AHMED AVNİ KONUK Ve MESNEVÎ-İ ŞERİF ŞERHİ

A+
A-

AŞKIN SULTANLARI SON DÖNEM İSTANBUL MEVLEVÎLERİ ULUSAL SEMPOZYUMU
14-15 Mayıs 2010 / İSTANBUL

AHMED AVNİ KONUK Ve MESNEVÎ-İ ŞERİF ŞERHİ

Doç.Dr. Safi ARPAGUŞ

(Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi)

Büyük medeniyetlerin büyük eserleri, bu eserlerin büyük müellifleri, bu müelliflerin büyük mektepleri ve bu mekteplerin büyük gelenekleri vardır. Mesnevî kültürüyle yoğrulmuş bir Osmanlı medeniyeti ve bu medeniyetin ilim ve irfan geleneği olan Mevlevîliğin mektepleri olan Mevlevîhâneler ve Dârü’l-Mesnevîlerde hayat bulmuş irfan ve kemâl ehli büyük mutasavvıflar bu medeniyetin temel taşlarıdır. Mesnevî şârihleri, Mevlevî şâirleri, âyin-i şerif bestekârları, mutfağında hamlıklardan kurtularak kemâle ermiş, pişkin insanların “can” olduğu ve “ruh” bulduğu bu medeniyetin temeli varlığın kaynağına “muhabbet”i koyan “sevgi medeniyeti”dir.

Bu medeniyetin inkıraz dönemi denilebilecek bir döneminde oldukça güç şartlarda yetiştirdiği kâmil insanlardan birisi olan Ahmed Avni Konuk (1868/1938) ve onun mütekâmil eseri Mesnevî-i Şerif Şerhi tebliğimizin konusunu teşkîl etmektedir. Bu tebliğ son yüzyılın büyük mutasavvıf, mütefekkir, münevver, şârih, şâir ve bestekârı Ahmed Avni Konuk ve onun vefatından tam yetmiş yıl sonra yeniden hayat bulan kıymetli eserini ana hatlarıyla tanıtmayı hedeflemektedir.

I. AHMED AVNİ KONUK’UN HAYATI

A. Doğumu, Ailesi ve Tahsili

Ahmed Avni Konuk 1285/1868’de İstanbul’da doğmuştur. Babası balmumu tüccarlarından Kadı Alizâde İbrahim Efendinin oğlu Musa Kazım Bey’dir. Annesi ise Buhara’lı Hafız Mustafa Efendi’nin kızı Fatma Zehra Hanımdır. Ahmed Avni Konuk’un çekik gözleri ve çıkık elmacık kemiklerinden annesinden aldığı Özbek kanının fizîkî yapısında etkin olduğu görülmektedir.[1]

İbtidâî mektebini bitirdikten sonra Galata Rüşdiyesi’ne girer. Bu sırada takrîben on yaşlarında iken önce babasını, sonra da annesini kaybeder. Bu acı kayıplar üzerine rüşdiyeye devamı mümkün olmaz. Bunun üzerine Rüşdiye’nin dördüncü sınıfında iken 1884 senesinde on altı yaşında iken Dârüşşafaka’nın üçüncü sınıfına imtihanla geçer. Ahmed Avni Konuk 1890 yılında yirmi iki yaşında iken Dârüşşafaka’dan mezun olur. 1891 tarihinde düzenlenmiş olan Darüşşafaka diploması okuldan dokuzunculuk derecesiyle mezun olduğunu göstermektedir. Ahmed Avni Konuk musikide üstadı olan Zekâi Dede ile de burada tanışacaktır. Darüşşafaka’dan mezuniyeti akabinde “cami dersleri”ne devam ederek icâzet alır ve aynı zamanda hıfzını ikmâl eder. 1890 yılında daha okulu bitirmeden Galata İttihad Postanesi posta memurluğuna Sultan Abdülhamid’in irâdesiyle dört yüz kuruş maaşla tayin olur. Bu sıralarda Mekteb-i Hukūk-ı Şâhâne’ye girer.

Osman Ergin Maarif Tarihi’nde bu okulun öğrenci kabulünde aradığı, -hâiz olduğu bu vasıflarıyla Ahmed Avni Konuk’u daha iyi tanımamızı sağlayacak- kabul şartlarını; “Osmanlı dilinde okumaya ehil olmak, gramer, söz dizimi, mantık, coğrafya ve hesap bilgilerine sahip olmak, genel ve Osmanlı Tarihini iyi bilmek” [2]şeklinde dile getirir.

Ahmed Avni Konuk Mekteb-i Hukūk-ı Şâhâne’den 1898’de otuz yaşında iken birincilikle mezun olur. Osman Ergin aynı okulun en başarılı iki grup öğrenciden oluştuğunu belirtir ki bu iki zümrenin ilki mahkemelerde yıllarca çalışmış tecrübeli ve yaşlı hâkimlerdir. İkinci grup ise Ahmed Avni Konuk’un de içinde bulunduğu oldukça iyi lise tahsili görmüş, Doğu ve Batı dillerini öğrenmiş az sayıdaki öğrencilerdir. Bu okulun hocaları arasında Cevdet Paşa, Recâizade Ekrem ve Muallim Naci gibi dönemin önde gelen simaları vardır. [3]

Ahmed Avni Konuk PTT teşkilatında 1890 da 22 yaşında başladığı bu görevi 1933 yılına 65 yaşına kadar sürdürür ve birçok önemli projelerde muvaffak olur. Toplam memuriyeti 43 senedir. Cumhuriyet sonrası başkent değişince PTT Genel Müdürlüğü de Ankara’ya naklolunur. Ancak Ahmed Avni Konuk’un Ankara’ya gelmeyeceği ve görevi bırakabileceği ihtimaline binâen kendisine bağlı olarak çalışan Hukuk İşlerine bakan Müdür yardımcılığının da İstanbul’da Avni Beyin hayatı süresince kalmasına rıza gösterilmiştir.

B. Ahmed Avni Konuk’un Yakın Çevresi

Bir bakıma arkadaş ve dostları olarak da nitelendirmek mümkün olan bu şahıslardan başlıcaları şunlardır:

Musikîde üstadı Zekâi dede’nin oğlu Zekâizâde Ahmed Irsoy en yakın arkaşı ve hocazâdesidir. Yenikapı Mevlevîhanesi şeyhi Abdülbaki Dede’nin müridi ve bu mevlevîhanenin neyzenbaşısı Rauf Yektâ Bey özellikle mûsikî konusunda Konuk’un feyz aldığı ve paylaşımları olduğu yakın dostlarındandır.  Mesnevîhan Es’ad Dede’nin müridlerinden olması hasebiyle ihvânı olan Hüseyin Vassaf’da onun yakın çevresinden sayılır. Yine Es’ad Dede’nin müridlerinden kendisi gibi şârih-i Mesnevî olan Tahirü’l-Mevlevî de Ahmed Avni Konuk’un kendi ayarında şâir ve şârih dost ve arkadaşlarındandır. Yahya Efendi Dergahı son şeyhi Abdülhay Efendi, Ord. Prof. Mehmed Emin Kalmuk, İbrahim Vâsıf Öğmegül, Mehmed Şücâeddin Onuk, Mehmed Ceylan Bey gibi dönemin ilim ve irfan ehli kimseleri de Avni Konuk’un yakın çevresini oluşturmaktadır.

C. Ahmed Avni Konuk’un Talebeleri

Ahmed Avni Konuk’tan feyiz alan hemen bütün talebeleri kendi dönemlerinde alanlarında temâyüz etmiş önemli kimselerdir. Mevlevî muhitlerde tanınan ve bu kültürün taşıyıcıları olma özelliği gösteren bu talebelerinden bazılarını; Hacı Emin (Yazıcı) Dede, Neyzen Halil Can, Hafız Kemal Batanay, Dr. Cemil Özbal, Sadeddin Heper ve Dr. Emin Kılıç Kale olarak saymak mümkündür.

D. Ahmed Avni Konuk’un Evliliği

Ahmed Avni Konuk ömrünün büyük bir bölümünü hatta tamamını mücerred olarak yaşamıştır. Ömrünün son demlerinde Emine Hâdiye hanımla evlendiği bilinmektedir.[4] 1938 tarihli bir evrakta “müteehhil” yani evli olduğu yine aynı yıla ait Mal Müdürlüğüne ait bir diğer evrakta da Emine Hadiye Hanım’a dul maaşı bağlandığını Savaş Barkçin de ifade etmektedir.[5] Ancak burada farklı bir rivayetin de zikredildiğini görüyoruz ki o da Ahmed Avni Konuk’un kendi kollarında vefat ettiğini söyleyen Emin Kılıçkale’nin Avni Bey’in hiç evlenmediği yönündeki naklidir.

