BİR EĞİTİM ARACI OLARAK MEVLEVÎ ÇİLESİ

A+
A-

BİR EĞİTİM ARACI OLARAK MEVLEVÎ ÇİLESİ

Prof. Dr. Mehmet DEMİRCİ

Manevi olgunlaşmanın yolu İnsanın nefsine, yani aşırı isteklerine savaş açmasıdır. Bu savaşın uygulamasına Mevlevilikte “çile” denir ve 1001 gün sürer, hizmetle yapılır. Hizmet, olgun birinin yanında, onun eğitimi altından bulunarak devam eder. Gözlem yoluyla Öğrenme, bir model şahsı taklit etme ve örnek alma iyi bir olgun­laşma yöntemidir. Çile müddetince model şahıslardan âdap, erkân ve davranış kuralları öğrenilir

Çileye girmek mutfakta başlar. Mutfak (matbah) sadece yemeklerin hazırlanıp pişirildiği yer değildir. Aynı zamanda Mevlevi dervişlerinin çileye soyunup, ha­zırlanma, yetişme, pişme ve olgunlaşma sürecini geçirdikleri yerdir.

Çileye başlayan aday, başta kendisinden önce çileye girmiş olanların hizme­tini seyreder. Daha sonra ayakçı, pazarcı, bulaşıkçı, somatçı, meydancı gibi hizmet­lerde bulunur. Bu arada semâ çıkarır. Ayrıca kabiliyetine göre şiir, edebiyat, musikî, hat gibi güzel sanat alanlarında ilerler. Bu yolculuğu tamamlayanlara ancak hayranlık duyulur.

Şeyh Galib, İsmail Dede Efendi, Tahiru’l-Mevlevi gibi bir çok ileri gelen isimler Yenikapı Mevlevihanesi’nde çile çıkarmışlar; en basit hizmetlerden başlayıp sonunda kemale ermişlerdir.

GİRİŞ

Varlık ve oluş sürecinin nihâî amacı, ”insan” denen canlının ortaya çıkma­sıdır. İnsan hilkatin illet-i gâiyyesidir, gaye sebebidir: o meydana gelsin diye var oluş cereyan etmektedir.

İnsanla kasdedilen, ‘”insan türü”nün genel adıdır. Her insan aynı seviyede değildir. İdeal insan “insân-ı kâmil” denen olgun/yetkin insandır. Kur’an’da “Ben insanları ve cinleri ancak bana ibâdet etsinler, yani beni bilsinler ve tanısınlar diye yarattım.” (Zâriyat, 51/56 ) denir. Allah in muradı herkesin kemâle ermesi, olgun­laşması, O’nun ahlakıyla ahlâklanmasıdır. İnsanların selâmete, sulha, esenliğe (İslâm”a) kavuşmasıdır.

Bu imkân ve potansiyel herkes için vardır. Allah insana kendi ruhundan üflemiştir (Sâd, 36/72). Onu mükerrem, şerefli kılmıştır (İsrâ, 17/70). Ona hikmet ve ilim vermiştir (Nisa, 4/113). İnşam ahsen-i takvim üzere (en güzel biçimde) yaratmıştır; ama o esfel-i sâfilîne (aşağıların aşağısına) de yuvarlanabilir (Tîn, 95/4-5). İnsanda olumsuz bir yön de bulunmaktadır. İçimizde çeşitli kötülük eğilimleri barındırırız. Aceleciyizdir, zayıfızdır.

İnsan ikili bir yapıya sahiptir. O, beden ve ruhtan, madde ve mânâdan oluşmaktadır. Bu zıtlıktan bir çatışmanın doğması tabiîdir. Önemli olan ve olgun insandan beklenen, bu çatışmadan bir ahenk ve güzellik meydâna getirebilmesi­dir. Bu mümkündür. Dinin bütün amacı, bu ahengi ve dengeyi yakalamada insa­na yol göstermektir.

İnsanın mutluluğu maddesi ile mânâsı, nefsi ile ruhu ve kalbi arasında denge kurabilmesine bağlıdır. Bu denge maddî ve nefsanî güçleri kontrol altına almakla kurulur.

Nedir nefisi Kısaca nefs. İnsanın yaratılışında var olan içgüdülerin, aşırı ih­tirasların, zaafların, bencilliğin, kendini beğenmişliğin, kıskançlık ve çekememezliğin odaklandığı merkez demektir. Bir başka ifâdeyle kişiliğimizin olumsuz yö­nüdür. İşte “büyük cihad” veya mücâhede, insanın nefsânî arzularına ve aşırı isteklerine karşı direnip savaş açmasıdır.

Böyle bir savaş gereklidir: çünkü insanın olgunluğu, maddî ve beşerî içgü­dülerin   üzerine çıkıp, rûhî-mânevî alana yükselmesiyle  mümkündür. Bu mücâdele “büyük savaş” adını almaya lâyıktır. Gerçekten İnsanın kendi nefsiyle savaşı, dışarıdaki düşmanla savaşmasından daha zordur; çünkü “nefs” içimizdedir, bizim bir parçamızdır. Bu savaştaki başarı nefsin ölmesiyle sağlanır. Burada söz konusu olan fizikî ve maddî ölüm olmayıp, nefsin kontrol altına alınması kastedilir.

Dinler adı geçen dengeyi sağlamaya yönelik İlkeleri ihtiva eder. İslâm dini içinde tasavvuf bu konuya bilhassa ağırlık verir. Nefisle savaşmak ve sonunda güzel ahlâkı, olgun İnsan tipini ortaya çıkarmak için birtakım yöntemler gelişti­rilmiştir. Mücâhede bunların genel adıdır. Riyazet de öyle.

Eğitmek, itaat ettirmek demek olan riyazet, tasavvufta nefsin aşırı istekle­riyle mücâdele etmek demektir. Az yemek, az uyumak, az konuşmak riyazet yöntemlerindendir. Riyazetin amacı iyi ahlâk sahibi olmaktır.

“Erbain” veya “çile” çıkarmak, riyazet metodlarından biri olup, kırk gün bo­yunca tenhâ bir yerde, az yiyecekle yetinip, zamanını ibâdet, zikir ve tefekkürle geçirmek demektir. Amaç, manevî ve ruhanî gelişme sağlamak ve İç dünyasını zenginleştirmektir.1

Çeşitli tasavvuf kurumlarında bu uygulamaların şekli ve süresinde az çok farklılık varsa da öz aynıdır: maddî ve bedenî güçleri aşağı çekerek, ruhî-manevî yönü kuvvetlendirmeye çalışmaktır.2

ÇİLE NEDİR?

Çile, Farsça “çihl” kelimesinden gelir, anlamı “kırk” demektir. Özellikle şi­irde iki “l” ile “çille” şeklindeki kullanım yaygındır. Arapça ”’kırk” anlamına gelen “erbaîn’; kelimesinin karşılığıdır.

Çile kelimesinin kök manâsı olan “kırk” rakamının eskiden beri özel bir an­lamı ve kudsiyeti vardır3. Hz. Musa vahiy almak üzere Tur dağında kırk gece İbâdet etmiştir (A’raf. 7/142). “Kırk günü Allah için ihlâs ve samimiyetle geçiren kimsenin dili hikmet pınarlarıyla beslenir” anlamında bir hadis nakledilir4.

Çile devresindeki uygulamanın on günlük bir örneği olarak Hz. Peygam­berin Mescid-i Nebi’deki îtikâf uygulamaları hatırlanır. Hz. Ayşe şöyle der: “Nebi (as) vefat edinceye kadar ramazanın son on günlerinde îtikâfa çekilirdi, ondan sonra da zevceleri îtikâfa devam etti”5

Çeşitli tasavvuf zümrelerinde çile uygulaması, biri süresiz ve düzensiz di­ğeri muayyen süreli ve düzenli olmak üzere iki şekilde tatbik edildi. Süreli ve düzenli olan genellikle 40 gündür. Bu müddet İçinde bedeni, dili ve zihni kontrol edici idmanlar yapılır. Nefis haz aldığı şeylerden mahrum bırakılır. Hayatın devamı için gerekli olan yeme, içme ve uyuma en aza indirilir.

