Elif Şafak’ın Aşk romanı üzerine geç kalmış bir yazı

A+
A-

Elif Şafak’ın Aşk romanı üzerine geç kalmış bir yazı *

Elif Şafak’ın Aşk isimli romanı yayınlanalı neredeyse bir yıl oldu (İstanbul: Doğan Kitap, 2009) ve hakkında çok söylendi, yazıldı. Ben de bu yazıda roman hakkındaki düşüncelerimi sizinle paylaşacağım.

Konusu

Aslı İngilizce olan ve Kadir Yiğit Us ile yazarı tarafından dilimize tercüme edilen roman, Ella Rubinstein adında kırkına yaklaşmakta olan ve evliliğinin yanı sıra hayatını da sorgulamaya başlayan bir kadının geç de olsa aşkı bulma öyküsü. Ella, Massachusetts’te yaşayan, üniversiteye giden büyük kızı, ikizleri ve diş doktoru kocasıyla birlikte maddi sıkıntı çekmeyen hali vaktinde yerinde bir Yahudi ailenin hanımı. Ella, iyi bir üniversite tahsili olmasına rağmen kendisini evliliğe ve çocuklarına adayarak hiç çalışmamış fedakar bir anne ve eş. Evliliğin üzerinden onca sene geçmesinden sonra görünürde mutlu olmaması için hiç bir sebeb olmamasına rağmen mutsuz. Hikaye kocasının Ella’ya bir yayınevi editörü yardımcısının yardımcılığı işini bulmasıyla başlıyor. İlk iş olarak da Amsterdam’da yaşayan ve hakkında pek fazla bilgi olmayan birisinin yazdığı ilk ve son romanı okuyup yayınlanıp yayınlanmaması konusunda rapor yazması veriliyor kahramanımıza. Gönülsüz olarak üstlendiği bu işi romanı okuyarak başlıyor. Böylece bir kitap okuyup hayatı değişenler arasına Ella da karışmış oluyor. Roman iç içe geçmiş iki hikayeden oluşuyor. Hikayelerin taşıyıcı olanı Boston’da yaşayan bir Yahudi ailenin, aslında evin hanımının sorunları ve taşınan hikaye ise bu sorunların üstesinden gelmek için kendisine yardım etmek üzere Şems’in Mevlana’nın nasıl yetiştirdiğinin hikayesi. Taşıyan hikaye bir yıl kadar sürerken, taşınan hikaye on yıllık bir süreyi kapsıyor. Birinde bir mektup bir yerden bir yere aylar içinde giderken diğerinde bir kaç saniye içinde gidiyor olması sürelerin aynı olmamasını çok güzel bir şekilde gösteriyor. Romanda belli bir anlatıcı yok. Roman, karakterler üzerinden anlatılarak gidiyor. Aralarındaki bağlantıyı kurmak da okuyucuya düşüyor doğal olarak.

İç hikayede yer alan roman ise bir önsöz ile başlıyor. İç roman 1252 yılında katilin iç hesaplaşmasıyla başlıyor. Daha sonra on sene öncesine giderek Şems’in ölümüyle devam ediyor. Şems’in kuyuda iken kendi ölümünden sonra anlattıkları akla Orhan Pamuk’un Benim Adım Kırmızı’daki kahramanlardan birinin yine bir kuyu içinde ölümünden sonra gördüklerini hatırlattı. Buna benzer bir hatırlatma da Kimya hikayesinde geldi aklıma. Kimya ile Şems arasındaki ilişki ile Alaaddin’in kıskanma hikayesini daha önce Mevlana’nın Kızı isimli romanda okuduğumu hatırlıyorum. Katilin, Şems’i öldürtenlerin Şems’in yakınlarında bulunması gerektiğini düşünmesi ve çok genç olmaları (s. 43-44) isim vermeden Mevlana’nın küçük oğlu Alaaddin ile ilgili iddiaları akla getiriyor. Nitekim romanın ilerleyen bölümlerinde bu durum açık bir şekilde anlatılıyor.