Bu husustaki bilgiler maalesef vuzûha kavuşmuş gözükmüyor. Şavaş Barkçin eserinde Konuk’un yakınlarından bazı kimselerle yaptığı mülâkâtlarda Emine Hâdiye hanım’ın Ahmed Avni Konuk’un teyzesinin kızı olduğu, gençliğinde Ahmed Avni bey’in bu hanıma âşık olduğu ve farklı bir evlilikten sonra eşinin vefatından sonra Ahmed Avni beyle evlendiği gibi farklı bilgilere ulaşmaktadır.[6] Ancak bu bilgilerin doğruluğu konusunda tam bir kanaatin oluşması pek mümkün gözükmüyor. Zannımızca bu evlilik âhir ömründe yakın ilişkiler içinde olduğu bir âileden olan ve belki de akrabalık bağları bulunan bir hanımla nikâhlanarak yaşlılık günlerinde bir hayat arkadaşı ve meşakkatli hayatında daha uygun çalışma ortamı bulmak için kendisine yardımcı olacak bir can yoldaşına ihtiyaç hissetmesinden olmalıdır.

E. Ahmed Avni Konuk’un Mevlevîliği ve Tasavvufî Anlayışı

Cami derslerini müteakiben Mevlevî tarîkatine intisâp eden Ahmed Avni Konuk, mürşidi Mesnevîhan Es’ad Dede’den (ö. 1329/1911) Mesnevî derslerine devam eder ve icâzet alarak mesnevîhan olur. Farsça’yı da yine aynı kimseden öğrenir. Es’ad Dede’nin Çayırlı Medresesindeki derslerine 1890-1911 yılları arasında tam 21 yıl devam etmiştir. Bu derslerde Es’ad Dede’nin Ahmed Avni Konuk ve diğer talebelerine okuttuğu eserlerden bazıları şunlardır:

“Mesnevî, Fusûsu’l-Hikem, Hâfız Dîvânı, Gülistan, Bostan, Pend-i Attar, Kaside-i Sülûkiyye-i Hâkânî, Rubâiyyât, Sipehsâlâr, Gülşen-i Râz, Kasîde-i Tâiyye”[7]

Başka bir rivayet ise Es’ad Dede’ye 1904’te intisab ettiği ve 7 yıl müridliği bulunduğu ifade edilmektedir. Ahmed Avni Konuk Es’âd Dede’ye intisâbını ve bu esnada geçirmiş olduğu tereddüd ve nefisle mücâdelesini Es’âdnâme’de şöyle dile getirmektedir:

“Yevm-i mev’ûd’da telâkki-i zikr içün medrese dönüşü hücre-i şeriflerine giderken nefsimde (…) istinkâf hissi husûle geldi. Nefsim bana diyordu ki: “Sen şimdi hür ve âzâde bir halde yaşamaktasın. Bir mürşide intisâb bendeliktir. Esâreti hürriyete tercih kâr-ı akıl değildir. Gitme vazgeç!”[8]

Ahmed Avni Konuk içinden geçen bu duygularını anlattığında şeyhi Es’âd Dede’nin ona yaklaşımı da bir mürşid-i kâmil edâsıyla şu şekilde olur:

“Sen de nefsine muhalefetle geldiğine iyi ettin. Nefs dâima hakîkatten rûgerdândır. O bu âlemdedir. İster ki, bu âlemin ezvâk u telezzüzâtıyla meşgul olsun. Fakat insanda ruh da vardır. Ruh insanı bazen kendi âlemine cezb eder. Onun içindir ki, insanda bazen ibâdât ve tâat dâiyesi zuhûr eder. Ve nefis kendi âlemine cezb eylediği vakit de meyl-i hevâ ve meâsî peydâ olur.”[9]

Ahmed Avni Konuk’un mürşidi olmasa da Fatih türbedârı Ahmed Amiş Efendi’nin sohbetlerinde de bulunmuşluğu vardır. Arapça, Farsça ve Fransızca bilmektedir. Memuriyet hayatı Posta teşkilatında başlamış ve bitmiştir. Memur olarak girdiği bu kurumda Posta Umum Müdür Muavinliği ve Hukuk Müşâvirliği vazifelerinde bulunup, 1933 yılı Mayıs ayında emekliye ayrılmıştır. Bundan sonra ömrünün kalan beş yılının büyük bir kısmını Mesnevî-i Şerif Şerhi’ni yazmakla geçirecektir.

Mesnevî Şerif Şerhi’nin tamamlanmasından sonra, şerhin ilk defterine bazı ilâveler yaparak gözden geçirirken 14 Mart 1938’de rahatsızlanmış, 19 Mart 1938’de vefat etmiştir. Kabri İstanbul, Merkez Efendi kabristanındadır. Halil Can, Galata Mevlevîhanesinin tamiri ve Ahmed Avni Konuk’un Mesnevî-i Şerif Şerhi’nin tab’ı ile kabrinin Hz. Şârih Ankaravî’nin türbesine nakli hususunda dönemin Milli Eğitim Bakanı Tevfik İleri nezdinde girişimlerde bulunulduğunu not etmektedir. [10]

F. Ahmed Avni Konuk’un Şiiri ve Şâirliği

Ma’lûm olduğu üzere tasavvufî anlayışta ma’nâ dilinin önemli bir aktarım şekli de şiirdir. Mutasavvıfların hemen birçoğunun “nutk-i şerif” denilen hikmetli ifadeleri beyitlerle ifade ettikleri bilinmektedir. Hattâ denilebilir ki Osmanlı şiirinde divan sahibi büyük şâirlerin pek çoğu bu tasavvufî neş’enin ocaklarında yetişmiş önemli şâirler olarak temâyüz etmektedirler. Ahmed Avni Konuk’da gerek mûsikî ve gerekse şiir ile önemli katkılar vererek ilgilenmiştir. Sadeddin Nuzhet Ergün onun ‘sanat endişesinden uzak bazı şiirleri olduğu’ndan bahsetmekte[11] ve Türk Şâirleri’nde Konuk’un bazı güftelerine de yer vermektedir. Konuk âyinleri dışında hemen bütün bestelerinin güftelerini de kendisi kaleme almıştır. Özellikle Kâr-ı Nâtık güftesi ve Tevfik Fikret’in Tarih-i Kadîm Zeyline Reddiye’si Konuk’un bu konudaki kâbiliyetini göstermektedir. Onun Mesnevî-i Şerif Şerhi ve Fusûsu’l-Hikem Şerhi gibi eserlerinde bazı şiirleri yine manzum olarak tercüme ettiği görülmektedir.

Fîhi Mâ Fîh Tercümesi’nin girişine kaydettiği münâcâtından alınan şu satırlar onun şiirine misal olarak verilebilir:

“Yâ Râb, nigâh-ı lütfun içindir bu meşgale,

Zulmetde reh-nümâ bize ancak bu meş’ale

Her zerre tâziyâne-i hubbünle sa’y ider

Hubb-i zuhûr-i Zât ile koptu bu velvele.

Sâcid nikâb-ı vechine zilletle put-perest

Mü’min visâl-i rü’yetine çekti besmele…” [12]

Fahrettin Irâkî’nin Lemeât’ına yaptığı tercümesinin sonuna koyduğu “Ben” şiiri ise hakîkaten temsil ettiği ma’nâ iklimini ve şiirdeki kudretini ortaya koymada Ahmed Avni Konuk’u ele veren satırlardır:

“Benliğim rûy-i latîfinde siyah bir bendir

Rûy-i dilberdeki ben mâye-i dilberdendir.

Rûh-i sâfî-i latîfe diyecek yok ammâ

Onun üstünde siyah ben de kemâl-i tendir.

Perde-i nokta-i rûyun o siyeh bendir ben

Öyle bir perde ki ondan da cemâl rûşendir.

Ben benim o rûh-i mutlakta göründüm muzlim

Rûy-i sâfındaki ben ben der ise hep sendir.

Avniyâ perdedir endâm-ı ma’ânîye kelâm

Sem’-i keç-fehme bu söz nağme-i ten nen nendir.”[13]

Ahmed Avni Konuk’un Hz. Peygamber (s.a.v.)’i tavsîf ettiği güzel bir Na’t-ı Şerifî Fusûsu’l-Hikem Şerhi’nde Lût Fassı’nı şerh ettiği satırlar arasındadır.

“Ey sûret-i Hak kemâl-i mutlak

Sen Nûr-i vücûdsun muhakkak

Olsaydın eğer âlemde pinhân

Zulmette kalırdı hayyiz imkân

Zâhirde eğerçi sen beşersin

Bâtında fakat neler nelersin

Cisminde okundu sırr-ı furkân

Rûhunda sezildi remz-i Kur’ân

Cisminle Kureyşî ve Arabsın

Rûhunla cihâniyâna rabsın

Efkâr seni anlamakta a’cez

Ezvâk-ı şeh-i dilenci bilmez.

