeki bu değişmeyi âyet-i kerîmede şöyle ifade eder:

فَاِذَا رَكِبُوا فِي الْفُلْكِ دَعَوُا اللّٰهَ مُخْلِص۪ينَ لَهُ الدّ۪ينَۚ
فَلَمَّا نَجّٰيهُمْ اِلَى الْبَرِّ اِذَا هُمْ يُشْرِكُونَۙ

“Gemiye bindikleri zaman, dîni yalnız O’na has kılarak (tevhid ve ihlâsla) Allâh’a yalvarırlar. Fakat onları sâlimen karaya çıkarınca, bir de bakarsın ki, (Allâh’a) ortak koşmaktadırlar. (Gaflete dalmaktadırlar.)”
(el-Ankebût, 65)

Rabbimiz’in gemi üzerinden verdiği misâli, birçok hâdiseye tatbik edebiliriz. Meselâ uçak yolculuğu esnasında bir türbülâns olduğunda herkes Allâh’a sığınır, tevbeler eder ve yalvarıp yakarmaya başlar. Fakat uçak yere inince, gafil insan o andaki ilticâsını unutur.

Makbul olan, istikameti devam ettirebilmektir.

Dolayısıyla;

Yeni Korona virüsü karşısında da;

Fert, toplum ve devlet olarak; maddî ve mânevî tedbirlere sarılmalıyız. Temizliğe riâyet etmeliyiz. Peygamber Efendimiz; 15 asır evvel, bulaşıcı hastalık görüldüğünde karantina uygulanmasını emretmiştir. Maddî tedbirler elbette lâzım.

Ancak;

Mânevî bir tedbir olarak da mutlaka ve dâimâ istiğfâr etmeliyiz.

MÂNEVÎ TEDBİR: İSTİĞFAR

Âyet-i kerîmede buyurulur:

“Rabbinizden mağfiret dileyin; çünkü O çok bağışlayıcıdır. (Mağfiret dileyin ki) üzerinize gökten bol bol yağmur indirsin, mallarınızı ve oğullarınızı çoğaltsın, size bahçeler ihsân etsin, sizin için ırmaklar akıtsın!” (Nûh, 10-12)

Yine bu âfetlerin, salgınların bize düşündürmesi gereken bir husus da şudur:

Bir zelzele, sel yahut salgın hastalıktan korkuyoruz. Endişe ve tasası bizi ürpertiyor. Depremlerin akabinde birçok insan, evine giremiyor, içine korku doluyor. Hastalık bulaşır diye, insanlar yolculuklarını iptal ediyor.

Hâlbuki; bu musîbetlere uğramanın en ağır neticesi dahî, zaten mukadder olan ecelden başka bir şey değil. En kötü ihtimal, zaten fânî dünyanın bir kanunu olan ölüm…

Buna mukabil; îmân ettiğimiz, gerçekleşeceğine yakînen inandığımız âhiret haberleri var. Korkunç, sert ve abus gün… Cehennem üzerine kurulmuş bir köprüden geçilecek!.. Eğer Allâh’ın rahmeti yetişmezse, can yakıcı azaplar var, içilecek kaynar sular ve irinler var, insanın bel kemiğini kıracak musîbetler var!.. Üstelik, «يَوْمُ الْخُلوُد : Ebedî bir gün», gecesi gelmeyen, sabahı olmayan bir gün!..

İnsan; içindeki korkuları ve endişeleri asıl o güne tevcih etmeli değil midir?

O gün kurtuluşun yegâne yolu, Allah ile dostlukta mesafe alabilmektir. Zira o gün; ancak Allâh’a dost olabilenler, korku ve hüzünden âzâde olabilecektir. Âyet-i kerîmede buyurulur:

اَلَاۤ اِنَّ اَوْلِيَاۤءَ اللّٰهِ لَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ

“Bilesiniz ki, Allâh’ın dostlarına korku yoktur; onlar üzülmeyecekler de…” (Yûnus, 62)

Kimler Allâh’a dost olabilir?

  • Îmân edip, ihlâs ile sâlih ameller işleyenler…
  • Haramlardan uzak durup, ilâhî tâlimatlar muhtevâsında yaşayanlar…
  • Hayatın her safhasında; Allâh’ın rızâsını arayan, fedâkârlıklar göstererek İslâm’ı yaşayan ve yaşatanlar…
  • Kâinat muazzam bir kitaptır. Onun hikmet dolu sayfalarında tecellî eden bütün hâdiselerden ibret alanlar…

Değişen hâdiseler karşısında firâsetli olan mü’minler için Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurur:

“‒Mü’minin firâsetinden korkun / sakının! Zira o, Allâh’ın nûruyla bakar.” (Tirmizî, Tefsîr, 15)

Bir mü’min; dostlukta mesafe alabilirse, Cenâb-ı Hakk’ın onu dünya korku ve endişelerinden de muhafaza edeceğini umabilir. Başına musîbetler gelse dahî, onun için ecir ve terfî-i derecât vesilesi olur.

Bu hakikate erişemeyenlerin ise, dünyaları ne kadar mâmur olsa da, hayatları ne kadar sıhhat içinde geçse de, âkıbetleri hüsran olacaktır.

Rabbimiz; her türlü felâket ve musîbetlerden vatanımızı, milletimizi, evlâtlarımızı ve bütün İslâm diyarlarını muhafaza eylesin.

Âmîn!..

 

Yüzakı Dergisi, Yıl: 2020 Ay: Nisan, Sayı: 182