Roman başlıklarla 2008 ile 1242-1252 arasında gelip gidiyor. Anlatıcı bir Şems oluyor, bir Ella oluyor, bir Mevlana oluyor, bir başkası oluyor. Böylece çerçeve hikaye ile iç hikaye birlikte götürülmüş oluyor. Elif Şafak, Ella’nın yaşamındaki gerginlikler ile romanı birlikte götürerek Ella’nın okuduğu romandan ne şekilde etkilenmiş olduğunu da bizlere gösteriyor. Adeta roman Ella’ya zor günlerinde kılavuzluk, akıl hocalığı yapıyor.

Şems ile Mevlana buluşması, sonrasında Mevlana’daki değişiklikler ve Şems’i kaybediş ile Ella ile Zahara’nın buluşması, Ella’daki değişiklikler ve Zahara’nın ölümü arasında bir benzerlik kurulmuş. Mevlana-Şems ikilisinin karşılığı Ella-Aziz Zahara. Şems nasıl Mevlana’yı yetiştirtikten sonra kayboluyorsa, Aziz de Ella’yı hakikatla tanıştırdıktan sonra ölerek kayboluyor. Aradaki fark birinin kadın oluşu ile ikinci aşkın mecazi oluşu. Roman da tam bunun için yazılmış sanki. Günümüz insanına aşkı hatırlatıyor ve her türlüsünün makbul olduğunu söylüyor. Bu aynı zamanda kırkıncı kural.

Batılı okur düşünülerek yazılmış

Elif Şafak bu romanında Asya ile Amerika’yı Avrupa üzerinden buluşturmuş. Mevlana’yı Asya olarak düşünürsek Amsterdamlı sufi vasıtasıyla Amerikalı Ella’ya ulaşmış oluyor. Avrupa’nın eski, Amerika’nın yeni dünya olduğunu, neredeyse sekiz asır öncesinde yaşanan bir olayla 21. Asrın başında yaşanan olayın benzerlikleriyle bir araya getirildiğini görüyoruz. Elif Şafak, romanında kahramanlarının ağzından, aslında değişen bir şey olmadığını başka bir şekilde söylemiş oluyor.

Kitabın Türk okurundan daha çok Amerikalılar için yazıldığını söylersek sanırım yazara haksızlık etmiş olmayız. Kahramanlar ve sorunları, kanaatimce ortalama bir Türk vatandaşından daha çok bir Batılı okuru ilgilendiriyor. Bu kitabın okur kitlesi modern toplumlarda yaşam-aile, kariyer-aile ikilemi arasında bunalmış kadınlar adeta. Bu açıdan bakıldığında erkeklerden daha çok kadınlara hitap ettiğini söyleyebiliriz.

Ella öyle tasvir edilmiş ki, adeta Amerika’da çok meşhur olan ve ülkemizde de gösterilen bir dizinin (Desparate Housewives) kadın kahramanlarından birine benzemiş. Yazar, belki Batılı okurun muhayyilesinde yeri olan şahıslarla mukayese ve benzetme yaparak meramını daha iyi anlatmak istiyor olabilir. Bunu anlamakla birlikte Mevlana’nın ‘Doğu’nun Shakespeare’i benzetmesini pek yerinde bulmadığımı belirtmeliyim.

Hıristiyanlığa göndermeler var

Batılı okur için yazılmış olduğunu düşündüren bir başka unsur da romandaki göndermeler. Şems’in daha on yaşındayken etrafında koruyucu melek dolaşması, babasının marangoz olması ve oğlunun da marangoz olmasını istemesi, başta babası olmak üzere çevresindekilerin Şems’i anlamamaları (s. 60-62), koruyucu meleğin yönlendirmesiyle Bağdat’a gitmesi (s. 64) Hz. İsa’nın çocukluğuna ve başından geçenlere ne kadar da çok benziyor. Bizim kültürümüzde koruyucu melek diye bir şey olmadığı için ister istemez bildiğimiz melek isimlerini düşünmeye başlıyoruz ancak hiç birinin bu vazifeyi tam olarak karşılamadığını görüyoruz.