MEVLEVÎLİKTE ÇİLE

Mevlevîlikte erbaîn ve halvet yerine “çile” kelimesi kullanılır. Süresi üç yıla yakındır. Bir başka ifadeyle 1001 gün süren bir hizmet uygulaması şeklindedir.

Mevlevîlik tasavvuf kurumları içinde teşkilâtlanma, âdap, erkân ve kurallar bakımından önde gelen bir özellik taşır6. Mevlevî dergâhları bu fonksiyonlara uygun ayrıntılı bir yapılanmaya sahiptir. Geniş bir bahçe içinde bina edilen büyük Mevlevî dergâhları, yani âsitâneler, semahane, türbe, mescid, matbah-ı şerif (mut­fak), meydân-ı şerif , dede hücreleri, selâmlık ve harem dairesinden oluşur. Buna paralel olarak kalabalık bir insan kadrosunun bulunacağı tabiidir.

Çile çıkarılan büyük Mevlevîhânelere “âsitâne” denir. Bu dergâhlar derece­lerine göre şöyle sıralanır: Konya, Afyon, Manisa, Kütahya, Halep mevlevîhâneleri; İstanbul’da: Galata, Yenikapı, Kasımpaşa, Beşiktaş mevlevîhâneleri; Bursa, Kahire, Kastamonu, Eskişehir, Gelibolu, Rumeli Yeni Şehri (Larissa) Mevlevîhâneleri”7.

Mevlevîlik’te çile bir olgunlaşma eğitimidir. “Rıza” kelimesinin ebced hesa­bıyla karşılığı 1001 sayısına tekabül eder. Bu İlişki sebebiyle çileyi tamamlamakla “rızâ’; arasında bir bağ kurulmak İstenir. Rızâ usûl-i aşere geleneğinde tasavvufî makamlar içinde en son nokta olarak kabul edilir.8 Bu çile süresinde adayın böyle bir olgunluk seviyesine çıkması beklenir.

Üç seneye yakın bir müddet devam eden çile, bir ruh bilgisine dayanırdı. Şarka mahsus garip bir tevâzûya sahipti. Buradaki tevâzû aşağılık kompleksi do­ğurmaktan uzaktır. Tamamen nefis terbiyesine yöneliktir. Başarısızlık durumun­da adayın haysiyeti rencide edilmez, sâdece dervişin kapı önündeki pabuçlarının yönü dışarıya doğru çevrilirdi. İncitici laflar söylenmeden bu zarif hareketle mak­sat anlatılırdı.9

EĞİTİM ARACI OLARAK ÇİLE

Mevlevîlikle çilenin hizmetle devam ettiğini söylemiştik. Hizmet, en ger­çekçi eğitim vâsıtalarının başında gelir. “Hizmet” kelimesi günümüz anlayışında nisbeten düşük seviyeli bir çağrışıma sahipse de aslında öyle değildir ve tam da etkili eğitimi sağlayacak bir yoldur. Hizmet kendini aşmanın, nefsi alt etmenin, kibri kırmanın, şefkatin, sevginin başlıca yollarından biridir. Tasavvufta ”himmet hizmetledir” ve “halka hizmet Hakk’a hizmettir” gibi düsturlar geçerlidir. “Seyyidü’l-kavmi hâdimühüm” (bir topluluğun efendisi ona hizmet edendir.) ifadesi bir pey­gamber buyruğu kabul edilir. Tasavvufi biyografilerde bir şahıstan söz edilirken zaman zaman şu ibareler yer alır: “Falana şu kadar yıl hizmet etti.” Bu ifâdeyle kastedilen sâdece onun ayak işlerini gördü, ona hizmetçilik etti demek değildir. Onun yanında, onun eğitimi altında bulundu, ondan eğitim öğretim gördü anla­mı taşır. Bu tür eğitim daha etkili olur. Öğrenici durumdaki kimse rehber kişinin hâlini, tavrını, davranış biçimini daha yakından görür. Onun haliyle hallenmeye, onun boyasına boyanmaya çalışır. Hz. Ali, Enes b. Mâlik gibi peygamberimize yakın sahâbîler bu yolla eğitilmiş ve daha iyi yetişmişlerdir.

Gözlem yoluyla öğrenme, bir model şahsı taklit etme ve örnek alma; mo­dern eğitim psikolojisinin de kabul ettiği eğitim, öğretim ve gelişim metodları arasında yer alır. Farklı ve yüksek statülü kişilerin davranışları daha çok dikkat çekici ve taklide elverişlidir. Meselâ “öğretmen” en çok model alınan kişilerden biridir10.

Çile müddetince model şahıslardan âdap-erkân ve davranış kuralları öğreni­lir. Mevlevî dergâhlarında her şeyin bir edebi ve kaidesi vardır. Bu âdab, erkân ve kuralların dışına çıkılmaz ve onlar bozulamaz. Görünmeyen bir otorite dergâhın bütün havasına sinmiştir.

“Sofrada kaşığın nasıl tutulacağından, suyun nasıl içileceğine, tennurenin nasıl giyileceğinden, selamlaşma, emir alma; pabuç giyip çıkarma, oturma ve kalkmaya kadar her şey, kısaca günlük hayatın bütün davranışları bu kuralların ışığı altında düzenlenir. Dergâhta terbiye gören derviş, eğitiminin sonunda, Mev­levî üslûbunun topluma sunmaya çalıştığı İnsan tipininin özelliklerini ve mesajla­rını taşır.”11

İkrar Vermek

Mevlevîlikte çilesini çıkarmamış tarikat mensuplarına “can” adı verilir. Derviş ve “dede” ismiyle anılmak için İkrar verip çile çıkarmak şarttır, ikrar vermek canın kendisini tamâmiyle tarikata adadığını ifâde eden bir çeşit ahitte bulunmasıdır.

İkrar vermek, bir tasavvuf yoluna girmeyi kabul etmek demektir. İkrar cid­di bir karârı gerektirir, basit bir hevesle olacak iş değildir. Bu karârı pekiştirmek için adaya, Kazancı Dede şu tür hatırlatmalarda bulunur: “Dikkat et, dervişlik zordur, çile kırmak yani işi yarıda bırakmak iyi değildir. Dervişlik ateşten gömlek gibidir, demir leblebidir. Sırasında aç kalmak, haksız yere ağır söz işitmek vardır. Bu iş için ölmeden evvel ölmeyi göze almak gerekir. Bütün bunları göze alabilirsen başlayabilirsin.” Aday bunları kabul ettiğini söylerse, ailesinin de izniyle, şey­hin oluru alındıktan sonra, İkrarı alınmış olurdu.

Câna; yâni çileye başlayan adaya ilk olarak mutfak kapısının sol tarafında kapı dibinde bulunan “saka postu”na oturması söylenir, ikrar veren bu kişi üç gün dizleri üzerinde murakabe durumunda, kendisinden önce çileye girmiş olan canla­rın hizmetini seyreder. Bu bir bakıma o mekânda olup bitenleri dikkatle gözlem­leme devresidir. Bu müddet içinde zaruri ihtiyaç dışında yerinden kalkmaz ve kimseyle konuşmaz. Üç gün tamamlandıktan sonra “kazancı dede”nin huzuruna getirilir, kendisine tekrar sorulur, çileye devamda ısrar ederse on sekiz gün süren “ayakçılık” hizmetinde bulunur.

Daha sonra aşçı dedenin emriyle kendisine bir arakıye, mutfak tennuresi ve elifi nemed verilir. Derviş elbisesi giymeye “soyunma” denir. Soyunan sâlik ka­zancı dedeye teslim edilir. Kazancı dede kendisine yapacağı hizmetleri gösterir. Ayakçı adı verilen derviş semâ çıkardıktan sonra kendisine muvakkat bir sikke verilip mukabeleye katılmasına izin verilir. Ayakçının yerine bir yeni aday gelince o “pazarcı” olur. Pazarcının görevi, pazardan tekkeye ihtiyaç duyulan yiyecekleri getirmektir. Derviş daha sonra bulaşıkçı, somatçı, meydancı gibi hizmetlerde bulunur.