Ancak seni sen bilirsin ey şâh

Mümkün mü o câha olmak âgâh

Menşûr-i kemâlidir müebbed

Sâllû sallû alâ Muhammed.”[14]

Mehmed Akif Ersoy ile Tevfik Fikret arasında cereyan eden manzum münâzarada Âkif’in tarafını tutan Ahmed Avni Konuk uzun şiirinde Tevfik Fikret’in sorularına gâyet açık cevaplar verir ve sonra da mânidâr sualler ile onu sıkıştırır. Biz burada o uzun manzûmeyi kaynaklarına bırakarak Konuk’un Mesnevî kaynaklı hitam mısralarıyla yetinelim:

“Bir tefekkürden ibâret insan

Mütebâkîsi anın et ile kan

Fikr ü temyîzi olunca fâsid

Olur insanlığı artık kâsid!” [15]

G. Ahmed Avni Konuk ve Mûsikî Yönü

Her Mevlevî gibi, Ahmed Avni Konuk’un da musikî ile yakın ilişki içerisinde olduğu görülmektedir. Zekâî Dede’den musikî meşk ettiği, Darüşşafaka’da altı yıl kadar da kendisinin talebesi olduğu, nota bilmemesine rağmen, iyi bir hânende ve bestekâr olduğu bilinmektedir.

Neyzen Hacı Emin Dede Ahmed Avni Konuk için talebelerine “Itrî’yi zaman idi” demektedir. Musikî’de üstadları;

Zekâî Dede, Kirâmî Efendi, Hüseyin Fahreddin Dede ve Yenikapı Mevlevihanesi Şeyhi Mehmed Celâleddin Dede’dir. Nota bilmemesine ve herhangi bir musikî aleti kullanmamasına rağmen yukarıda adı geçen “fem-i muhsin” lerden feyz alıp meşk ettiği için oldukça iyi bir hânende idi. Meşk edip geçtiği eserleri en ince detaylarına kadar hafızasında tuttuğu söylenen Ahmed Avni Konuk 1900 lü yıllardan hemen öncesine rastlayan bir dönemde “Dil-Keşîde” ve “Bend-i Hisar” adlı müekkeb makamları icad etmiştir. Konuk’un mûsikî eserleri kırk parça kadar olup, Dil-keşîde, bûselik aşîran ve rûy-i ırak makamlarındaki üç âyini dışında dînî mûsikî formunda eseri yoktur. “Hânende” isimli kapsamlı bir güfte mecmuası neşretmiştir.

Ahmed Avni Konuk’un daha çok Ekberî ve Mevlevî geleneğinin başlıca eserlerine yapmış olduğu tercüme ve şerh niteliğindeki başlı başına şaheser olarak nitelendirebilecek eserlere imza attığını görmekteyiz. Bunlardan hiç şüphesiz iki şerhi bugüne kadar kaleme alınmış en mütekâmil Mesnevî şerhlerinden biri olan, Mesnevî-i Şerif Şerhi ve Fusûsu’l-Hikem Şerhi’dir.

H. Mütekâmil Bir Şâheser: Mesnevî-i Şerif Şerhi

“Mesnevî Kültürü” kültürümüzün temellerindendir. Eğitim, sanat, dînî ve sosyal hayatımızın hemen her safhasında Mesnevî ve Mevlânâ izlerini bulmak mümkündür. Mevlevîhânelerin güzel sanatlar, eğitim ve kültür merkezi olarak îfâ ettiği görevler, Mesnevî dersleri ve okunan metinlerin şerh edilmesi gelenek olmuş, birçok mesnevîhanlar yetişmiş, şârihler ciltler dolusu eserler kaleme alarak kültür dünyamıza zengin temel kaynaklar kazandırmışlardır. İşte bunlardan biri de Ahmed Avni Konuk’un Mesnevî Şerif Şerhi’dir. Kültür dünyamızca uzun zamandır beklenen bu eser Uzun zamandır yayınlanması konusunda tartışmalar ve beklentiler olan Osmanlı’nın son dönemi ve Cumhuriyetin ilk dönemi müelliflerinden Ahmed Avni Konuk’un Mesnevî-i Şerîf Şerhi nihâyet ikibinli yıllarda yayılandı.

Ahmed Avni Konuk, Mesnevî şerhi’nin mukaddimesinde ifâde ettiği üzere, eserine 1929’da başlamış ve 1937’de tamamlamıştır. Şerhi hazırlarken, Türkçe ve Farsça şerhlerden ve özelliklede dilimizdeki şerhlerin ihmâl ettiği Hint alt kıtasında yaygın olan Mesnevî şerhlerinden de istifâde etmiştir ki bu özelliği ile mevcut şerhlerden farklı bir niteliğe sahiptir.

Ahmed Avni Konuk, şerhinin önsözün de faydalandığı kitaplar arasında Hindistanlı İmdâdullah, Rızavî, ve Abdullah Leknevî şerhlerini kaydetmekte, İmdâdullah şerhinde, Hind şârihlerinden Şeyh Muhammed Afdal, Abdullatif, Abdülfettah, Muhammed Mir, Nûrullah, Muhammed Eyyüb, Aliyyü’l-Kārî, Muhammed Hâşim, Hasan Sâhib, Nizam, Abdülvâhid, Şah Hüseyin Sâhib, Muhammed Şükrullah, Muhammed Naîm ve Kerîmullah’ın adlarının geçtiğini yazmaktadır.”[16] Mürâcaat ettiği lügatleri ise şu şekilde saymaktadır;

Kāmus, Burhân-ı Katı’ın Fârisî aslı ve Hind tab’ı, Müntehebâtü’l-Lügât, Şemsü’l-Lügât, Gıyâsü’l-Lügât, Bahâr-ı Acem, Heft Gülzûm, Çerâğ-ı Hidâyet ve Ahter-i Kebîr” olarak saymaktadır.[17] Hind şerhlerinde gösterilen lügatleri de; “Müeyyidü’l-Fudalâ, Reşîdî, Ferheng-i Cihangîrî, Sirâcü’l-Lügât, Akrabü’l-Mevârid, Sarrâh, Müzîlü’l-Ağlât, Hıyâbân ve Letâif”.[18]

Halil Can Ahmed Avni Konuk’un bu lügatlere sahip oluşunu şeyhi Es’ad Dede’nin sahaflar çarşısında ne kadar lügat varsa elde etmesi yönündeki teşvikine bağlar. Şeyhi onu âdetâ kaynaklarını temin ederek Mesnevî şârihi olmaya hazırlamıştır.[19]

Ahmed Avni Konuk şerhinin kaynaklarını da yine mukaddimede kendisi şu şekilde zikretmektedir.

“Fakîr yukarıda isimlerini gösterdiğim şerhlerden istifâde ettim ve birçok beyitleri de Hz. Pîr’in Fîhi Mâ Fîh’indeki beyânât-ı aliyyeleri şerh ettim. Bunlardan başka, kendi zevkime tebean şürrâh-ı kirâmdan ayrıldığım ebyât-ı şerîfe de çoktur. Husûsiyle VI. cildin sonundaki “Üç Şehzâde ve Üç Tenbel” kıssaları müstakıllen fakîrin mütâlaâtıdır. Şerh ve îzah hususunda muhtelif kitaplara da mürâcaat ettim. Bunların da başlıcaları şunlardır:

Fusûsu’l-Hikem, Fütûhât-ı Mekkiyye, et-Tedbîrâtü’l-İlâhiyye fî Islâhi Memleketi’l-İnsâniyye, Bülgâtü’l-Gavvâs, Cevâhir-i Gaybî, Fîhi Mâ Fîh, Menâkıb-ı Sipehsâlar, Avârifü’l-Meârif, Arâisü’l-Beyân, Tefsîr-i Nahcıvânî,Usûl-i Aşere, Ta’rîfât-ı Seyyid, Istılâhât-ı Sûfiyye-yi Kāşânî, Istılâhât-ı Sûfiyye-yi Nimetullah, Ma’rifet-nâme, Ma’nevî Şerhi, Matlau’l-Ulûm Mecmaü’l-Fünûn, Nefehâtü’l-Üns, Aziz Nesefî Resâili, Reşehât, el-İnsânu’l-Kâmil.”[20]

Diğer birçok şerhin mütekâmil olmamasına rağmen Ahmed Avni Konuk’un Mesnevî’nin tamamını şerh etmesi esere ayrı bir artı değer katmaktadır. Eseri zenginleştiren bir diğer husûsiyet ise müellifin daha önce, Fusûsü’l-Hikem ve Tedbîrât-ı İlâhiyye tercüme ve şerhlerini yapmış olup, konulara ve her iki geleneğin yani Mevlevî ve Ekberî geleneğin ortak diline hâkim olmasıdır.