Şems’in kaderini bile bile Konya’ya gitmesi İsa’nın sonunu bile bile Kudus’e gitmesinden farklı değil. İkisi de kurban olduklarını biliyorlar. Ayrıca Şems’i Batılı muhayyelesindeki İsa gibi tarif etmesi işin bir başka yönü. Benzerlik bu kadar değil elbette. Konya’da bir genelevde çalışan Çöl Gülü ile Mecdelli Meryem arasıdaki benzerlik de bir başkası. Çöl Gülü’nun camide yakalanması ve cemaat tarafından linç edilmek üzereyken Şems’in yaptığı konuşma ve sorduğu soru ile kurtarılması Meryem’in Hz. İsa tarafından taşlanmak üzere iken kurtarılmasına ne kadar da benziyor. Bir başka benzerlik herkesin kendisinden kaçtığı cüzamlı dilenci Hasan’a yakın davranması, ona ayna vermesi. Ayrıca Ella’nın yazıştığı kimsenin ismi de Batılılar için aşina bir isim: Aziz Zekeriya; Hz. Meryem’in teyzenin kocası ve Vaftizci Yahya’nın babası.

Şems’in Kerra’ya Hz. Meryem hakkındaki sözleri de hep Batılı okurlar düşünülerek yazılmış sözler. Kırk Yaşına Varmadan Muhakkak Yapmam Gereken On Şey (s. 149) gibi çok popüler başlıkların kullanılması da aynı şekilde Amerikalıların anlayacağı ve ilgileneceği bir dil. Umarım, bütün bunlar yazarın, Batılı okurlarda beklediği düşüncenin oluşmasına katkıda bulunur.

Bazı çelişkiler

Başlarda Mevlana’nın semanın mucidi olduğu söyleniyor. Oysa Mevlana’dan önce de özellikle vecd ehli mutasavvıflar arasında sema oldukça yaygın. Semanın şimdiki biçimi ise Mevlana’dan sonra teşekkül ediyor. Ayrıca kitabın ilerleyen sayfalarında (s. 256) Mevlana, Şems’i sema ederken görüyor ve ondan öğreniyor. Yazarın gözünden kaçmış olmalı.

1124’te vefat eden birisinin fedaisi 1242 yılında herhalde eğer hala yaşıyorsa 118 yaşında olmalı. O yaşta bir insanın hala fedai olarak dolaşması biraz romanın ciddiyetine halel getiriyor. Belki yazar bununla Batı’da Haşhaşiler olarak bilinen örgütü romanına katarak daha çekici hale getirmek istemiş olabilir. Bunun için daha başka bir yol düşünmeliydi bence.

40 yaşındaki Amerikalı bir ev hanımının Baba Zaman ile Şems arasındaki konuşmayı birden kavrayabilmesi pek mümkün görünmüyor. Şemsin hikayesi birden derinleşirken Ella’daki karşılığını pek iyi fark edemiyoruz.

Zevk-i selime muhalif cümleler var

Eskilerin zevk-i selim dedikleri, ancak okuyarak ve dinleyerek zamanla oluşan bir meleke var. Maalesef günümüzde yeteri kadar üzerinde durulmayan bir özellik bu. Elif Şafak’ın bu konuda titiz ve gayretli olduğunu diğer romanlarından da biliyoruz. Bu yüzden ona haksızlık etmem istemem. Ancak bununla birlikte bundan sonraki eserleri için dikkat etmesi bakımından gözüme ilişenleri de belirtmeden geçemeyeceğim. Ne demek istediğimi bir kaç örnekle açıklayayım.

Öylesine sağlam, müstesna bir gönül birliğinin başlangıcıydı. (s. 38)

Özne olmadığı için bu cümlede anlam yeteri kadar açık değil.

Ne yana gitseniz husumet ve hamaset, ne yana dönseniz ıstırap ve hırs… (s. 37)

Cümlesinde husumetten sonra hamaset biraz sakil kaçıyor. Anlama bir katkısı olmadığı gibi akıcılığı da bozmuş. Onun yerine kavga anlamına gelebilecek bir kelime kullanılsa hem akıcılığı bozmaz, hem de anlamı kuvvetlendirmiş olurdu.

… Şems’in ve Mevlana’nın ruhları bugün bile hala diri ve hercai, sema etmekteler aramızda… (s. 38)

cümlesinde ‘hercai’ kelimesi de diriden sonra anlamı zenginleştirme ve kuvvetlendirme görevini yerine getirmiyor. Hercai kararsız ve vefasız anlamlarında kullanıldığını düşündüğümüzde diri olmak ile münasebet kurmakta güçlük çekiyoruz.