Çilenin çeşitli kademeleri tamamlandıkça bir takım merasimler ve bu sıra­da söylenen gülbankler vardır. Bunlardan biri şöyledir: “Vakt-i şerifler hayrola, hayırlar fethola, şerler def’ola, derviş kardeşimizin niyazı kabul ola. Asitâne-i Mevlevîyyede rahatı müzdâd ola, demler safâlar ziyâde ola, dem-i Hz. Mevlânâ hû diyelim hûû!”:12

Mutfak (Matbah-ı Şerif)

Mevlevi tekkelerinin ruhu matbah-ı şerif (mutfak) idi13. Mutfakta başta Aşçı Dede olmak üzere, kazancı dede. içeri meydancısı ve bulaşıkçı dedeler bulu­nurdu. Bunlar aynı zamanda dergâhın eğiticileriydi. Mevlevi âsitâneleri kendi mensupları ve gelen gideniyle kalabalık bir insan topluluğuna hizmet verirdi. Burada aşçı başı masrafı idare eder, tekkeyi çekip çevirir, canları terbiye ederdi. Kazancı dede aşçı dedenin yardımcısı sayılırdı. Halîfe dede mutfağa yeni gelenleri yetiştirirdi. Meydancı şeyhin emri altında olup, emirleri tebliğ ederdi.

Çileye girmek mutfakta başlar. Mutfak sadece yemeklerin hazırlanıp pişi­rildiği yer değildir. Aynı zamanda Mevlevi canlarının çileye soyunup, hazırlanma, yetişme, pişme ve olgunlaşma sürecini geçirdikleri mekândır. Mutfak, dünyevî meşguliyetlerin sembolik yeri demekti. Genel olarak dünya hayatının da bir çile­den ibaret olduğu düşünülürse, olgunlaşma mahalli olarak mutfağın seçilmesi münâsip görülür.

“Matbah-ı şerifte 1001 gün süreyle pişen yemek değil dervişin kendisiydi. (..) Tarîkate çiğ olarak girmiş olan kimse egoizmini (nefsini) kırarak manen pişip olgunlaşacak adetâ, bir nevi simya değişimi geçirerek, sabır, metanet ve rızâ sahibi bir dervişe dönüşecektir: ancak Mevlevi çilesi sürekli inzivâ; halvet, uzlet, oruç ve tecerrüd gibi insan gücünün üstündeki meşakkat ve mahrumiyetlerle dolu bir çile değildir. Mevlevîlikte çile için karanlık bir odaya kapanmak yoktur. 14

Çile için mutfakta eğitim ve hizmete başlayan canlar, her ne sebeple olursa olsun çile esnasında, bir defa bile olsa mutfağın dışında geceleyemezler; aksi hal­de çileyi kırmış sayılıp yeniden başlatılırlardı.15

Bâzı Mevlevi dergâhlarının giriş kapısında veya mutfak kapısının üzerinde şu beyit yazılıdır:

Kâ’betü’l-uşşâk bâşed în makam
Her ki nakıs âmed încâ şod tamâm16

Bu safhalardan geçen büyük Divan şairimiz Şeyh Galib’in Divan’mda Mev­levi mutfağı (Matbah-ı Şerif) ile ilgili, oranın manevi değerini anlatan güzel bir şiir vardır17.

Mutfak Hizmetleri

On sekiz sayısı Mevlevîlerce mukaddes sayılır. Mutfaktaki hizmetler de aşağıdan yukarı olmak üzere 18 adettir:

  1. Ayakçı: Ayak hizmetlerinde bulunur, lâzım olan şeyleri getirip götürür­dü. Yeni gelen can önce bu hizmeti îfâ ederdi
  2. Çerağcı: Mutfağın şamdanlarına bakardı.
  3. Süpürgecİ: Bahçeyi ve etrafı süpürürdü.
  4. Dışarı kandilcisi: Dışardaki kandilleri yakardı.
  5. Yatakçı: Canların yataklarını yapar, kaldırırdı.
  6. Tahmİsci: Dedelerin ve mutfağın kahvesini döverdi.
  7. İçeri kandilcisi: Mutfağın kandilini temizler ve yakardı.
  8. içeri meydancısı: Mutfaktaki canlara kahve pişirir, cuma günleri dede­ler mutfağa geldikleri zaman onlara da kahve sunardı.
  9. Somatçı: Sofrayı kurar, kaldırırdı.
  10. Pazarcı: Sabahları zembille pazara gider, alınacak şeyleri alıp getirirdi.
  11. Dolapçı: Kaplara bakar, kalaylanmalarına ve temiz tutulmalarına nezaret ederdi.
  12. Bulaşıkçı: Bulaşıkları yıkar ve yıkatırdı.
  13. Şerbetçi: Hücreye çıkacak canın şerbetini yapardı. Aynı zamanda de­deler, matbahı ziyarete geldikleri zaman onlara da şerbet yapıp sunardı.
  14. Âb-rizci: Abdesthaneleri temizletir, şadırvanın ve muslukların temizli­ğine nezaret ederdi.
  15. Çamaşırcı: Dedelerin ve canların çamaşırlarını yıkar ve yıkatırdı.
  16. Dışarı meydancısı: Hücredeki dervişlere yetkililerin emirlerini bildirirdi.
  17. Halîfe dede: Matbaha yeni girenlere yol gösterir, onları yetiştirirdi.
  18. Kazancı dede: Gündüzleri mutfakta bulunan bu zatın ayrıca bir postu vardı. Yâni makam sahibiydi, canların düzenine bakar, onlarla sohbet ederdi.18

Hizmetlerin en büyüğü, nefsi, insan egoizmini kesin olarak kırdığı için âbrizcilik, yâni abdesthane temizleme hizmetiydi. Bu hizmet, mutfak canına, çilesinin bitmesine yakın bir zamanda verilirdi. Meydancı dede, bir gün meydanda, canlar dışarı çıkmadan destur, filân dervişin hizmeti âbrizciliktir derdi ve bu tebliğ o dervişin çilesinin bitmek üzere olduğuna bir işaret sayılırdı, fakat gün­lerini çoktan unutmuş olan ve usûlü bilmeyen derviş bunu anlamazdı bile.

Matbahtaki canlar, on sekizden az olursa bu hizmetlerin birkaçını bir can görür, çok olursa her hizmet sahibine bir «refik» verilirdi ve ayrıca lokmaya bakan lokmacı, ayakkabılara bakan paşmakçı gibi hizmet sahipleri de bulunur­du19.

Konya’daki dergâhta “Ser-tarîk” adını alan ve diğer dergâhlarda da “Aşçı Dede” denen kişi, bütün bu eğitim sisteminin en büyük âmiri ve düzenleyicisi sayılırdı. Görevi eğiticilik olan bu zat, ayrı bir makam ve ayrı bir post sahibiydi. Mesnevî’nin kâtibi olan Çelebi Hüsâmeddin’i temsil etmekteydi. Çile esnasında tarikat edeplerini bu kimse öğretirdi. Mevlevîlik İkrarı da bu zâta verilirdi. Aşçı Dede ile onun vekili olan Kazancı Dede’den sonra içeri Meydancısı ve Bulaşıkçı Dedeler de eğiticiler arasındaydı.20

Bîat

Çilesini tamamlayan derviş çeşitli merasimlerden sonra bir hücreye/odaya yerleştirilir. İlk gece namazdan sonra dedeler, her biri kendi imkânları nispetinde aldıkları hediyelerle dervişi ziyaret edip kahve içerler. Üç gün sonra meydancı dede; dervişin hücresine gidip “destur” diyerek izin ister.  “Hû” sesini alınca girip “hücren küşâd olacak” der ve perdeleri açar, dervişi tekkenin şeyhine götürür. Şeyh dervişe bîat telkininde bulunur, bîat ayetini okur.