İ. Mesnevî-i Şerif Şerhi’nin Mâcerâsı

Ahmed Avni Konuk’un harf inkılâbından sonra eski harflerle kaleme aldığı eserin yazımına 1929’da 60 yaşını mütecâviz iken başlamış, vefatından bir yıl önce 1937’de tamamlamıştır. Mesnevî-i Şerîf Şerhi’nin yeni harflerle basılıp basılmaması konusu ilgili mahfillerde zaman zaman tartışılmış, bir kısım görüş sâhipleri (Ahmet Ateş, Abdülbâkî Gölpınarlı, F. Nâfiz Uzluk v.b.) eserin Mevlânâ düşüncesini İbn-i Arabî geleneğine âit kavram ve fikirlerle şerh edildiği, temelde bu iki gelenek arasında mevcut farklılıklardan dolayı ve eserin Mesnevî’nin Konya nüshası olarak bilinen kadim nüsha ile uyumsuzluklar gösterdiği için bunun mümkün olamayacağı fikrinden hareketle basılmaya lâyık olmadığı fikrini ortaya atmışlardır. Abdülbâkî Gölpınarlı bu hususta şöyle demektedir:

“Ahmed Avni Konuk son Mesnevî şârihidir. “Fîhi Mâ Fîh”i de tercüme eden Konuk, diğer şârihlerden daha iyi bir şerh meydâna getirmekle berâber, o da diğer ana kaynakları okumadığından ve bir de bazen Mevlânâ’nın sözlerini, fennî buluşlara tatbîke uğraştığından şerhi ilmî bir mâhiyet arz etmez. Basılmayan ve basılmasına da lüzum olmayan bu şerhin bir nüshası vasiyeti üzerine Konya Müzesi Kütüphânesine gönderilmiştir.”[21]

Diğer bir kısmı ise (Refi Cevad Ulunay, Halil Can, Şefik Can v.b.) eserin değerini müdrik olup, basılmasının gereği üzerinde durmuşlardır. Özellikle Halil Can’ın hemen dostlarına yazdığı her mektupta bu eserin basılması işini sorduğu ve iştiyak içerisinde basılmasını beklediğini göstermektedir.[22] Ahmed Avni Konuk’un Mesnevî-i Şerif Şerhi’nin altmış yıl gibi bir süre basılamamış olması bir anlamda ilk grubun tesirlerinden kaynaklanmıştır.

1955’te dönemin hükümetinin bu eserin tab’ını Diyânet İşleri Riyâsetine havâle ettiğini, Diyânet’in de eserin değerlendirilmesi için kurulan komisyonun başına bir tıp târihi uzmanı olan Prof. Feridun Nafiz Uzluk’u getirdiğini, komisyonun eserin muhtevâsına müdâhele girişimlerinin son anda engellendiğini Refi Cevad Ulunay’ın yazılarından öğreniyoruz. Uzluk’un yukarıda zikredilen menfî görüş sâhipleriyle hem-fikir olması sebebiyle eserin basımına lüzum olmadığı ve lâyık bulunmadığı kararı verilmiştir. Refi Cevad Ulunay bu fikre ve Prof. Uzluk’a sert eleştiriler getirdiği yazısında eserin basılmasının lüzûmunu şöyle ifâde etmektedir:

“Sarı Abdullah Efendi, Abidin Paşa, yalnız I. cildi şerh etmişler, ancak Ankaravî hepsini tamamlayabilmiş. Nahîfî’nin manzum tercümesi vezin ve kâfiye dolayısıyla kelime kelime tercüme değildir. Veled Çelebi’nin tercümesi ise, şive bakımından beni tatmin etmemiştir. Ahmed Avni Konuk’un şerhi bu ihtiyâcı giderecek mükemmel bir eserdi. Onun bir kelimesine dokunmaklığın eserin temelini sarsacağını doktor da (Uzluk) pek âlâ biliyordu.”[23]

Refi Cevat Ulunay’ın Uzluk’a bu sebeplerden dolayı kızgınlığı neticesinde gazete sayfalarından yaptığı “Mevlânâ’yı sevmez ve sevenleri de sevmez” değerlendirmesi Halil Can tarafından maksadını aşan, ağır kaçmış ifadeler olarak nitelendirilmektedir.[24]

İbn-i Arabî- Mevlânâ çizgisinin farklılığına âit fikirlere Ahmed Avni Konuk bir mektubunda büyük sûfîlerin arasında öz ve mânâda birlik-berâberlik olduğunu, eğer bir farklılık var gibi görünüyorsa bu farklılığın sâdece meşreplerdeki farklılıklardan ileri geldiğini, “Bu vahdet-i vücûd bahsinde muhakkīklerin hepsi müttehiddir, aralarında hiçbir ayrılık yoktur. Şu kadar ki garp feylesofları ve ulemâ-i zâhire bunu vücûdîlik (panteizm) zannettikleri için mütâlaalarını ona göre yürütürler ve aldanırlar. Hükemâ-i ilâhiyye ma’rifette böyle müttehid olmakla berâber meşrepte muhteliftirler. Hüdâvendigâr’ımızın meşreb-i âlîleri aşk üzeredir” cümleleri ile îzah etmektedir. Şefik Can da, “bâzılarının birbirlerinden uzak sandıkları Hz. Mevlânâ ile Hz. Muhyiddin birbirlerine çok yakındırlar” demektedir. Prof. Dr. Mustafa Tahralı da esere yapmış olduğu “takdim”de bu husûsa şu şekilde değinmektedir:

“İlâhî hikmet, mârifet ve hakîkatleri ifâde etme ve anlama hususunda da insanların kabiliyet ve akılları birbirinden farklı olduğu için muhtelif kişilerin bu iki büyük velînin sözlerini anlamak ve değerlendirmek hususunda aynı görüşte olmaları beklenemez. Ancak kābiliyet, akıl, zevk ve ilimleri arasında benzerlik ve yakınlık bulunanlar, birbirine benzer, yakın ve hattâ birbirinin aynı görüş ve kanâatı beyan ederler. Onun için herkesin yâni akıl ve idrakleri birbirinden farklı birçok kimsenin, aynı anlayış ve görüşe sâhip olmaları mümkün görünmemektedir. Her görüş sâhibi kendi fikrini ve değerlendirmesini beğenmekte ve diğer görüşün yanlış veya isâbetsiz olduğunu iddia edebilmektedir. Şu halde Mevlânâ’nın Mesnevî ve Dîvân’ında dile getirdiği hakîkatler ile İbn Arabî’nin Fusûsu’l-Hikem, Fütûhât-ı Mekkiyye ve diğer eserlerinde ifâde ettiği hakîkatler arasında benzerlik, yakınlık ve ayniyet görenler olduğu gibi, aksini söyleyenlerde bulunabilir. Geçmişte böyle olduğu gibi günümüzde de bu böyledir. Ahmed Avni Konuk’un neşrettiğimiz tercüme ve şerhlerini okuyanlar, Mesnevî Şerhi’ni okuyunca öz ve mânâ itibariyle birbirine yakın, benzer ve hattâ aynı değerlendirmeleri yapabiliyorlarsa, Ahmed Avni Konuk’un yukarıda naklettiğimiz görüşlerine de katılacaklardır. Aksi halde elbette anlayış ve görüşleri farklı olacaktır.”[25]

Bizce de bu tür tartışmalar yersiz ve gereksizdir. Türk-Tasavvuf geleneğini bilmemekten, Osmanlı ilim ve irfanını tüm renkleriyle kavrayamamaktan ve temellerini sağlıklı değerlendirememekten kaynaklanmaktadır. [26]

Bu tartışmalar bir yana bırakılıp, eserin bu günkü yazıya aktarımı hususuna gelecek olursak, Ahmed Avni Konuk’un bu ölümsüz eserinin günümüz okuyucusunun istifâdesine sunulması şüphesiz ciddî bir boşluğu doldurmuştur. Eserin başlangıcında bir takdim yazılarak eser ve müellif hakkında bilgi verilmiş ve eserin yayınlanmasına ait temel kurallar belirlenmiştir. Eserin sonuna eklenen lügatçe ve indeksler de “Türkçe-Osmanlıca-Farsça” gibi üç dilin alfabesiyle yazılmış olan bu eserin anlaşılmasını ve eserden âzamî istifâdeyi sağlamaktadır. Eserin yazımında dikkat edilen imlâ kuralları kendi içerisinde bütünlük arz etmektedir. Beyitlerin imlâsı, âyetlerin harekeli olarak yazılması, tercüme ve şerh metinlerinin karakter olarak farklılığı gibi okuyucunun işini kolaylaştıracak düzenlemeler de eserden istifâdeyi kolaylaştırmaktadır.