Ölüm-dirim, inanç-felsefe ve aşk gibi konular için ‘kallavi’ sıfatını kullanması (s. 184) pek yakışmamış. Kallavi daha çok hacimce iri şeyleri abartmak için kullanılır. Biraz da olumsuz anlamı vardır.

… Selçuklu ordusunu galebe çalmış… (s. 236) ifadesi de yanlış. Fiilin aslının ‘galebe çalmak’ olduğunu düşündüğümüzde cümle ‘ordusuna galebe çalmış’ şeklinde olmalıydı.
‘’Birincisi A. Z. Zahara adındaki A. Aziz demekti; ikincisi Aziz mesleği fotoğrafçılık olan bir sufiydi…’’ (s. 66) ikincisinden sonra gelen ismin tekrar edilmesi akıcılığı bozduğu gibi aziz meslek gibi bir şeyin anlaşılmasına neden olduğu için de anlamı da güçleştirmiştir.

‘’Nesebi ezelden din alimi olduğundan, bir de meşhur ve nüfuzlu bir aileden geldiğinden…’’ cümlesinde nesebi ezelden din alimi ifadesi oldukça sıkıntılı. Eğer ailesi çok eskiden beri ulema ise zaten hem meşhur olur, hem de nüfuz sahibi olur. Nesep soy sop anlamında olup Türkçe’de bu tür durumlar için kullanılması pek alışılmış bir durum değil. Selim zevk sahiplerini rahatsız eden bir cümle. Bazen daha güzel ve kuvvetli ifade edeyim derken hem anlamı muğlaklaştırdığı, hem de akıcılığı bozduğuna şahit olduğumuzu belirtmeliyim. Bunu diğer romanlarını okurken de hissetmiştim.

Odanın içinin terütaze kokması (s. 64) da biraz sorunlu. Terütaze genç ve yorgun olmamak anlamında kullanılır. Bir başka yerde ‘Mevlana Celaleddin Rumi nam-ı alim…’ şeklinde bir yanlış tamlamaya rastlıyoruz. Yazardaki bu aşırı gayret bazen bu tür hatalar yapmasına neden oluyor maalesef. Sanki kelimelerin sözlükten anlamına bakılarak seçldiğini düşünmeye başladım. Oysa sözlükteki anlam uysa bile kullanım da göz önünde bulundurulması gerekiyor. Mesela ‘kaderin tecellisi’ pek kullanılmaz. Onun yerine ‘kaderin tahakkuku’ denilir. Tecelli olmayan bir şeyin ortaya çıkması iken tahakkuk vakte ve zamana bağlı olarak meydana gelmesi anlamındadır. Tarikatten-hakikkatten, batıniliğin batınından bahsettikten sonra okurun beklediği söz ‘kul hakkıyla gelmeyin’ değil. (s. 75-76).

Sultan Alaaeddin Keykubat’tan, (s. 97) hatta Mevlana’nın babasından müteveffa şeklinde bahsetmesi (s. 131) doğrusu uygun olmamış. Bizde müteveffa gayrımüslimler için kullanılır. Müslümanlar için merhum veya merhume denir.

Zalim Aşçı Dede (s. 83) ifadesi doğrusu biraz aşırı kaçmış geldi bana. Aşçı Dedelik mevlevikte bir makam ve o tarihte henüz teşekkül etmemiş. Üstelik zalim çok acımasız bir sıfat olmuş aşçı dedenin önünde. Ama hikmetini bilmediği için bir aceminin onun hakkında böyle düşünmesi yönüyle de normal karşılanabilir.

‘Çayırlar, vadiler ve pınarlar’ diye sıralarken ‘vadiler’ orada oturmuyor. Bir müddet çayırlar ve pınarlar arasında at sürülebilir ama vadiler arasında bir müddet at sürülemeyeceği kanaatindeyim.

Bu tür ayrıntılar maaelesef sözlüklerde bulunmuyor, ancak eski metinleri okuyarak öğrenebilecek bir durum. Dolayısıyla Elif Şafak’ın dili kullanmasını çok başarılı bulmama rağmen bu tür kelime seçimlerinden dolayı zaman zaman zevk-i selime mugayir görürüm.