Bîat ayeti Fetih sûresinin 10. ayeti olup şöyle başlar: “înnellezine yübâyiûneke İnnemâ yübâyiûnellah.” Anlamı şöyledir: “Sana bîat edenler, yani bağlı­lık sözü verenler, gerçekte Allah’a bîat etmiş, O’na söz vermişlerdir. Allah’ın eli onların ellerinin üzerindedir. Kim sözünden dönerse kendi aleyhine dönmüş olur. Kim de Allah’a verdiği sözü yerine getirirse, Allah ona büyük bir ecir/bir ödül verecektir.” (Fetih, 48/10)

Bu âyet Hudeybiye;de muhataralı bir zamanda, ashabın Hz. Peygambere her halü kârda bağlı kalacaklarına dair tek tek söz vermeleri üzerine nazil oldu. Inişİ böyle özel bir sebebe bağlıysa da, hükmü ve mânâsı geneldir21. Nitekim bü­tün tarîkatlerde el verme/bîat sırasında bu âyet okunur. Buradaki anlamın şuu­runda olan müntesip de ömür boyu bu söze sâdık kalmaya, ona göre davranmaya dikkat eder.

Son safha olan hücre çilesi on sekiz gündür. Bu hücre çilesinden sonra der­vişe verilmiş olan muvakkat sikke geri alınarak, esas derviş sikkesi giydirilir. Bu şekilde can 1001 günlük çilesini tamamlayarak derviş ve dede unvanını almış olur.22

Çilesini tamamlayan derviş dergâhta bir hücre/oda sahibi olmaya hak ka­zanırdı. İsterse o tekkede oturur, dilerse başka bir tekkeye giderdi. Tekkeden çıkıp gene hizmetle meşgul olanlar ve evlenenler de olurdu. Fğer tekkede kalmaya devam edecekse, nevniyaz ve muhiplerle sohbetle ve onların eğitimiyle meşgul olur, Mesnevî okutur, musikî öğretir, âyin meşkederdi.

Üç yıllık çile müddetince maddî ve dünyevi meşguliyetlerin bir sembolü olan mutfak işleri yanında, rûhî-mânevî gelişme de sağlanırdı. Manevî tekâmül meyânında ayrıca, hangi sahada yetenekli ise o alanda yetiştirilirdi. Her şeyden önce Mesnevi okumaları ve şerhleri gelirdi. Bu vesileyle merakı ve yeteneği olanlar Farsça ve Arapça dillerinde ilerlerdi. Türk şiir ve edebiyatına dâir bilgisi artar, bu arada geniş bir genel kültür malûmatına sahip olurdu. Kabiliyeti olan mûsikîye yönelir; ney kudüm ve başka saz aletlerini öğrenirdi. Hattatlık, tezhip, cilt işleri gibi güzel sanatlarda ilerlemek de söz konusuydu. Kuyumculuk da Mevlevîlerce pek makbul bir meslek sayılırdı. Unutmamalı ki, Mevlevî dergâhları asırlarca yüksek seviyede mûsikî konservatuarı hizmeti görmüştür. Pek çok musikişinas ve bestekârımız buralarda yetişti. Şiir ve edebiyatımız bu bereketli ortamdan beslen­di. Maddeten ve manen boş ve âtıl durmak menedilmişti. Bu sebeple Mevlevîhâneler fikir, sanat ve irfan ocakları olarak vazîfe gördü.

Sürpriz imtihanlar

Çile esnasında ilk bakışta anlamsız gibi görünen fakat tasavvuf eğitimi ba­kımından önem taşıyan garip uygulamalar da olurdu. Meselâ Eyüpte Haliç kıyı­sındaki Bahariye Mevlevîhânesinde çile çıkarmakta olan pazarcıya; Beyazıt mey­danındaki filân tütüncüden bir paket sigara alması söylenir, ta Eyüp’ten oraya kadar yaya gidip gelen can, “bu sigara yaş imiş, git de Fatih’teki filân tütüncüden bir başka paket al”, emriyle tekrar yollanırdı. Bu emirler verilirken adayın takındı­ğı tavır, bu yoldaki istek ve samimiyetinin bir ölçüsü sayılırdı. Bâzan bu gidip gelmeler kontrol edilir ve gerçekten emre uyup uymadığı anlaşılırdı. Bu sınamalar sırasında, edep ve terbiyeye aykırı olmamak şartıyla adaya ağır sözler söylenir, sabrı ve tahammülü ölçülürdü. Hattâ dışarıya herhangi bir hizmet için gönderilen can; meselâ bir muhible, tanıdığı birisiyle karşılaşır, ısrarla onun ille şu meyhanede birkaç kadeh atalım teklifine muhatap olurdu. Aslında o muhip bu iş için özellikle görevlendirilirdi.

Bu tür denemelerden birinde istenen dikkat ve istikâmeti göstermeyen adaya bu işi başaramayacağı söylenir ve dergâhtan yol verilirdi. Bu hiç de arzu edilen bir şey değildi. Buna “çile kırmak” denir. Çilesini kıran, yani yarım bırakan, pişmanlık duyup tekrar gelirse, İşe tekrar en baştan başlanırdı25.

Burada Mevlevî çilesi çıkarmış üç önemli şahıstan kısaca söz edeceğiz. Bi­rincisi Şeyh Galib’dir.

Şeyh Galib’in Çile Çıkarması

Şeyh Galib (1757-1799) kırk iki yıllık kısa ömrüne çok şey sığdırmış olup, Türk Dîvan şiirinin son büyük şâiridir. Daha 23-24 yaşlarında iken dîvan tertib etti. Şiirimize yeni bir söyleyiş ve hamle getirdi. Bunun farkındaydı, kendi şiirinin gücüne çok güvenirdi, bu konuda nefsine itimâdı büyüktü24. “Sen Ahmed ü Mahmûd u Muhammedsin efendim” nakaratlı na’ti ile ve besteyle de taçlanmış olan “Efendimsin, cihanda îtibarım varsa sendendir”25 diye başlayan şiiriyle ebediyyen gönüllerimizde yaşayacaktır. Kendisi Mevlevî muhitinde yetişti, şöhretinin zirvesindeyken Mevlevî çilesine soyundu.

Şeyh Galib 27 yaşlarında iken Konya’ya gider. Mevlânâ dergâhını ziyareti müteakip, âni bir kararla orada çileye soyunur: fakat İstanbul’daki ailesi bu ayrılı­ğa dayanamaz, İstanbul’a dönmesi için mektup gönderen babasına yazdığı cevap­taki ifâdeler dikkat çekicidir. Konya’da kalışının kendi iradesiyle olmadığını belir­tip der ki: “.. ve şimdiye kadar geçirdiğim hallerin kâffesine faik bir tecelliî-i garîb oldu. Beni oradan aldılar. Daha doğrusu beni benden aldılar..” 26

Teamüllere pek uymamasına rağmen, babasının binbir ricası ile çilenin İs­tanbul Yenikapı Mevlevîhanesi’nde tamamlanması sağlanır. Konya’da ne kadar kaldığını bilemiyoruz27. Bu şehirde Ebu Bekir Dede ile başlayan çile dönemi, İs­tanbul’da Ali Nutkî Dede’nin yanında bitirilir, târih 11 haziran 1787. Daha sonra Galib, Galata Mevlevîhanesi şeyhliğinde bulunacaktır.

“Galib’in şöhretine ve mağrur bir şahsiyet olmasına rağmen çilede, ayakçılıktan odun taşımaya, bulaşıkçılıktan sofra kurup taşımaya kadar, nefis terbiyesi ve gururunu yenmesi için neler gerekiyorsa hepsini eksiksiz yaptığından şüphe edilemez.”28

Dede Efendi’nin Çilesi

Yenikapı Mevlevîhanesi’nin bereketli bir yer olduğu görülür29. En büyük bestekârlarımızdan İsmail Dede Efendi de (1778-1846) Yenikapı Mevlevîhanesi’nde çile çıkaranlardandır. Şeyh Galib'”ten on bir yıl sonra, o da Ali Nutkî Dede’nin nezâretinde çilesine başladı. Bu sıralarda bestelediği “Zülfündedir benim baht-ı siyahım” mısraıyla başlayan buselik şarkı büyük yankı uyandırdı. Devrin sanatkâr pâdişâhı III. Selim; İsmail’i saraya çağırarak, şarkıyı dinledikten sonra takdir ve hayranlığını bildirdi. Yaygın kanaate göre padişahın bu ilgisi so­nucu, binbir günlük çile, Ali Nutki Dede’nin tasvibiyle on ayda tamamlanmıştır. Hammamîzâde İsmail henüz 21 yaşındadır30. Aynı eser (Ali Nutki Dede’nin Defter-i Dervişân’ı) kaynak gösterilerek, binbir günlük çile süresinin tamamlandığı ve çilenin 6 mart 1801’de bittiği de belirtilir31. Hatâ genç İsmail’in çilesi sırasında. saraya çağrılıp da akşam geç kaldığını görerek dergâha vaktinde yetişebilmek için kan ter içinde koştuğu ve bu yüzden çok üzüldüğü meşhurdur.32

Yedi Mevlevi Ayini, dinî-lâdinî pek çok eser besteleyen Dede Efendi, güfte olarak, Şeyh Galibin şiirlerini de kullanmıştır.