Günümüz okuyucusunun orijinal beyitlere kolay ulaşmasını temin için, Ankaravî Şerhi sistematiğinde yazılmış ve numaralanmış olan Farsça beyitlerin tüm dünyada kabul gören numaralandırma olan Reynold Alleyne Nicholson nüshasındaki numaralarını da her on beyitte beyit numaraları altında köşeli parantez ve daha küçük bir punto ile belirtilmesi eserin yaygın temel nüshalarla mukâyesesini kolaylaştırmaktadır.

Bu kıymetli eserin yayına hazırlanmasında görev alan akademik kadrodan da burada bahsetmek gerekmektedir. M.Ü. İlâhiyat Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Mustafa Tahralı, eserin hazırlayıcılarından ve aynı zamanda yayın koordinatörüdür. Dil ve imlâ bütünlüğünü temin ile tashîh, indeks ve son okumalar M. Tahralı hocamızın dikkatli ve titiz çalışma üslûbu ve emeğinin mahsûlüdür. 1995 yılında vefat eden Dr. Selçuk Eraydın’ın emek, gayret ve eserin bir an önce yayınlanması yolunda duyduğu heyecan ve özlemi burada zikretmek okuyucuların rahmet duâlarına ve hocamızın rûhen huzur duymasına vesîle olacaktır. Yayın kurulu şu isimlerden oluşmaktadır:

Prof. Dr. Mustafa Tahralı, Dr. Selçuk Eraydın (Merhûm, v. 1995), Prof. Dr. Mehmet Demirci, Prof. Dr. Osman Türer, Prof. Dr. Dilâver Gürer, Doç. Dr. Sâfi Arpaguş, Doç. Dr. Necdet Tosun, Dr. Süleyman Gökbulut.

II. AHMED AVNİ KONUK’UN ESERLERİ

Ahmed Avni Konuk’un eserlerini Tercüme ve şerhler, te’lif ettiği eserler, istinsâh ettiği eserler ve mûsikî eserleri olmak üzere dört temel kategoride ele almak mümkündür.

A) TERCÜME ve ŞERHLER

1. Mesnevî-i Şerîf Şerhi[27]

Mevlânâ Celâleddîn Rûmî’nin Mesnevî’sinin tertip olarak İsmail Rusûhî Ankaravî’nin şerhi esas alınarak yapılmış olan şerhidir. Ahmed Avni Konuk, Mesnevî-i Şerif Şerhi’nin mukaddimesinde ifâde ettiği üzere, eserin yazımına 1929’da başlamış, 1937’de tamamlamıştır. Şerhi hazırlarken, Türkçe ve Farsça şerhlerden ve özellikle de dilimizdeki şerhlerin ihmâl ettiği Hint alt kıtasında yaygın olan Mesnevî şerhlerinden de istifâde etmiştir ki eser bu özelliği ile mevcut şerhlerden farklı bir niteliğe sahiptir. Diğer birçok şerhin mütekâmil olmamasına rağmen Ahmed Avni Konuk’un Mesnevî’nin tamamını şerh etmesi esere ayrı bir artı değer katmaktadır. Eseri zenginleştiren bir diğer husûsiyet ise müellifin daha önce, Fusûs ve Tedbîrât tercüme ve şerhlerini yapmış olup, konulara ve her iki geleneğin ortak diline hâkim olmasıdır.

2. Fusûsü’l-Hikem Tercüme ve Şerhi[28]

Ahmed Avni Konuk yirmi sekiz defterden oluşan esere geniş ve kapsamlı bir mukaddime ile başlamıştır. Eserin yazımının 1915’te şerhine başlanan bu eserin yazımının 12-13 yıl kadar sürdüğü ve 1928’de tamamlandığı bilinmektedir. İbn Arabî’nin en fazla şerh edilen eseri olan Fusûsü’l-Hikem’in Mevlânâ Celâleddîn Rûmî’nin Mesnevî’si ve modern ilim ve yaklaşımlar çerçevesinde yapılmış şerhidir. Eser Türk kültür dünyâsına öncelikle Hilmi Ziyâ Ülken’in İslâm Düşüncesi adlı kitabındaki alıntıları ile kısmen girmiştir.[29] (İstanbul 1946, s. 412-429) Eserin yeni harfler ve tamamıyla okuyucuya ulaşması ise Konya Mevlânâ Müzesi nüshası esas alınarak Prof. Dr. Mustafa Tahralı ve Dr. Selçuk Eraydın tarafından eserin ciltlerinin başlarında yayınlanan ve eserin daha kolay anlaşılmasını sağlayacak makaleler, gerekli açıklamalar, lügatçe ve geniş bir indeks ile yayınlanmasıyla olmuştur. 1987 yılında ilk cildin ilk baskısı Dergâh Yayınları tarafından yayınlanan bu çalışmanın diğer baskıları ve tamamı M.Ü. İlahiyat Fakültesi Vakfı yayınları tarafından 1987-1992 yılları arasında yayınlanmıştır.[30]

3. Tedbîrât-ı İlâhiyye Tercüme ve Şerhi[31]

İbn Arabî’nin eserinin tercüme ve şerhi olan eser Prof. Dr. M. Tahralı tarafından açıklamalar, lügatçe ve geniş bir indeks ile yayınlanmıştır.[32]

4. Fîhi Mâ Fîh Tercümesi

Mevlânâ’nın eserinin Farsça aslından yapılan tercüme ve şerhidir. Eser merhum Dr. Selçuk Eraydın tarafından yayınlanmıştır.[33]

5. İnsân-ı Kâmil Tercümesi[34]

Aziz Nesefi’nin İnsân-ı Kâmil adlı eserinin tercümesidir. Eser Sezai Fırat tarafından yayınlanmıştır.[35] Bu çalışma Prof. Dr. Mahmud Erol Kılıç danışmanlığında Azîzüddîn Nesefî’nin Yirmi İki Risâlesi’nin Tercümesi Işığında Tasavvufî Bilgi, (Marmara Üniversitesi 2004.) künyesiyle Yüksek Lisans çalışması olarak hazırlanmış daha sonra da yayınlanmıştır.

6. Menâkıb-ı Sipehsâlar Tercümesi (Menâkıb-ı Hazret-i Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, İstanbul 1311)

Daha çok Risâle-i Sipehsâlar olarak bilinen ve Ahmed Eflâkî’nin Menâkıbü’l-Ârifîn’i ile beraber Mevlevîliğin ilk dönem kaynaklarından kabul edilen Mevlânâ’nın müridlerinden Feridun b. Ahmed Sipehsâlar’a âit menâkıbnâme’nin tercümesidir. Eser 2005 yılında Rumi Yayınları tarafından yayınlanmıştır.

7. Tercüme-i Risâle-i Vahdet-i Vücûd[36]

Hindistanlı büyük âlim ve Mesnevî şârihlerinden İmdâdullah Tehânevî’nin vahdet-i vücûd konularının izah edildiği eserinin tercümesidir.

8. Kitâb-ı Lemeât Tercümesi[37]

Fahreddin Irâki’ye âit eserin tercüme ve kısmen şerhidir. Eserin sonunda Ahmed Avni Konuk’a ait “Ben” adlı bir manzûme vardır.

9. Şerh-i Gazel[38]

Feridüddin Attar’a âit on yedi beyitlik bir gazelin şerhidir. Abdülbâkî Gölpınarlı bu gazelin Attar’ın olmadığını, Mevlânâ’ya âit bir şiir olduğunu iddia etmektedir.[39]

10. Envâru’r-Rahmân’ın Mesnevî Bahsinin Tercümesi

Eserin her hangi bir kaydına rastlanamamıştır. Ancak Sadettin Nüzhet Ergun, Ahmed Avni Konuk’a ait bu isimde bir eseri olduğunu beyan etmektedir.[40]

11. Gülşen-i Raz Tercüme ve Şerhi[41]

Ahmed Avni Konuk, Şebusterî’nin eserinin 157 beyitlik kısmını Lâhicî’nin Mefâtihu’l-İ’câz adlı şerhinden istifâde ile şerh etmeye başlamış ancak bilinmeyen sebeplerle tamamlayamamıştır.

12. Şerhu’r-Risâleti’l-Ahadiyye Tercümesi[42]

İbn Arabî’nin tevhid konularını anlattığı Ahadiyye adlı risâlesine Ahmed b. Süleyman Trablusî tarafından Mir’âtü’l-İrfan ve Lübbüh adıyla yapılan şerhin tercümesidir.

13. Muhâdarâtü’l-Ebrâr’dan bir Vak’anın Tercümesi[43]

İbn Arabi’ye ait üç varaklık küçük bir risâlenin tercümesidir.

14. Beyit Şerhi[44]

İbn Arabi’ye ait Arapça yazılmış bazı beyitlerin şerhi olan, dört varaklık küçük bir risâlenin tercümesidir.

