Bir Utancımızın Belgesi

Bir Utancımızın Belgesi

Çetin Altan hatıralarında bir olaydan söz eder:

“Bir gün kapım çalındı Sekreterim gidip açtı. Karşısında kılık kıyafeti çok kötü bir adam vardır. Kendisine tanıdır; “Ben Emin Ersoy, Çetin Bey beni tanır. Kendisiyle görüşmek istiyorum”, der. Sekreteri durumu bana söyleyince hemen içeri almasını söyledim. Geldi, mahcup bir edayla bir kenara ilişti: “Çetin Bey, paraya ihtiyacım var, bana yardım edebilir misiniz?” dedi. Hemen cüzdanımı çıkardım ve kendisine uzattım; “Oradan ihtiyacın kadar para alabilirsin”, dedim. Bir miktar para aldı ve teşekkür edip gitti, bir süre sonra da onu, bir çöp bidonunun kenarında ölü buldular.”

Emin Ersoy, Mehmet Akif Ersoy’un oğludur. Hani, bugün birçok yayınevi tarafından her baskısı 10 bin, 20 bin yapılan ve kapış kapış satılan “Safahat” isimli kitap var ya, işte onun Yazar’ı Mehmet Akif’in!..

O Mehmet Akif ki; İstiklal Marşı”nı yazması kendisine teklif edilince, “Milletin bağımsızlık marşını para için yazmam”, deyip teklifi reddeden, bu teklifi yapanların paranın kendisine verilmeyeceğini, önereceği bir hayır kurumuna bağışlanacağını söylemeleri üzerine bu marşı yazan adamdır.

O Mehmet Akif ki, bu paranın söz konusu edildiği günlerde, maddi imkânsızlık yüzünden sırtına bir kışlık elbise alamamıştır. Arkadaşının paltosuyla Türkiye Büyük Millet Meclisine gitmeye razı olup, buna rağmen, bu parayı reddeden adamdır.

Onun, sırtından milyonları kazananların yayınladıkları Safahat’ında “Seyfi Baba”yı anlattığı şiirinden bir bölümünü buraya alacağım:

Kim kazanmazsa bu dünyâda bir ekmek parası:
Dostunun yüz karası; düşmanının maskarası!
Yoksa yetmiş beşi geçmiş bir adam iç yapamaz;
Ona ancak yapacak: Beş vakit abdestle namaz.
Hastalandım, bakacak kimseciğim yok; Osman
Gece gündüz koşuyor iş diye, bilmem ne zaman
Eli ekmek tutacak? İşte saat belki de üç
Görüyorsun daha gelmez… Yalınızlık pek güç.
Ba’zı bir hafta geçer, uğrayan olmaz yanıma;
Kimsesizlik bu sefer tak dedi artık canıma!
-Seni bir terleteyim sımsıkı örtüp bu gece!
Açılırsın, sanırım, terlemiş olsan iyice.
İhtiyar terliyedursun gömülüp yorganına…
Atarak ben de geniş bir kebe mangal yanına,
Başladım uyku teharrîsine, lâkin ne gezer!
Sızmışım bir aralık neyse yorulmuş da meğer.
Ortalık açmış, uyandım. Dedim, artık gideyim,
Önce amma şu fakîr âdemi memnûn edeyim.
Bir de baktım ki: Tek onluk bile yokmuş kesede;
Mühürüm boynunu bükmüş duruyormuş sâde!
O zaman koptu içimden şu tehassür ebedî:
Ya hamiyyetsiz olaydım, ya param olsa idi!

Özellikle aldığım kısmın “Kim kazanmazsa bu dünyâda bir ekmek parası, / Dostunun yüz karası; düşmanının maskarası”, beytiyle başlayan bölümünü seçtim. Onun bu yaklaşımı, bize hayat dersi verecek kadar önemlidir. Tabii, oğlunun yukarıdaki haliyle birlikte ruhumuzda fırtına koparacak mısrası da: “Ya hamiyyetsiz olaydım, ya param olsa idi!” Bununla demek istiyor ki; ‘ben hamiyet sahibi, yani yardımsever bir insanım, ancak param yok, yardım etmek istiyorum, ama gücüm yetmiyor. Bunun ıstırabıyla kıvranıyorum. Mademki para bulamadım hiç olmazsa, himmet körlüğü içinde olsaydım da bu adamın acısını duyamamanın çilesiyle, burada kahrolmasaydım.’

Akif’in eseriyle kazandıkça semirenler, Akif için timsahın gözyaşını dökenler, onun oğlunu, Akif’in dünyasının dışında bir adama muhtaç hale getiriyorlarsa, bu ayıp sadece onların umursamazlıklarına dayanmaz; milletimizin de, daha doğrusu millet adına hizmet yapanların da vefa idealinden ne kadar uzaklaştıklarını gösterir. Kızılderili’ye sadaka gönderen benim devletim, kendi burnunun ucundaki bu ıstırabı göremiyorsa, vay halimize…

Şu ürkütücü olayın karşısında Safahat’tan para kazananlar acaba rahat yatacaklar mıdır? Akif’in ruhaniyeti bizi affetsin!..

MUHSİN İLYAS SUBAŞI

muhsinilyas@gmail.com