Tâhiru’1’Mevlevî’nin Çilesi

Söz konusu edeceğimiz üçüncü şahıs Tâhiru’l-Mevlevî’dir (1877-1951). Son dönemin iyi yetişmiş Mevlevîlerindendir. Tâhir Olgun, Osmanlı’nın son dönemi ve Cumhuriyetin ilk çeyrek asrını birlikte yaşamış, edebî ve fikrî yönü kuvvetli, çok sayıda eseri olan bir şahsiyettir35. Şerh-i Mesnevi adlı eseri meşhurdur.

Tâhiru’l-Mevlevî İstanbul Yenikapı Mevlevîhanesinde 17 ocak 1896-24 ekim 1898 tarihleri arasında 1001 günlük Mevlevî çilesini tamamlamıştır. Yirmili yaşlarında delikanlılık döneminde çileye girmiştir. İşte bu senelerde, arkadaşı ve sonraları Mevlevî büyüğü olacak olan Ahmet Remzi Akyürek’e çok sayıda mek­tuplar yazmıştır34. Şâyân-ı şükrandır ki bu yazılı belgeler “Çilehâne Mektupları” adıyla yayımlanmıştır35. Mevlevî muhitinde yetişmiş iki kültürlü delikanlı arasın­daki bu yazışmalar yer yer eğlenceli, esprili, bolca şiirler ve edebî sohbetlerle dolu değerli bir vesîka niteliğindedir. Tâhiru’l-Mevlevî’nin kaleminden kısmen sadeleştirerek, bu eserden bir Mevlevî dervişinin çile dönemine ait bazı alıntılar naklede­ceğiz. İstanbul Yenikapı Mevlevîhanesi Aşçı Dedesine ilk talebi iletilince Dede şu mealde konuşur:

“Oğlum, matbah-ı şerifte çileye ikrar vermek için sathî nazar, az bir düşün­ce yetmez. Bu konuda uzun uzadıya düşünmelidir. Burada aşk ateşiyle yanıp yakılmak söz konusudur. Şu anda mutfakta üç can var, bir de sen girersen dört olacak. Yapılacak işler, görülecek hizmetlerde senin onlardan hiçbir farkın olma­yacaktır. İlim sahibi ve şâir olmam asaletin ve bu çevreye yakın olman sana bir ayrıcalık sağlamaz. Seni onlardan üstün ve onları senden aşağı tutarsam Allah katında mes’ul olurum.”

Bunların hepsine “eyvallah!” diyen Tahir, çileye kabul edilir. Üçüncü gü­nün sonunda Aşçı Dede’nin şu cümlelerine muhatap olur: “Nasıl erenler, inşallah her bir işi anlamışsındır. Bu hizmetler tamamlanıncaya kadar sürecektir. Eğer tahammül edemeyeceksen haber ver, işi burada bırakabilirsin.” Onun azminde sabit ve kararlı olduğunu anlayınca Dede şöyle der: “Elhamdü lillâh, Allah feyz ihsan etsin evlât! Çile için gerekli olan şey sebat, metanet, sabır ve tahammüldür.i“Sebat eden kazanır”, “Allah sabredenlerle beraberdir” ve “Bir kavmin efendisi o kavmin hizmetkârıdır” sözleri gereği, ihlâsla yapılan hizmet makbul olur.”

Tahiru’l-Mevlevî şöyle devam eder: “Herkesin hizmeti verildi, bana da mutad üzere ayakçılık düştü.” Aşçı Dedenin şu sözlerini nakleder: “Çileye ikrar veren bir canın matbah-ı şerifte mümkün mertebe hamlığı izâle ve varlığı imha edilerek kalb aynası aydınlatılır. Başka tariklerde sâlikin istîdat ve ilerlemesine göre isim (ism-i ilâhî) telkin ederler. Bizim tankımızda (Mevlevîlikte) gücü ve tahammülüne göre hizmet verilir ki her canın hizmeti kendisinin özel virdi gibi­dir. Bunu düşünerek herkes kendi hizmetini görmeli. Bir mazeret yoksa başkala­rının hizmetine bakmamak, kendi hizmetini de başkasına gördürmemeli.”

Genç çilekeş Tahir dergâhtaki bazı hizmetlerin seyrini şöyle anlatır:

“Matbah canları, gündüz hizmetleriyle meşguldürler. İstirahat zamanları yatsı namazından sabah namazına kadar olan vakittir. Bu arada yatsıdan sonra çaylı yemişli sohbetler yapılır. Bu sohbetlerde meselâ semâm yapılış şekli, ism-i celâl ve çeşitli hizmetlerin nasıl îfâ edileceğinden söz edilir. Gıybet, dedi kodu gibi kötü huylar görülmez. Hizmetler gibi sohbetler de Allah İçindir.

“Sabah olunca canlar daldıkları vahdetten uyanırlar. Abdestten sonra man­gal başında biraz ısınıp herkes hizmetleriyle meşgul olur. Meselâ biri dedegâna ekmek kızartır, diğeri hücrelerin önüne gidip “destur, agâh ol dedem” nidasıyla onları uyandırır, öbürü meydân-ı şerîfi süpürür, daha öbürü mescidin çerağlarını uyandırır. Sonra ezan okunur, sabah namazı kılınır, ism-i celâl çekilir. Sabah meydanı olduktan sonra dedeler doğru hücrelerine, canlar hizmetlerine giderler. İşte her sabah bu uyanıklık ve vukuf, bu nihayetsiz feyz Mevlevî mutfaklarında devam eder.”36

“Bir gün Aşçı Dedemiz fakîre iç meydancılığı hizmetini verdi ve manâlı bir ifâde ile: Derviş Tâhir meydân-ı şerîfi sil süpür; temiz tut, âşıklar Kâbesinin örtü­sünü düzelt, demişti. O manâlı ve îmâlı sözün tesiri bana şu niyazı söyletti:

Olmuşum meydancı meydanda ben
Sâhib-i meydân-ı Mevlânâ aman
Matbah u meydân-ı askın canıyım
Canlara cânân Mevlânâ aman

“Ramazan-ı şerîfin gelişiyle fakîrin hizmetine kilerci muavinliği ilâve edildi. Gündüz saat sekizden (öğle sonrasından) iftar saatine, gece sekizden (gece yarı­sından) sahura kadar kilerde hizmet vardı. Gece yağan karın, esen boranın tesiriy­le eller soğuktan donmuş, gözler uykusuzluktan küçülmüş olduğu halde, kilerde malta taşları üzerinde durup hoşaf taksim edişi düşünmeli. Dişler çatır çatır çatırdar, vücut tiril tiril titrer. Bu halde on, on iki gün kadar geçti.”

Kırk gün sonra Tahirul-Mevlevî şeyh köçeği olur, bu daha rahat bir hiz­mettir. Çile sırasında bir ara hastalanan Tâhir’e izin verilir ve iyileşinceye kadar evinde istirahat eder.