15. Tarih-i Kadîm Zeyline Reddiye[45]

Ahmed Avni Konuk’un Tevfik Fikret’in Mehmet Akif Ersoy’a cevaben yazdığı Tarih-i Kadîm Zeyli’ne son derece edebî ve ilmî muhtevâ bakımından oldukça derin manzum bir reddiyesi vardır. Şiir Ahmet Sevgi tarafından yayınlanmıştır.[46]

B) TELİF ESERLER:

  1. Hanende, (İstanbul 1317):

Türk Mûsikîsinin lâ-dînî eserlerinin toplandığı bu güfte mecmuası, baş tarafında makam ve usûle dâir kısa nazarî bilgiler içermektedir. Doksan beş ayrı makamda iki bin yedi yüz altı (2706) ayrı eserin güftesinin bulunduğu bu hacimli eserin son on sekiz sayfalık bölümünde bestekâr resimleri vardır. Ahmed Avni Konuk’un yirmi sekiz yaşında iken yayınladığı bu mecmua zamanının en mühim matbû güfte mecmuası olmakla beraber kendisinden sonra oluşturulan antolojilere de bir bakıma kaynaklık etme özelliğine sahiptir.

Hanende üzerine Ceyhan ve Beyhan Boz tarafından eser ikiye bölünerek Cahit Atasoy danışmanlığında İ.T.Ü Sosyal Bilimler Enstitüsü’de yapılmış yüksek lisans çalışmaları vardır.

  1. Hz. Meryem ve Hz. Îsâ’ya Dâir Risâle[47]

Îsâ (a.s.)’ın doğumu, ve vefatıyla ilgili ihtilafları ortadan kaldırmak amacına matuf kaleme alınmış olan bu risâle bir mukaddime ve yedi fasıldan ibârettir. Bu risâle ilk olarak esas alınan nüsha belirtilmeksizin sadeleştirilerek Sadık Yivlik tarafından yayınlanmıştır.[48] Daha sonra ise, Mustafa Tahralı-Selçuk Eraydın tarafından hazırlanan Fusûsü’l-Hikem Şerhi’nin III. cildinin sonunda ek olarak yayınlanmıştır.[49] Hz. Meryem’in sûret-i hamli, Hz. İsâ’nin sûret-i vilâdeti, mûcizesi, şeriatı, Hâtem-i Enbiyâyı tebşîri, vefat ve ref’i meselesi ve âhir zamanda nüzûlü başlıklarını içermektedir.

  1. Esrâr-ı Salât

Herhangi bir nüshasına ulaşılamayan bu eser hakkında müellifin Tedbîrât-ı İlâhiyye Tercüme ve Şerhi’nde adını zikrettiği ancak henüz ulaşan ya da elde eden olmadığı ifade edilmektedir. “Zîrâ salât Hak cânibinden rahmet ve melâikeden istiğfar ve mü’minlerden duâdır. Bu babdaki tafsîlât Esrâr-ı Salât hakkındaki risâle-i fakîrde münderic olduğundan bu tafsilâtın burada îrâdı tatvîli mûcib olur.”[50]

  1. Vahdet-i Vücûd ve Vahdet-i Şühûd Münâkaşaları[51]

İmam-ı Rabbânî’nin fikirlerini savunan son dönem Nakşîlerinden Muhammed İhsan Oğuz’un İslâm Tasavvufunda Vahdet-i Vücûd[52] adlı eserinde İbn Arabî’nin Fusûsü’l-Hikem’ine yöneltilen tenkitlerin cevaplandığı eserdir. Ahmed Avni Konuk, M. İhsan Oğuz’un tenkitlerini öncelikle mektuplaşma yoluyla cevaplamış daha sonra da bu konuları bu eserde dile getirmiştir.

  1. İmâm-ı Rabbânî ve Mektûbâtı[53]

İmam-ı Rabbânî’nin Mektûbât’ında İbn Arabî’nin Fütûhât-ı Mekkiye’sine yönelttiği eleştirilere cevaplar verilen bir eserdir. Eser Cemal Bardakçı tarafından Tasavvuf dergisinde neşredilmiştir. (Tasavvuf, I-VII, İstanbul 1948-1949.)

  1. Amerika’da Sorulan On Yedi Suâle Cevap[54]

Rik’a hat ile kaleme alınmış bu Türkçe risâlesi on beş varaktan oluşmaktadır.

  1. Ahmed Amiş Efendi ile Sohbetler[55]

Fatih türbedarı Ahmed Amiş Efendi (ö. 1920)’nin sohbet halkasının müdâvimlerinden olan Ahmed Avni Konuk, bu sohbetlerde tuttuğu notları kaleme almıştır. Hicrî 1337’de rik’a bir hatla kaleme alındığı ifade olunan dokuz yapraklık bu küçük risâlenin A. Gölpınarlı kendisinde olduğunu belirtir.[56] Şavaş Ş. Barkçin bu notları eserinde bir bölüm halinde neşretmiştir.[57]

C) İSTİNSAH ETTİĞİ ESERLER

  1. Ziyâü’l-Kulûb Tercümesi

Ziyâü’l-Kulûb Hindistanlı büyük âlim ve Mesnevî şârihlerinden İmdâdullah Tehânevî’nin Farsça eseridir. Ahmed Avni Konuk hocası Selânikli Mehmed Es’ad Dede’nin tercümesi olan bu eseri istinsah etmiştir. Eser Çiştiyye, Kadiriyye ve Nakşibendiyye’de sülûk ve ehl-i tarîkata göre zikrin keyfiyetinin anlatıldığı dört bölümden oluşmaktadır.[58]

  1. Risâle-i Latîfe fî Kemâlâti’z-zarîfe Mine’l-hükmü’l-aliyye

İbn Arabi’ye ait olan bu Arapça risâle beş yapraktır ve Ahmed Avni Konuk tarafından istinsah edilmiştir. Eser, İstanbul Belediyesi Atatürk Kitaplığı, Osman Ergin Bölümü 1819 numarada kayıtlıdır.

  1. Risâle-i Aşk

Nesefî’ye ait olan bu Farsça risâle dokuz yapraktır ve Ahmed Avni Konuk tarafından istinsah edilmiştir. Eser, İstanbul Belediyesi Atatürk Kitaplığı, Osman Ergin Bölümü 1820 numarada kayıtlıdır.

D) AHMED AVNİ KONUK’UN MUSİKÎ ESERLERİ[59]

1. KÂR-I NÂTIK

119 makamdan oluşan Kâr-ı Nâtık (Fihrist-i Makâmât) kategorisinde yegâne bir eserdir. Büyük bir kabiliyet ve şâirlik isteyen bu muhteşem eserin güftesi de yine Ahmed Avni Bey’e aittir. Eserin Hamparsum notasıyla bugüne ulaşmasında ilk kaynak kişi Neyzen Niyâzi Sayın olarak görülmektedir. Eser 2006 yılında Gönül Paçacı şefliğinde bir ekip tarafından iki saate yakın bir sürede İstanbul’da Cemal Reşit Rey konser salonunda icrâ edilmiştir. Neyzen Hacı Emin Dede bu eser hakkında şöyle demektedir:

“Ahmed Avni Konuk’un san’atkarâne olarak vücûda getirdiği âsâr miyânında evâhir-i ömründe ahlâfa yâdigâr bıraktığı “Kâr-ı Nâtık”ın güfte ile bestesi arasında hâiz olduğu şâyân-ı hayret mutâbakat ve 119 makam ve usûlde gösterdiği bî-nazîr mahâret kendisinin Dede ile hem-âyâr olduğunu gösterir.”[60]

2. MEVLEVÎ ÂYİNLERİ

a. Dil-keşîde: Ahmed Avni Konuk’un kendi tertîb ettiği “Dil-keşîde” makâmında bestelediği bu eser 31 Mart 2008 tarihinde Kültür Bakanlığı İstanbul Tarihî Türk Müziği Topluluğu tarafından icrâ edilmiştir. İstanbul Büyükşehir Belediyesi Ahmed Avni Konuk’un vefâtının 70. Yılı dolayısıyla yapmış olduğu etkinlikler[61] kapsamında aynı topluluğun kaydı ile bu âyini yayınlamıştır.

b. Rûy-i Irak: 1964 yılında Konya’da yapılan Şeb-i Arûs ihtifâlinde bu âyin okunmuş ve UNESCO tarafından kayda alınmış, daha sonra plak hâlinde çoğaltılmıştır.

c. Bûselik Aşîrân: 2008 yılında Timuçin Çevikoğlu tarafından yayınlanmış olan bu âyin ilk defa Galata Mevlevîhânesinde icrâ edilmiştir. Âyinin güftesini Prof. Dr. Adnan Karaismâiloğlu Türkçe’ye çevirmiştir.[62]

3. AHMED AVNİ KONUK’UN BESTELEDİĞİ ESERLER

A. KÂRLARI

1. Hicaz Kâr-ı Şevk-i Hayal: Şevk-i hayâlinden münbasit oldum.”

2. Sûz-i Dîl Kâr: Ahmed Avni Konuk hocası Zekâî Dede’nin vefâtı üzerine yazıp kâr olarak bu eseri Sûz-i Dil makâmında bestelemiştir.