Üsluba zarar veriyor

Yazarın hoşlandığını sık kullanmasından anladığım ‘kelli’ kelimesi halk arasında, hatta belli bir bölgede kullanılan sonra anlamına gelen bir kelime. Folkorik bir unsurun bulunmadığı bu eserde ısrarla bu kelimeyi kullanmasının esere ne katkısı olacak doğrusu anlayamadım.

Bir yönüyle bu kadar başarılı ve etkileyici cümleler kuran Elif Şafak’a yakıştıramadığım sözler de yok değil. Romanda rahatsız eden konulardan biri de argo kelimeleri kullanması. Hiç şüphesiz romanda argo, hatta küfür bile kullanılabilir. Ancak kahramanını fasih bir şekilde konuşturma gayreti içinde olan bir yazarın ‘mos mor oldu’, ‘kös kös uzaklaştı’ gibi ifadeleri eserde pek bir rahatsız edici şekilde duruyor. Camide yakaladığı Çöl Gülü’ne Baybars’ın ‘senin gibi o…u, yollu karının burada ne işi var?’ demesi gibi. Oysa burada ‘yollu karı’ sözü çok sakil duruyor. Hem anlama bir şey katmıyor, hem de camide söylenmeyecek bir söz olmasından da olsa gerek okuru, en azından beni rahatsız ediyor. Çok güzel bir yemek yerken içinden taş çıkması gibi bir şey.

Sarhoş Süleyman’ın Mevlana’ya pardon demesi de biraz garip kaçmış. Çöl Gülü kaçarken yanına ‘bavul’ yerine çıkın aldığını söyleyince şaşırıyoruz. O dönemde Konya meyhanelerinde bira içilmesi meselesine girmeyeceğim.

Osmanlıca kelimelerden de öte tamlamalar kullanmaktan hoşlandığı belli olan yazarın ‘itki’ gibi çok yeni bir kelimeyi kullanması okuru rahatsız ediyor. Ben yeni-eski kelime kullanma tercihini eleştirmiyorum. Aynı şekilde tamamen yeni bir dille yazılan bir metinde eski bir kelime olsaydı yine aynı şekilde doğru olmadığını söylerdim. Üslup ile ilgili bir sorun olarak gördüğüm için dile getiriyorum.

İmla ile ilgili sıkıntılar var

Romanda imla konusuda yeteri kadar titiz davranılmadığını görüyoruz. Bunun bir yayınevi sorunu olduğunu biliyorum. Bir kaç yerde bişnev’in ‘bişrev’ şeklinde yazılması talihsiz bir tashih hatası olmalı. Türkçe’de ‘yarab’ diye bir kelime yok. ‘Ya Rab’ şeklinde yazılmalı. (s. 64) Sufi niye hep büyük harflerle yazılmış anlayamadım. ‘İlla ki’ ayrı yazılmamalı. İki sayfada aynı kimseden baş kadı, kadılar kadısı, kadıyu’l-kuzat, kadı ve tekrar kadılar kadısı diye bahsetmek (s. 72-73, 76) uslupla ilgili bir sorun görünüyor. Bunların hepsi aynı anlama gelmiyor. ‘Şerefyap’ diye bir kelime yok, doğrusu şerefyab olmalı.

Meşhur şair Mütenebbi’yi İngilizce imlaya göre yazmasına gerek yoktu. Kamusu’l-Alam derken hangi eseri kastettiğini anlamadım. Umarım, Mevlana’dan önce yazılmış bir Kamusu’l-Alam vardır ve onu yazmıştır.

Mütercimin Rhode Island’ı Rhode Adaları şeklinde çevirmesini doğru bulmadım. Metinde adadan bahsedilmiyor, bir eyaletten bahsediliyor. Öbür türlü tüm yer isimlerini Türkçeleştirmek gerekecek ki bu da yazıda tam bir keşmekeşe yol açar.

Mevlana evlatlığına hep ‘Kimyacım’ şeklinde sesleniyor. Kimya, Mevlana’nın kimyacısı mı? Oysa doğrusu ‘Kimyacığım’ şeklinde olmalıydı. Belki söylenirken o şekilde çıkıyor olabilir, ama Türkçe imlası o şekilde değil.