Tâhiru’l-Mevlevî sonraki mektuplarında öteki hizmetlerin ifasıyla ilgili bil­gi vermez. Arkadaşıyla daha çok karşılıklı manzume alış verişinde bulunurlar. Bazan da dergâhtaki önemli gördüğü şahıs ve olaylarla ilgili malûmat aktarır. Nihayet: “Bu akşam hizmet-i nâçizânemin hitâma erip haftaya hücreye çıkarıla­cağımı tebşir ettiler” deyip bu hadise için farklı kimselerin târih düşürme manzumelerini kaydeder. Bu konuda kendisine ait de iki manzume yer alır. Bu manzumelerden ilkini şöyle neşre çevirebiliriz:

“Hazret-i Mevlâ beni yaratınca aşk lâfzına mânâ eylemiş.
Yaradılışımın gereği, dâima şiddetli bir sevda beni bulur.
Yirmi üç yaşındaydım ki aşk ateşi beni asla kendime bırakmıyordu.
Beni asla bir dakika, bir nefes, bir an olsun rahat bırakmıyordu.
Uç sene önceydi, aşk yine beni yakıcı bir ateşle deli etti.
Cüz’ı suyuyla irşad ederek beni doğru yola İletmek İstiyordu.
Damlayı ummana katmak İçin beni deniz âşıklısı yapmıştı.
Gönül de günden güne coşup, sabrımı aldı ve beni pervasız hâle getirdi.
Böylece Aşk Pîri’nin dergâhına baş koydum, beni aşk yoluna lâyık gördüler.
Ey aşk, ey yol gösterici aşk, aferin sana! Beni yüce bir yola şevkettin.
Senin feyziyin ışığıyla ben nev-niyaz oldum ve Hz. Mevlânâ’nın aşçısı beni yakıp pişirdi.
Mevtana mutfağının gece parlayan mücevheri beni hizmetiyle kendine pervane yaptı.
Saman çeker gibi, can çıkaran çile benim cismimi ve canımı yok etti.
Sonunda hizmetim nihayet bulmuş, bunun müjdesini vererek beni ziyadesiyle mutlu kıldılar.
Cenâb-ı Hak şeyhimin ömrünü artırsın, onun lutfu beni gerçekten ditşâd etti.
Tâhir kulu manen ölü durumda iken, Hz. Isa gibi beni diriltti.
Hak Taâlâ bana bu mücevher gibi târih manzumesini söyletince dokuz felek şevke
Mutfağında çile çeken bir can iken, Hz. Mevlânâ beni hücre sahibi kıldı.” (1316 h./1898m.)37

Çile süresince genç Tahir in bazı tercümeler yaptığı ve bolca manzum eser­ler ortaya koyduğu bilinmektedir. Çilesi bitince Mevlevîhanede kalıp oranın gelirleriyle hayatını devam ettirme imkânı vardı; fakat o geçimini kendi kazancıyla temin etmeyi uygun buldu. Dergâhtan ayrılıp bir yayınevi kurarak basın hayatına atılmayı tercih etti. Çile çıkarmak dâhil, yetiştiği Mevlevi muhitinin bereketini ve tesirini eserlerine ve şiirlerine yansıtmayı devam ettirdi.

SONUÇ

Tasavvuf kurumlarının temel fonksiyonu, insanı eğitmek ve olgunlaştır­maktır. Yaradılışımızdan getirdiğimiz bir takım aşırılıklarımız vardır. Bunların toplamına “nefs” denir. Nefsin başıboş bırakılması, mâkul çizgiye çekilmemesi insanı aşağı seviyede bırakır. Nefsi eğitmenin çeşitli yolları mevcuttur. Mevlevîlik’te bu iş, arzu edenler için 1001 günlük “çile” uygulamasıyla çözülmüştür.

Çile amelî/pratik olarak, nefsin boyun eğdirilmesin eğitilmesi ve olgunlaşmasını sağlar. Bu arada incelmiş bir kültürüm âdab-erkânın ve zarif davranış biçimlerinin canlı örneklerden elde edilmesi gerçekleşir. Ayrıca adayın kabiliyetine göre şiir, edebiyat, musikî, hat gibi güzel sanat alanlarında ilerleme imkânı doğar. Bu yolculuğu tamamlayanlara ancak hayranlık duyulur. Şeyh Galib’in diliyle onlar:

Gözüm dûş oldu gördüm bir güruhu hep küîâhîler
Aceb heybet aceb şevket aceb tarz-t ilâhîler! 38

 


 

1 Bk. Demirci. Sorularla Tasavvuf ve Tarikatler. 45. Günümüzde bir halvet uygulamasının hikâyesi için bk. ÖzelselHalvette 40 Gün.

2 Daha fazla bilgi için bk. Uludağ-Eraydın,  “Erbain”, DÎA, XI/270-271;  Uludağ, “Halvet”. DÎA., XV/387.

3 Bk. Pala. “Kırk”, DÎA.. XXV/466: Schimmel, Sayıların Gizemi, ss. 265-273.

4 Bk. Aclûnî, Keşful-Hafâ, 11/200.

5 Buhârî, îtikâf, 1 (11/255).

6 Bk. Küçük. “Mevlevîlerde Manevî Eğitim”. Keşkül Dergisi, sayı. 5. s. 93.

7 Öngören “Mevleviyye”, DÎA. XXIX/471.

8 Bk. Necmüddin Kübra. “Usulü Aşere”. Tasavvufî Hayat içinde.

9 Bk. Çelebi, Mevlânâ ve Mevlevîlik, s. 150.

10 Bk. Erdem-Akmen; Eğitim Psikolojisi. s. 137: Morgan. Psikolojiye Giriş, s. 101.

11 Küçük, agm., s. 9ö.

12 Bk. Pakalın, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü. C. I. s. 372.: başka gülbankler için bk. Gölpınarlı. Mevlânâ’dan Scnra Mevlevilik, s. 392 vd.: Uzun. “Türk Tasavvuf Edebiyatında Bir Dua ve Niyaz Tarzı: Gülbank”. (Tasavvuf Kitabı içinde), s. 241 vd.

13 Matbah için bk. Tanrıkorur.  “Bir Eğitim Mimarisi:  Mevlevi Matbah-ı Şerîrr\ /, Milletlerarası Mevlânâ Kongresi (Tebliğler), Selçuk Üniversitesi: Karpuz. “Mevlânâ Külliyesi”. DÎA.. XXIX/448 vd.

14 Tanrıkorur. agm., s. 272-73.

15 Bk. Tanrıkorur. “Mevieviyye”. DÎA. XXIX/474.

16 Anlamı: “Bu makam âşıklarıb Kabe‘sidir, buraya eksik gelen tamamlanır.”

17 Der-Vasf-ı Şerîf-i Matbah-ı Latîf-i Tarîkât-ı Mevleviyye

Kaddesene’llahu Esrârehum

Mu’alla dûdmân-ı evliyadır matbah-ı Monlâ
Dil ü cana ocağ-ı kimyadır matbah-ı Monlâ

Çerâğ-ı pür-ziyâsı sırr-ı Ateşbaz’dan yanmış
Bütün pervânegân-ı aşka câdır matbah-ı Monlâ

Ana ruh-sûdedir âteş-pere stân-ı mahabbet hep
Semender-hâne-i mihr ü vefadır matbah-ı Monlâ

Çekilmışdir simât-ı ni’met-i elvanı âfâka
Halîl-i aşka gülzâr-ı safadır matbah-ı Monlâ

Semâ’-ı dest-efşânı sanırsın nev-niyâzânm
Metâr-ı tâirân-ı kibriyâdır matbah-ı Monlâ

Yeter fakr ehline yüzler karası mâye-i rahmet
Makâm-ı hidmet-i Al-i Abadır matbah-ı Monlâ

Alır ehl-i velayet kısmetin bir bir o dergehden
Keramet kânıdır kenz-i Huda’dır matbah-ı Monlâ

Nihayet ibtidâya ric’at olmuş Seyyıdü’l-Kavme
Bakılsa zîr-i hatt-ı istivadır matbah-ı Monlâ

Havalanma sakın âvâre gezme âşiyân-gîr ol
Kebûter-hâne-i sıdk u safadır matbah-ı Monlâ

Giren müştâkdır ol dûdmâna girmeyen müştak
Misâl-i Ka’be bir hayret-fezâdır matbah-ı Monlâ

Tecerrüd-pîşe derd-endîşe lâzımdır talebkârî
Aceb germâbe-i ibret-nümâdır matbah-ı Monlâ

Yaraşmışdır gürûh-ı Mevlevîye tavr-ı isriğnâ
Kanâ’atdan yapılmış bir binadır matbah-ı Monlâ

Nefes-bend-i hamûşî bî-nevâyî üzre mebrıîdir
Fena fillâh’dır ayn-ı bekidir matbah-ı Monlâ

Tasarrufdan ta’arrüfden hezârân paye berterdir
Bilir ehli ne vâlâ mültecâdır matbah-ı Monlâ

Ubûdiyyet ibâdet sırf ubûdetdir o menzilde
Sipihr-i bendegîye irtikâdır matbah-ı Monlâ

Dür ü gevherde mevcûdâtda hışt u seng ü mermerde
Mükemmel bir sarây-ı dil-küşâdır matbah-ı Monlâ

Anun her dâne nârı bir enâr u hân bir güldür
Cefâ resminde bir bâğ-ı safadır matbah-ı Monlâ

Olup Adem safâsın sürmedim Gâlib o Firdevs’in
Dahi hâlâ gözümde tûtiyâdır matbah-ı Monlâ
(Şeyh Galib; Şeyh Galib Divanı, s. 57.)