Ey Bülbül-i hoş nevâ hâmûş ol,

V’ey kalb-i hâzîn zehr-nûş ol!

Üstâd-ı hüner Zekâi gitti

Ey bang-ı adem sürûd-gûş ol

Avnî dilî zâre tesliyet yok

Ey eşk-i dü dîde pür hürûş ol!”

3. Şehnâz Kâr-ı Murassâ: Ey dilber-i işve nağme perdâz.

B. TAKIMLARI

1. Dilkeşîde Takım:

a. Zencir Beste: “Cemâl-i dilkeşini âfitâba benzettim.”

b. Lenk Fahte Beste: “Dil zülfüne bend oldu ey gonca-dehânım gel.”

c. Aksak Semâî: “Yine bir âh ederek gülşeni haşâk ettim.”

d. Yürük Semâî: “Âh-ı seherim nâle-i bülbül gibi dil-sûz.”

2. Rahatü’l-Ervah Takım

a. Hezec beste: “Fikrimde hayâlin güzelim şîve-nümâdır.”

b. Darb-ı Türkî beste: “Nûr-i hüsnün sevdiğim her bir hayâle can verir.”

c. Aksak Semâî: “Ey nûr-i dîde nâzını ancak çeken bilir.”

d. Yürük Semâî: “Gül mevsimi geldi diye bülbüllere müjde.”

C. BESTELERİ

a. Acem-aşîrân Berefşân beste: “Ey nihâl-i işve meftûn-i cemâlindir gönül.”

b. Dilkeş-hâverân beste: (Güftesi bilinmiyor.)

c. Arabân Lenk Fahte Nakış birinci beste: “Ey nev-nihâl-i işve aşkınla kârım efgân.”

d. Beyâti-arabân Lenk Fahte Nakış ikinci beste: “Gönülde şevk-i nihânım tenimde cânımsın.”

D. AĞIR SEMÂÎLERİ

a. Kürdîli Hicazkâr ağır semâî: “Aman ey sâki-i gül-çehrer derdim var.”

b. Acem-aşîrân ağır semâî: “Gönül fikr-i visâlinle neş’eden kaldı.”

c. Dilkeş-hâverân sengîn semâî: “Aşkınla gönül bülbül-i şûrîde-ser oldu.”

E. YÜRÜK SEMÂÎLERİ

a. Beyâti-arabân yürük semâî: “Şivekârım gözlerin bûse bedel.”

b. Arabân yürük semâî: “Uşşâka nâzı ol güzelin bir edâsıdır.”

c. Acem-aşîrân yürük semâî: “Ey gonca senin derdin ile âh ederim ben.”

F. ŞARKILARI

1. Beyâti-arabân şarkı: “Nev-bahâr oldu hırâm eyler nihâlân-ı çemen.”

2. Bestenigâr şarkı: “Bakma mahzûnâne rûy-i zerdime.”

3. Bestenigâr şarkı: “Dil meylederek zülf-i perîşânına cânâ.”

4. Muhayyer şarkı: “Dil hânesini yıktı o mestâne nigâhın.”

5. Muhayyer şarkı: “Firkat-i hicrinle sînem dağlarım.”

6. Arabân şarkı: “Elimse sâgâr âh pertev-nisârım.”

7. Arazbâr şarkı: “Senin aşkınla çâk oldum.”

8. Dilkeşîde şarkı: “Sevdiğim lutfunla oldum haste-dîl.”

9. Hüzzâm şarkı: “Neş’e-i zevk-i dilim âh câm-ı ihsânındadır.”

10. Karcığar şarkı: “Ey dilber-i şen sevdim seni ben.”

11. Sipihr şarkı: “Bilmem seni cânâ nesin.”

12. Sûz-i dil şarkı: “Mest-i nâzım serzenişlerdir gamım efzûn eden.”

13. Sûzinâk şarkı: “Gönül Ferhâd gibi efkâra daldı.”

14. Şehnâz-bûselik şarkı: “Ey gül-i nev-restem üzme bendeni.”

15. Şevk-i dil şarkı: “Oldu gönlüm şimdi şem’i hüsnünün pervânesi.”

Sonuç olarak Ahmed Avni Konuk Savaş Şafak Barkçin’in isabetle kitabında ifade ettiği üzere tam bir “görünmeyen umman”dır. Osmanlı’dan Cumhûriyete bir kültür ve medeniyet köprüsü olan Ahmed Avni Konuk’u tanımak ve anlamak isteyenlere hiç şüphesiz tavsiyemiz her biri büyük emeklerle günümüz imlâsına aktarılan kıymetli eserlerini esas almaları olacaktır. İlim, irfan, şiir ve mûsikî ile hemdem olan herkese bu eserler eşsiz birer kaynaktır. Ahmed Avni Konuk’u en güzel anlatan ifadelerden birisi Mesut Cemil’in şu satırlarıdır:

“Rahmetli Ahmed Avni Konuk’da bir an herkese, bir tek kelime bile söylemeden yalnız sâkin bir duruş ve gösterişsiz hâliyle, muhâtabına saygı duygusu aşılayan, ciddî, alçak gönüllü, kafası ve gönlü insanlara sevgi ve yüksek şeylerle dopdolu, medenî bir kişi, gerçek anlamda bir aydındı. İngiliz şâir ve yazar Kipling’in bir mısra’da söylediği gibi –ömrünün değeri ölçülemeyecek kadar çok- her dakikasının altmış saniyesinden bir tanesini bile boşuna geçirmemiş, zamanını doğrunun, iyi ve güzelin buyruğunda kullanmış bir adamdı!”[63]

Rahmete vesîle olsun diye Ahmed Avni Konuk’un Mevlânâ’nın Mesnevî’den I. defterdeki 263-267. beyitlerine yapmış olduğu manzum tercümesiyle kelâma son verelim:

“Bir göründü onlara hep enbiyâ
Sandılar onlar gibidir evliyâ

İşte derler biz beşer onlar beşer
Biz gibi onlar uyur hem içer

Körlüğünden bilmedi onlar bunu
Ortada fark-ı azîm olduğunu

Yer biri ammâ olur buhl ü hased
Diğeri yer de olur nûr-i Ahad

Evliyâyı kendine tutma nazîr
Gerçi bir imlâda vâki’ şîr ü şîr.”[64]


[1] Savaş Ş. Barkçin, Ahmed Avni Konuk Görünmeyen Umman, Klasik, İstanbul 2009, s. 10-13. Şavaş Ş. Barkçin’in Ahmed Avni Konuk biyografisi bu konuda en detaylı çalışmadır. Ahmed Avni Konuk hakkında detaylı bilgi edinmek isteyen herkese tavsiye ederiz.

[2]  Osman Ergin, Türkiye Maârif Târihi, İstanbul 1943, III/916.

[3]  Osman Ergin, age., III/907, 909.

[4] “Aşkın Sultanları Sempozyumu”nda aynı oturumda hocası ve mürşidi Midhat Baharî Beytur’u anlatan Emin Işık hocamız bizlere Ahmed Avni Konuk’un evlendiği Emine Hâdiye hanımın kimliği hakkında Prof.Dr. Ahmet Güner Sayar’dan naklen “Fatih türbedârı Ahmet Amiş efendinin torunu olduğu” bilgisini vermiştir. (S. Arpaguş)

[5] Barkçin, age., s. 19-20.

[6] Barkçin, age., s. 20-21.

[7] Barkçin, age., s. 204.

[8] Barkçin, age., s. 206.

[9] Barkçin, age., s. 206.

[10] Ali Işık, Mevlevî Mektupları, Karaman Belediyesi Kültür Yayınları, Konya 2010, s. s. 67.

[11] Sadeddin Nuzhet Ergün, Türk Mûsikîsi, İstanbul 1942, II/645.

[12]Mevlânâ Celâleddin Rûmî, Fîhi Mâ Fîh, trc. Ahmed Avni Konuk, (haz. Selçuk Eraydın) İstanbul 1994, s. 4.

[13] Barkçin, age., s. 266.

[14] Ahmed Avni Konuk, Fusûsu’l-Hikem Şerhi, (haz. Selçuk Eraydın-Mustafa Tahralı) İstanbul 1990, III/54-55.

[15] Ahmet Sevgi, “Ahmed Avni Konuk’tan Tevfik Fikret’e Cevap” Türk Edebiyatı, sayı: 410- Aralık 2007, s. 49-53.

[16] Ahmed Avni Konuk, “Mukaddime”, Mesnevî-i Şerîf Şerhi I, haz. Dr. Selçuk Eraydın-Prof. Dr. Mustafa Tahralı, İstanbul 2006. s, 41. Ayrıca bkz. Abdülbâkî Gölpınarlı, Mevlânâ’dan Sonra Mevlevîlik, s. 141-142.