Romanın muhtevası hakkında değerlendirmeler

Kitapta bana garip gelen bir diğer husus Amerikan tarzı yaşamdan sonra tam da onun zıddı bir yaşantıdan bahsedilmesi. Çok sufli bir halden sonra (Ella ile kocasının sevişmesi, kocasının kendisini kimlerle ve nasıl aldattığını düşünmesi vs) tasavvufun ulvi bir mevzuundan bahsetmeye başlaması kitabın kimilerince hoş karşılanmayacak bir özelliği, kimilerince de başarısı gibi algılanabilir. Ben romancının tasarrufu diyor ve yorum yapmıyorum.

Yazarın, kahramanların ağzından yazdığı mektuplar gerçekçi bulunmayıp eleştirilebilir. Ben bu tür eleştirileri haksız buluyorum. Romancının, kendisi bir takım kurgularda bulunmaya ve bir takım olayları kendi bakış açısından vermeye hakkı olduğunu düşünürüm. Aksi takdirde bir romancıdan daha çok bir biyograf ile karşılaşmış oluruz. Bu bağlamda romanda tarihsel gerçekçiliği arama gayretlerini de beyhude bulduğumu söylemeliyim. Konusunu tarihten alan romanlar bir belge olarak görülmemeli, bir yorum olarak değerlendirilmelidir. Bir romancının da tarihi şahsiyetleri kendi düşüncesine göre yorumlama hakkı vardır. Burada aranması gereken şey tutarlılık olmamalıdır. Bu yüzden bu konuda yapılan eleştirilere katılmadığımı da belirtmiş olayım.

Kırk kural kurgusunu da romanın akışına uygun bir şekilde sıralamasını romanın anlatımına hem süreklilik kazandırdığını, hem de okurda bir sonrakini merak ettirerek gerilimi roman boyunca taşıttığını görüyoruz. Bu durumda Şems’in kırk öğüdü var mıydı, yok muydu tartışmasının da bir anlamı olmadığını söylemeliyim.

Elif Şafak’ın on birinci asırdaki mektuplaşmaları günümüzde e-posta ile karşılaştırması romana güzel bir renk katmış. E-postaların bile mektup tadında olması yazarın mektubu önemsediğini gösteriyor.

Kitapta sembolik numaralar da var. Bunlardan biri beş, bölüm sayısı. Aslında bölüm sayısının dört olduğunu, beşinciyi sufilerin ilave ettiğini bir yerdeki açıklamasından öğreniyoruz. Böylece kitabın neden dört değil de beş bölüm olduğu da açıklanmış oluyor. Diğeri Şems’in kurallarının sayısı. Yazar, Zahara’nın ağzından aslında bu sayıların sembolik değerlerine de kısaca değiniyor:

İslam tasavvufunda kırk sayısı bir mertebe aşmak için sarf edilen zamanı, manevi uyanışı temsil eder. Bilincin dört temel safhası vardır. Her birinde on derece mevcuttur ki toplamda kırk eder. (s. 151)

Bu açıklamalardan sonra ister istemez her bölümde on kuralın olmasını bekliyor okur. Ancak yazar bunu düşünemediği için mi, yoksa uygun görmediği için mi, sebebini bilmiyoruz, yapmıyor.

Yazar, Bella’nın kırk yaş endişesi üzerinden aslında tüm kadınların, hatta erkeklerin bile bu yaşta yaşadıkları veya yaşamaları muhtemel bir psikolojiyi tahlil ederek çok evrensel bir sorunu işliyor. Bu da daha geniş bir kesimin eserde kendinden bir şeyler bularak okumasını sağlıyor.

Romanda beğendiğim özelliklerden biri de şiir tadında cümlelerin varlığı. Arada ağaçlardan kaybolmayıp ormanı görebilmek herkesin bildiği sözleri kullanmasa çok daha iyi olurdu. Ama o kadar güzel sözler var ki bu bir kaç tanıdık sözü görmüyoruz bile. Bu cümleler kitaptan çıkarılıp aforizma olarak müstakil bir kitap şeklinde yayınlanabilir. Elif Şafak bu konuda çok başarılı bir yazar. Yazarın önceki eserlerindeki beğendiği sözleri derlediği bir eserini biliyorum. Elif Şafak’ın bilinçli bir tercihi olduğunu gösteriyor bu. Ve sadece söylenenlerin değil, söyleme biçimlerinin de önemli olduğunu bize hatırlatıyor.