*

(Mevlânâ’nın mutfağı evliyanın yüce ocağıdır.Mevlânâ’nın mutfağı gönül ve cana kimya ocağıdır.

Işıl ışıl meş’alesi Ateş-bâz-ı Velî’nin sırrından yanmıştır,Mevlânâ mutfağı bütün aşk pervanelerinin mekânıdır.

Muhabbet sevdâlılarının hepsi oraya yüz sürerler.Mevlânâ mutfağı dostluk ve vefa yuvasıdır.

Çeşit çeşit nimetlerinin sofrası ufukları tutmuştur.Mevlânâ mutfağı aşk dostuna safa bahçesi gibidir.

Nevniyazların/semâ etmeye yeni başlamışların semâ sırasındaki el hareketlerine bakarak Mevlânâ mutfağını Hak Taâlâ’nın kuşlarının uçuştuğu bir yer sanırsın.

Mevlânâ mutfağı Al-i Aba hizmetinin makamıdır: orada yüze bulaşacak bir siyahlık, fakr ehline rah­met mayası olarak yeter artar.

Velayet ehli. o dergâhtan bir bir kısmetini alır: Mevlânâ mutfağı Hakk’ın hazînesi ve keramet kayna­ğıdır.

Sonunda kavmin efendisinin en başa dönüşü olmuştur. Bakılsa Mevlânâ mutfağının hatt-ı istivanın üstünde olduğu görülür.

Sakın havalanıp da âvâre gezme, orada yuva tut. Mevlânâ mutfağı sıdk u safânın güvercinliği gibidir.

O ocağa giren de müştaktır, girmeyen de. Mevlânâ mutfağı Kabe misâli hayret veren bir yerdir.

Oranın isteklisi yalnızlığa ve sıkıntıya alışık olması gerekir. Mevlânâ mutfağı ibret verici, garip bir sıcak su hamamı gibidir.

Mevlevîlere istiğnâ/ihtiyaçsızlık tavrı pek yakışmıştır. Mevlânâ mutfağı kanaatten yapılmış bir binadır.

Oranın nefesini tutan hamû şu/s uşkunu, sessizlik üzere kuruludur. Mevlânâ mutfağı fenâfillâh yeridir ve ayn-ı bakâdır.

Tasarruftan ve taarruftan binlerce derece üstündür. Ehli olan. Mevlânâ mutfağının ne yüksek bir ilticâgâh/sığınma yeri olduğunu bilir.

O yerde ubudiyet ve ibâdet sırf ubûdettir. Mevlânâ mutfağı kulluk semâsına yükselme yeridir.

Şu varlık âleminde tuğlası, taşı. mermeri inci mücevher olan mükemmel bir gönül açan saraydır Mevlânâ mutfağı.

Onun her bir ateşi bir nar meyvesi ve her dikeni bir güldür. Mevlânâ mutfağı cefâ görünümünde bir safa bahçesidir.

Ey Gâlib. Adem olup o Firdevs cennetinin sarasını süremedim. Mevlânâ mutfağı halâ gözümde bir sürme gİbİ kıymetlidir.)

18 Çelebi. Mevlânâ ve Mevlevilik, s. 151. Gölpınarlı. aynı hizmetleri sondan başa doğru sıralar. Bk. Mevlânâ’dan Sonra Mevlevilik, s. 397.

Aşçı Dedenin Hatıraları adıyla dört cilt halinde yayımlanan eserde. Aşçı ibrahim Dede bir başka hizmet adından bahseder: “Mevlevihanelerde olan çilekeşler matbah-ı şerifte hizmet ile mukim olup ancak bu çilekeşlerden bir veya iki çilekeş yukarı şeyh dairesine alınıp hazret-i şeyhin kahve ocağında hiz­met ederler ve bunlara ~şeyh köçeği” tabir olunur.” Kasımpaşa Mevlevihanesine muhib olarak devam ederken, kendisinin çilekeş olmadığı halde, hünerli tavırları ve edebiyle dikkati çektiği için “şeyh köçeği” yapıldığım bildirir. Bk. Aşçı Dede, Aşçı Dede’nin Hâtıraları. C. I. s. 319. Hamit Zübeyr Koşay ise bir sayı vermeksizin Mutfaktaki hizmetleri sayarken “yatakçıyı zikretmez. Bk. “Mevlevilikte Matbah Terbiyesi”. Tasavvuf Kitafa, s. 385.

19  Gölpınarlı. age.f s. 397.

20  Çelebi, age., s. 151.

21  Bk. Yazır, Hak Dini Kur’an Dili. C. 6. s. 4421 vd.. (ilgili ayetin tefsiri).

22  Bk. Eraydın, “Çile” DÎA.. VIII/315 vd.: Gölpınarlı,Mevlânâ’dan ScnraMevlevilik, s. 391 vd.

23 Gölpınarlı. agev s. 395.

24 Banarlı, Resimli Türk Edebiyatı Tarihi, III. 770.

25 Sözlerin tamâmı için bk. Şeyh Galib Divânı, s. 286. İki ayrı bestesi (Hacı Faik Bey ve Cinuçen Tanrıkorur) için bk. Şeyh Galib Kitabı.

26 Bk. Kalkışım. Şeyh Galib Divanı, s. 18.

27 Alparslan, Şeyh Galib. s. 6.

28 Ayvazoğlu, “Şeyh Galib’in Hayatı” (Şeyh Galib Kitabı içinde), s. 21; ayrıca bk. Vassaf, Sefîne-i Evliya,V, 160.

29 Bk. Ziya, Yenikapı Mevlevihânesi.

30 Bk. Öztuna, Büyük Tür Musikisi Ansiklopedisi, I, 394.

31 Bk. Özcan, “İsmail Dede Efendi”.. D/4.. XXIII/ 93.

32 Çelebi. age., s. 154.

33 Bk. Güngör. Sahabeden Günümüze Allah Dostları, c. X içinde: Demirci. Gönül Dünyamızı Aydınlatan­lar, s. 141.

34 Hakkında bk. Mazıoğlu. Ahmet Remzi Akyürek ve Şürierİ, ve (aynı yazar). “Akyürek. Ahmed Remzi” DİA, U/304-305.

35 Olgun. Çilehane Mektupları.

36 Tahirui Mevlevi’nin esprili bir yönü de vardır. Bir gün etrafın temizliğiyle meşgulken. Eşref Dede isimli bir dostu, hafif alaylı bir gülüşle: “Vay erenler bu ne haldirr” diye takılır. Tahir, kendisini elin­deki süpürgeyle gösterişli bir şekilde selâmladıktan sonra irticalen şöyle der: ‘Ezelden böyledir yahu bize ser-nâme-i takdîr/Kemâl-i lendürüsîiyle sıçtın Tâhir eder tathîr” (ÇilehaneMektupları, s. 38).