[17] Konuk, age., s, 41.

[18] Konuk, age., s, 41.

[19] Barkçin, age., s, 199.

[20] Konuk, age., s, 40.

[21] Abdülbâki Gölpınarlı, Mevlânâ’dan Sonra Mevlevîlik, İstanbul 1953, s. 145.

[22] Ali Işık, Mevlevî Mektupları, s. 55-201.

[23] Mustafa Özcan, Refi Cevad Ulunay’ın Mevlânâ, İhtifaller ve Konya Yazıları, T.C. Konya Valiliği İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü Yay. No:47. Konya 2003, s. 209-210; 142-143.

[24] Ali Işık, Mevlevî Mektupları, s. 81.

[25] Konuk, age., s, 18.

26 Bu tartışmanın farklı boyutları için diğer bir çalışmamıza bkz., Safi Arpaguş,“Tasavvufî Düşünce ve Şerh Geleneğinde Mevlânâ Celâleddin Rûmî-İbn Arabî İlişkisi” Tasavvuf, sayı: 25, s. 211-238.

[27] Ahmed Avni Konuk, Mesnevî-i Şerif Şerhi, Konya Mevlânâ Müzesi Kütüphânesi, no: 4740-4773.

[28] Ahmed Avni Konuk, Fusûsü’l-Hikem Tercüme ve Şerhi, Konya Mevlânâ Müzesi Kütüphânesi, no: 3853-3880; İst. Belediyesi Atatürk Kitaplığı, Osman Ergin, no: 79/1-27.

[29] Hilmi Ziyâ Ülken, İslâm Düşüncesi, İstanbul 1946, s. 412-429.

[30] Ahmed Avni Konuk, Fusûsü’l-Hikem Tercüme ve Şerhi, (haz. Selçuk Eraydın-Mustafa Tahralı) M.Ü. İlahiyat Fakültesi Yakfı Yayınları, İstanbul 1987-1992.

[31] Ahmed Avni Konuk, Tedbîrât-ı İlâhiyye Tercüme ve Şerhi, Konya Mevlânâ Müzesi Kütüphânesi, no: 4522; İst. Belediyesi Atatürk Kitaplığı, Osman Ergin, no: 21.

[32] Ahmed Avni Konuk, Tedbîrât-ı İlâhiyye Tercüme ve Şerhi, (haz. Mustafa Tahralı) İz, İstanbul 1992.

[33] Ahmed Avni Konuk, Fîhi Mâ Fîh Tercümesi, (Haz. Selçuk Eraydın) İz Yayıncılık, İstanbul 1994.

[34] Ahmed Avni Konuk, İnsân-ı Kâmil Tercümesi, Konya Mevlânâ Müzesi Kütüphânesi, no: 4523; İst. Belediyesi Atatürk Kitaplığı, Osman Ergin, no: 80.

[35] Ahmed Avni Konuk, İnsân-ı Kâmil Tercümesi, (Haz. Sezai Fırat) Gelenek Yayınları, İstanbul 2004.

[36] Ahmed Avni Konuk, Tercüme-i Risâle-i Vahdet-i Vücûd, Konya Mevlânâ Müzesi Kütüphânesi, no: 3849; İst. Belediyesi Atatürk Kitaplığı, Osman Ergin, no: 31.

[37] Ahmed Avni Konuk, Kitâb-ı Lemeât Tercümesi, Konya Mevlânâ Müzesi Kütüphânesi, no: 3852; İst. Belediyesi Atatürk Kitaplığı, Osman Ergin, no: 35.

[38] Ahmed Avni Konuk, Şerh-i Gazel, Konya Mevlânâ Müzesi Kütüphânesi, no: 3850.

[39] Abdülbâkî Gölpınarlı, Mevlânâ Müzesi Yazmalar Kataloğu, Ankara 1972, III/149.

[40] Sadettin Nüzhet Ergun, Türk Şâirleri, s, 573.

[41] Ahmed Avni Konuk, Gülşen-i Raz Tercüme ve Şerhi, İst. Belediyesi Atatürk Kitaplığı, Osman Ergin, no: 1810.

[42] Ahmed Avni Konuk, Şerhu’r-Risâleti’l-Ahadiyye Tercümesi, İst. Belediyesi Atatürk Kitaplığı, Osman Ergin, no: 83.

[43] Ahmed Avni Konuk, Muhâdarâtü’l-Ebrâr’dan bir Vak’anın Tercümesi, İst. Belediyesi Atatürk Kitaplığı, Osman Ergin, no: 85/4.

[44] Ahmed Avni Konuk, Beyit Şerhi, İst. Belediyesi Atatürk Kitaplığı, Osman Ergin, no: 1863.

[45] Ahmed Avni Konuk, Târih-i Kadîm Zeyline Reddiye, (İst. Belediyesi Atatürk Kitaplığı, Osman Ergin, no: 1158.

[46] Ahmet Sevgi, “Ahmed Avni Konuk’tan Tevfik Fikret’e Cevap” Türk Edebiyatı, sy: 410-Aralık 2007,  s. 49-53.

[47] Ahmed Avni Konuk, Hz. Meryem ve Hz. Îsâ’ya Dâir Risâle, Konya Mevlânâ Müzesi Kütüphânesi, no: 3851; İst. Belediyesi Atatürk Kitaplığı, Osman Ergin, no: 85/3.

[48] Sadık Yivlik, Risâle-i Meryem, (Hz. Meryem ve Hz. Îsâ’ya dâir Risâle-i Mühimme, (tarih ve basım yeri yok.)

[49] Ahmed Avni Konuk, Fusûsü’l-Hikem Tercüme ve Şerhi III, (haz. Mustafa Tahralı-Selçuk Eraydın) İstanbul 1990, s. 355-382.

[50] Ahmed Avni Konuk, Fusûsü’l-Hikem Tercüme ve Şerhi I, (haz. Mustafa Tahralı-Selçuk Eraydın) İstanbul 1999, s. 25.

[51] Ahmed Avni Konuk, Vahdet-i Vücûd ve Vahdet-i Şühûd Münâkaşaları, İst. Belediyesi Atatürk Kitaplığı, Osman Ergin, no:1813.

[52] Muhammed İhsan Oğuz, İslâm Tasavvufunda Vahdet-i Vücûd, İstanbul 1995.

[53] Ahmed Avni Konuk, İmâm-ı Rabbânî ve Mektûbâtı, İst. Belediyesi Atatürk Kitaplığı, Osman Ergin, no:1812.

[54] Ahmed Avni Konuk, Amerika’da Sorulan On Yedi Suâle Cevap, İst. Belediyesi Atatürk Kitaplığı, Osman Ergin, no: 1649.

[55] Ahmed Avni Konuk, Ahmed Amiş Efendi ile Sohbetler, İst. Belediyesi Atatürk Kitaplığı, Osman Ergin, no:1688.

[56] Abdülbaki Gölpınarlı, Tasavvuftan Dilimize Geçen Deyimler ve Atasözleri, İstanbul 1977, s. 380.

[57] Barkçin,age.,s. 215-224.

[58] Bu eser Prof. Dr. Mustafa Tahralı danışmanlığında Adnan Kaya tarafından yüksek lisans tezi olarak hazırlamıştır. (M. Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü 2003.) Sonra da basılmıştır. İmdâdullah Tehânevî, Kalplerin Işığı, (haz. Adnan Kaya) İnsan: İstanbul 2007.

[59] Ahmed Avni Konuk’un mûsikî ile ilgili eserlerinin listesi Savaş Ş. Barkçin’in adı geçen eserinden alınmıştır. Bkz. Barkçin, age., s. 135-138.

[60] Barkçin,age., s. 159.

[61] İstanbul Büyükşehir Belediyesi Ahmed Avni Konuk’un vefâtının 70. Yılı dolayısıyla Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi’nde Ahmed Avni Konuk’un eserlerini yayına hazırlayan (Prof. Dr. Mustafa Tahralı, Prof. Dr. Mahmud Erol Kılıç, Prof. Dr. Mehmet Demirci, Prof. Dr. Dilâver Gürer ve Doç. Dr. Safi Arpaguş gibi konuyla ilgili çalışmaları olan) akademisyenlerin katılımıyla bir panel düzenlemiştir. Aynı programın bir diğer kolu da aynı günlerde sesli olarak yayınlanan “Dil-keşîde” âyininin 31 Mart 2008 tarihinde Kültür Bakanlığı İstanbul Tarihî Türk Müziği Topluluğu tarafından icrâ edilmesi olmuştur.

[62] Bkz. Barkçin, age,. s. 146-148.

[63] Barkçin, age., s. 23.

[64] Barkçin, age., s. 283.