Elif Şafak romanda karşıt görüşleri adeta ete kemiğe büründürüp bir kahramanın ağzından söyletiyor. Ve bunda da o kadar başarılı ki okur bir an yazarın öyle inandığını düşünüyor. Bence bu romanın başarısı. Bununla birlikte bazen aşırıya kaçtığını düşündüğüm de oluyor. Keşke kahramanların ağzından mesaj verme işini doğrudan yapmasa ve bu mesaj verme meselesini vaaza dönüştürmeseydi. Bu okuru romandan uzaklaştırıp tasavvufu anlatan bir eser okuyormuş hissine kaptırıyor. Bunu keşke çok başarılı bir şekilde yaptığı hikayeler üzerinden yapsaydı diye düşünmeden edemedim. Belki bunda yazarın romanı yazmadan önce yoğun biçimde okuduğu kitapların etkisinde kalması neden olmuş oldu. Belli ki yazar okumaları esnasında çok değerli bulduğu görüşleri ve düşünceleri paylaşmak istemiş, hiçbirini çıkarmaya kıyamamış, bu da biraz kitabı romandan uzaklaştırır gibi olmuş.

Yazar, kimileri Mesnevi’de de olan hikayeleri çoğunlukla Şems’in ağzından anlatmakla iki önemli iş yapıyor. Birincisi anlatımını zenginleştirerek okuru sıkılmaktan kurtarıyor. İkincisi ise belki doğrudan söylense o kadar etkili olmayacak sözleri hikayeler yoluyla anlatarak okuru düşündürüyor ve söylenilmek isteneni daha iyi anlamasını sağlıyor. Alaaddin’in Şems’i kovduğu bölümde Mesnevi’de de yer alan ‘Şaşı Çırak’ hikayesi en güzel örneklerden biri. Alaaddin’e beni öldürürsen babanı da öldürmüş olursun, dese ve bunun üzerine vaaz eder gibi konuşsa bu kadar etkili olamazdı. Alaaddin’i hikayedeki şaşı çırağa benzeterek şaşının bir kavonozu iki görmesi ve tekini alabilmek için diğerini kırması gerektiğini düşünmesi ve kırdığında da elinde kavanoz kalmaması çok yerinde bir seçim olmuş. İkinci bir faydası da Alaaddin’i sadece o düşüncelerinden dolayı değil, ta en başından beri hakikati farketmediğini, babasıyla Şems’i ayrı gayrı sanmasını ve düşmanların yanında bulunmasını söylemiş oluyor. Gizliden bir Adem’in oğlu Habil-Kabil, Nuh’un kendisine yardım eden ve etmeyen oğullarına da bir gönderme yapıyor adeta. Böylece Alaaddin’in durumunun okurun zihninde şekillenmesine yardım ediyor. Bu hikayeler romanı hem sürükleyici kılıyor, hem de anlam dünyasını zenginleştiriyor.

Yazar semboller üzerinden anlatımı seviyor

Elif Şafak semboller üzerinden bir şeyler anlatmaktan hoşlanıyor. Bağdad’da ayrılmadan önce kendisine Baba Zaman’ın verdiği ayna, ipek mendil ve tılsımlı sıvı mesela. Ayna kendini bulmanın sembolu. Zaten de Şems de Mevlana da kendilerine birer ayna arıyorlar. Aynayı herkesin kendisinden kaçtığı cüzzamlı ve çirkin birine verdi. İpek mendil saflığın sembolü. Onu da çevresindekilerce günahkar olarak bilinen ve kalbinin çok temiz olduğunu gördüğü bir fahişeye verdi. Senin için temiz demek istedi. Ve son olarak görünür ve görünmez yaraları tedavi için kullanmak üzere şeyhinin kendisine verdiği iksiri de bekçiden dayak yemiş, her tarafı yara bere içinde bir ayyaşa veriyor. Dilenci, fahişe ve ayyaş. Hikayelerini dinlediklerinde aslından hepsinin çok iyi kalpli olduklarını ama çevrelerinin etkisiyle rahatsız oldukları halde durumlarını değiştiremediklerini görüyoruz. Ayrıca bunlar romanın kahramanları arasında ve hepsinin de Mevlana’nın eğitiminde dolaylı da olsa bir şekilde yeri var. Elif Şafak bizlere Şems’in kudretini ve asaletini gösterme fırsatı da buluyor. Okur zayıf ve düşkün kimselere yardım eden Şems’e bir kahraman olarak hayran olmaya başlıyor. Böylece Şems sıradan bir dervişlikten hayran olunan bir figüre dönüşerek üstleneceği muazzam vazifeye hazırlanıyor.