37Bu tarih düşürme şiirinin metni şöyledir (ÇilehâneMektupları, s. 169):

Halkedince Hazret-i Mevlâ beni
Lafz-ı aşka eylemiş ma’nâ beni
Muktezâ-yı hilkatimdir ki bulur
Dâima şiddetli bir sevda beni
Yirmi üç yaşındayım ki sûz-ı aşk
Koymamıştır hâlime kat’â beni
Bir dakika bir nefes bir ân için
Etmemiştir müsterih asla beni
Uç sene akdem yine aşk eyledi
Cezb-i sâmân-sûz ile şeydâ beni
Cüz’î sûyunla irşâd eyleyip
istiyordu eylemek ihdâ beni
Katreyi mahv etmeye ummanda
Eyliyordu şâİk-i derya beni
Dil de şevk-efzâ olup günden güne
Aldı sabrım etti bî-pervâ beni
Asitân-ı Pir-i aşka baş kodum
Silk-i aşka gördüler ahrâ beni
Aferin ey aşk ey hâdî-i râh
Eyledin sevk-i reh-i bâlâ beni
Şu’le-i feyzinden oldum nev-niyâz
Yaktı âteşbâz-ı Mevlânâ beni
Hıdmetiyle eyledi pervanesi
Şebçerâğ-ı matbah-ı Molla beni

Çille-i sâmân-rübâ-yı cân-güdâz
Cism ü candan eyledi ifna beni
Nâgehân bulmuş nihayet hıdmetim
Ettiler müjdeyle kâm-efzâ beni
Ömrünü efzûn ede Hak şeyhimin
Lutfu dilşâd eyledi hakka beni
Mürde-i ma’nâ iken Tâhir kulu
Etti Rûhullâh gibi ihya beni
Şevke geldi nüh felek ettikte
Hak bu güher târih ile gûyâ beni
Matbahında çillekeş bir can iken
Kıldı sâhib-hücre Mevlânâ beni. 1316 h. (m. 1898)

 

35 Bk. Şeyh Gâib Dîvânı, s. 190. Sanki bir rüya âleminin tasviri yapılan müseddesin birkaç kıt’ası şöyledir:

Kimi mest-İ mahabbet hâne-İ hammârdan gelmiş
Kimi medhûş-i hayret şu’le-i dîdârdangelmiş
Kimi hurşîde benzer âlem-i envârdan gelmiş
Kimi varmış diyâr-ı vahdete tekrardan gelmiş

Gözüm dûş oldu gördüm bir güruhu hep külâhîler
Aceb heybet aceb şevket aceb tarz-ı ilâhîler

Kelâm-ı samtı deryalar gibi pür-cûş söylerler
Mahabbet razını birbirine hâmûş söylerler
Be-her dem huş der-dem sırrını bî-hûş söylerler
Rumûz-ı aşkı cümle bî-zebân u gûş söylerler

Gözüm dûş oldu gördüm bir güruhu hep külâhîler
Aceb heybet aceb şevket aceb tarz-ı ilâhîler

Zarafet sebkine ifrağ edip keşf ü kerâmâtı
Terellâya çıkarmışlar velâyât ü makâmâtı
Getirmişler harîm-i zühde koymuşlar hârâbatı
Libâs-ı fakr içinde gizlemişler vecd ü hâlâtı

Gözüm dûş oldu gördüm bir güruhu hep külâhîler
Aceb heybet aceb şevket aceb tarz-ı ilâhîler

Çü oldum cân u dilden mazhar-ı aşk olmağa tâlib
Düşüp bir âteşe seyr eyledim her sû vü her cânib
Harîm-İ hâs-ı bezm-i vasla oldu hatırım câlib
Bu beyti okudu ol meclisin bir mahremi Gâlib

Gözüm dûş oldu gördüm bir güruhu hep külâhîler
Aceb heybet aceb şevket aceb tarz-ı ilâhîler

 

KAYNAKÇA

Abdülbaki Gölpınarlı, Mevlânâ’dan Sonra Mevlevîlik, İstanbul, 1953. Ali Alparslan, Şeyh Galib, Ankara, 1988.

Annemarie Schimmel, Sayıların Gizemi, çev. Mustafa Küpüşoğlu, istanbul, 2000. Asaf Halet Çelebi, Mevlânâ ve Mevlevîlik. İstanbul, 1957. Aşçı ibrahim Dede, Aşçı Dede’nin Hâtıraları, haz. Mustafa Koç-Eyüp Tanrıverdİ, Kitabevi, İstanbul, 2006.

Bârihüdâ Tanrıkorur,  “Bir Eğitim Mimarisi:  Mevlevi Matbah-ı  Şerifi”, /. Milletlerarası Mevlânâ Kongresi (Tebliğler), Selçuk Üniversitesi, Konya, 1988.

Barihüdâ Tanrıkorur, “Mevlevîyye”, DİA., XXIX, Ankara, 2004.

Beşir Ayvazoğlu, “Şeyh Galib’in Hayatı” (Şeyh Galib Kitabı İçinde, haz. Beşir Ayvazoğlu), İstanbul Büyükşehir Belediyesi Yayınları, istanbul 1995.

C. T. Morgan, Psikolojiye Giriş. çev. Komisyon, Ankara. 1981.

Hamit Zübeyr Koşay “Mevlevîlikte Matbah Terbiyesi”, Tasavvuf Kitabı (haz. Cemil Çiftçi), Kitabevi yayını, istanbul, 2003.

Hasibe Mazıoğlu, “Ahmet Remzi Akyürek”, DİA., II, İstanbul, 1989.

Hasibe Mazıoğlu, Ahmet Remzi Akyürek ve Şiirleri. Ankara, 1987.

Haşim Karpuz, “Mevlânâ Külliyesi*, DİA.. XXIX. Ankara, 2004.

Hüseyin Vassâf, Sefîne-i Evliya. Kitabevi, istanbul, 2006.

Ihtifalci Mehmet Ziya, Yenİkap>t Mevlevîhânesi, Ataç yay. İstanbul, 2005

İskender Pala, “Kırk”, DİA. XXV, Ankara, 2002.

M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur1 an Dili, İstanbul, 1982.

M. Zeki Pakalın, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü M.E.B. yay. istanbul, 1993.

Mehmet Demirci, Gönül Dünyamızı Aydınlatanlar. Mavi Yayıncılık, istanbul, 2005.

Mehmet Demirci, Sorularla Tasavvuf ve Tartkatler, Damla Yayınevi, istanbul, 2004.

Michaela Mihriban Ozelsel, Halvette 40 Gün, Kaknüs Yayınları, istanbul, 2002

Muhsin Kalkışım, Şeyh Galib Divânı. Ankara 1994.

Mustafa Uzun, “Türk Tasavvuf Edebiyatında Bir Dua ve Niyaz Tarzı: Gülbank”, Tasavvuf Kitabı içinde, Kitabevi, istanbul, 2003.

Münire Erdem-Yasemin Akmen, Eğitim Psikolojisi. Ankara, 1998.

Necmüddin Kübra, “Usulü Aşere”, (Tasavvufi Hayat İçinde), haz. Mustafa Kara, Dergâh Yayınları, İstanbul, 1980.

Nihad Sami Banarlı, Resimli Türk Edebiyatı Tarihi. M.E.B. Yayınları, istanbul, 1971.

Reşat Öngören “Mevlevîyye, DİA.. XXIX, Ankara, 2004. Selçuk Eraydm, “Çile” DİA., İstanbul, 1993.

Sezai Küçük, “Mevlevîlerde Manevî Eğitim”, Keşkül Dergisi, sayı, 5, istanbul, 2005

Süleyman Uludağ, ‘Halvet’*’, DİA., XV, İstanbul, 1997.

Süleyman Uludağ-Selçuk Eraydın/Erbaîn’, DİA., XI, İstanbul, 1995.

Tahir Olgun, Çilehane Mektupları,  hazırlayanlar: Cemal Kurnaz-Gülgün Erişen. Akçağ yayınları, Ankara, 1995.

Yılmaz Oztuna, Büyük Türk Musikisi Ansiklopedisi, Ankara, 1990.

Zülfikar Güngör, “Tahiru’l-Mevlevî”,  (Sahabeden Günümüze Allah Dostları, c. X İçinde), İstanbul, 1996.

Mevlevi Cilesi