Harflere anlam vermek eskiden beri bilinen bir şey. Genellikle bu Arap harfleri ve onların sayısal değerleri üzerine kurulan bir ilimdir. Elif Şafak bunu da Rumi isminde Latin harfleri üzerinde yapıyor. Günümüz okuru için hem anlaşılır kılıyor, hem de hikayeye derinlik katıyor. Başarılı bir deneme olduğunu söyleyebiliriz. Ayrıca Aziz’in sufilik serüvenini sırayla s,u, f ve i üzerinden anlatması çok hoş olmuş.

Yazar kitabında bahsetmiyor ama zahara’nın Arapça’da ‘ortaya çıktı’ anlamını düşünerek ‘A’dan Z’ye her şey ortada’ anlamına gelecek şekilde kullanılabileceğini de düşündüm. Kitapta vurgulanan, aslında herşeyin açık olduğu ama onu görecek gözlerin bulunmadığı gerçeğini düşündüğümde, aslında bir sır gibi görünen ismin, gören bir göz için ayan beyan açık olduğuna işaret eden bir isim olduğunu düşündüm.

Elif Şafak romanını yazarken Kuran-ı Kerim meallerinden de yararlanmış. Ancak onun Yaşar Nuri Öztürk mealini tercih ettiğini, özellikle ‘kadınlara vurun’ şeklinde yorumlar yerine ‘kadınları evden ayırın’ şeklinde tercümesini kullanmasından anlıyoruz. (s. 245) Ancak bu iki ayetin yorumu-tefsiri şeklinde açıklaması yerine meali dese daha doğru olurdu. Çünkü verilenler meal, tefsir değil.

Sonuç olarak, Elif Şafak’ın Aşk isimli romanını başarılı bulduğumu, bir takım sıkıntıları olmasına rağmen üslubunu beğendiğimi söylemeliyim. Onun daha güzel yazma ve Türkçe’yi güzel kullanma gayretini takdir ettiğimi ifade etmeliyim. Konuyla ilgisi olmayan ve Mevlana’yı tanımayan okurlara Mevlana’yı Şems üzerinden güzel bir şekilde anlattığını ve bu vesile ile merak uyandırarak Mevlana’nın eserlerini okumaya yönlendireceğini, bunun da önemli bir şey olduğunun üzerinde durmalıyım. Herşeyin rekabet ve maddiyat üzerine kurulduğu günümüzün acımasız dünyasında aşkın önemini ve güzelliğini bize hatırlatarak bir nebze de olsa rahatlattığını düşündüğüm romanın yazarını tebrik ederim.


* Üzerinde olumlu-olumsuz bu kadar konuşulmuş olmasına rağmen Elif Şafak’ın daha önce yayınlanmış bir kaç romanını okumuş birisi olarak doğrusu Aşk’ı pek merak etmemiştim. Okumayı da düşünmüyordum. Okurlarımızdan birkaçı roman ile ilgili kanaatimi sorduklarında da, okumadığımı söylemiştim. Bir müddet sonra okumadığımı söylemekten dolayı biraz mahçup olduğumu hissettim. Romanın konusunun ilgi alanıma girmesi dolayısıyla da okumam gerektiğini düşündüm. Bir de, romanın kahramanı Ella’nın, Boston’da yaşıyor olması ve talihin garip bir cilvesi olarak benim de Boston’da bulunuyor oluşumu, güzel bir tevafuk addederek romanı okumaya başladım. Bu yazının yazılmasına vesile olan Meltem-Rasim Arıkan’a çok teşekkür ederim.

ETİKETLER: