Ağzına Yılan Kaçan Adam

09.01.2016
395
A+
A-

Ağzına Yılan Kaçan Adam

Akıllı bir zat atla geçerken yolda bir gördü ki

Uyuyan bir adamın ağzına yılan girmekteydi

Süvari hızla o tarafa koştu seğirtti

Yılanı kaçırmaya vakit yetmedi

Süvari akıllı biriydi demiştik hem becerikli

Uyuyan adamı bir kaç darbe vurup kendine getirdi

Adam darbenin acısıyla uyandı uykusundan

Sıçrayıp koştu bir ağacın altına korkusundan

Ağacın altında çürük elmalar vardı dökülmüş yere

Süvari adama dedi ki “durma bu elmaları ye”

Adam durmadan o kadar çok elma yedi ki

Yediği elmalar ağzından geri geldi

Uyurken açık kalan ağzından içeri yılan giren insan az da olsa duyulmuş şeydir. Düşüncesi bile insanı korkudan dehşete düşürecek bir durumdur bu. Yılan insanın yakınından geçse dahi korkutan, soğuk bir hayvandır. Zehri ile ölümcül oluşu bir başka dehşet hâlidir. Bir de insanın ağzından vücudunun içine girmesi! Az da olsa duyulmuştur ama bundan daha çok duyulan şey insanın uykudayken dışarıdan gelecek zararlara açık olmasıdır.

İnsana zarar genellikle dışarıdan gelir. Dışarıdan gelen zararın asıl sebebi insanın tamamen savunmasız durumda oluşuyla ilgilidir. Uykuda insan savunmasızdır. Gerek zihninin gerekse bedeninin savunma sistemi gayrı faal durumdadır. Hikâyedeki adam tam da bu durumdadır. Uyumaktadır. Ağzından içeri bir yılan girmiştir.

Ama onun gören bir atlının duruma müdahale etmesi uyuyan adamın şansıdır. Atlı adam akıllı ve becerikli biridir. Durumu görür görmez hemen müdahale etmeye girişmiştir. Önce adamı uyandırır. Hem uyandırması için ona biraz sert davranması hem de çok hızlı hareket etmesi gerekmektedir.

Durumun nezaketinin gerektirdiği şekilde uyuyan adamı sert darbelerle uyandırır. Adam derin uykusundan korku içinde uyanır karşısında ona vuran atlı ve heybetli bir adam görünce korkusu büyür. Kaçmaya başlar. Atlı adam kovalamakta ve vurmaya devam etmektedir. Bir elma ağacının altına kadar koşar. Ağacın altında ağaçtan düşmüş çürük elmalar vardır. Atlı adam “bu elmaları ye” der. Onu durmadan yemeye zorlar. Elmaları yer, yer, nihayet yiyecek yeri ve takati kalmaz.

Çaresiz yalvarmaya başlar.

Adam acı içinde dertli süvariye dedi ki;

“Ey beyim! Nedir bu sebepsiz cevrin eziyetin”

“Neye kızdın bilmiyorum ama yapma bunu”

“Kanım helal olsun sana, kılıcınla vur boynumu”

“Hangi uğursuz saate denk geldi de karşıma çıktın”

“Ne kadar mutludur gönlü, karşına çıkmayanın”

“Suçum yok, günahım yok, cinayet işlemedim”

“Dinsize bile caiz değildir bana bu eziyetin”

“Konuşurken bile kan geliyor ağzımdan”

“Her işin karşılığını diliyorum Huda’dan”

Atlı adama böyle beddualar etti durdu

O ise ona hem vuruyor hem koşturuyordu

Süvarinin elinde topuz rüzgâr gibi peşindeydi

Yetiştikçe vuruyordu, vurdukça yere sermekteydi

Olan biten o kadar hızlı ve sebepsiz gelişmişti ki uyuyan adam bir türlü ne olup bittiğini anlayamıyordu. Çektiği acıyı adamın kendisine reva gördüğü işkence gibi algıladı. Şikâyete, ağlayıp sızlamaya başladı.

“Neden bunları yapıyorsun bana?” diyordu. “Ne suç işledim?” “Bırak artık beni kendi hâlime. Yapma bana bunu. Öldür daha iyi. Vur kılıcını boynuma, kanım feda olsun sana”

Atlı adamın karşısına çıkışını hayatının uğursuz bir saatine denk gelen felaketi şeklinde değerlendiriyordu. Belki bir taraftan tatlı uykusuna devam etmek, uyku hâline geri dönmek istiyordu.

Çünkü bilmiyordu.

Çünkü bir yılan yuttuğunun farkında değildi. Açık ağzından, kara, zehri kuvvetli bir yılan içine girivermişti. Şu anda içindeydi. Ama o bunun farkında değildi. Atlı adamın kendisinden yapmasını istediği şeyler ona eziyet ona işkence ona eza ve cefa gibi geliyordu.

Ağzından geri gelecek kadar çürük elma yedirmesi, açık alanda kovalaması, yakaladığı yerde vurup tekrar koşmaya zorlamasının ona kötülükten başka ne anlamı olabilirdi ki?

Adamın tok bedeni gevşek uyku sersemi bir de

Halsizdi, ayakları vücudu yara bere içinde

Akşama kadar ağlaya sızlaya söylene koştu

Nihayet safrası kalktı, midesi bulandı ve kustu

İçinde iyi kötü ne varsa dışarı çıktı

O hain yılan da çıkanlar arasındaydı

Adamcağız gördü içinden çıkan yılanı

Nasıl teşekkür edeceğini bilemedi, şaşkındı

Siyah kapkara bir yılandı dehşet verici

Yılanın korkusu unutturdu bütün dertlerini

Nihayet iş olacağına varmıştı. Başına inen topuz, sürekli çürük elma yiyişi, bir o tarafa bir bu tarafa koşuşturması sona ermişti. Adam son raddesine gelip içindekileri dışarı çıkardığında yılanı gördü. İçinden bir yılan çıkmıştı. Öldürücü zehri, kapkara rengi ile büyük ürkütücü, korkutucu bir yılan varmış meğer içimde dedi kendi kendine.

O ana kadar çektiği bütün eza ve eziyeti unuttu. Şimdi durum değişmişti. Ona eza ve eziyet gibi gelen şeyler içinde ne ile yaşadığını görünce önemini kaybetmişti. Hatta daha da fazlası, içinde dolaşıp duran büyük tehlikenin yanında hiç bir şeydi. Belki gerekliydi bu beladan kurtulabilmesi o eziyetleri çekmeliydi.

Yılanın dehşeti gözlerini açmış, ne olup bittiğini bir türlü anlayamayışı bitmişti. Artık her şeyin bilincindeydi.

Dedi “Sen meğer rahmet Cebrailiymişsin”

“Bana Hak’tan gelen velinimetimmişsin”

“Seni gördüğüm an bir kutlu saatte imişim”

“Meğer ben aslında ölüymüşüm sen diriltmişsin”

“Bir anne gibi beni arayıp duruyormuşsun”

“Ben ise eşek gibi senden kaçıyormuşum”

“Eşek ahmaklığından sahibinden kaçar”

“Sahibi şefkatle eşeğin ardınca koşar”

“Korumaktır maksadı oysa sahibin ancak”

“Yoksa kurtlar yırtıcılar görünce parçalayacak”

“Senin yüzünü görmek meğer ne büyük devlet imiş”

“Senin semtinde bulunmak meğer saadet imiş”

“Ey ki bu aziz can yoluna feda etmeye layık sana!”

“Küstahça ve boş sözler söyledim sana”

“Ey Şahlar şahı! Ey Emir! Ey Efendi! Ey büyük olan!”

“Sana söylediğim sözler, cahilliğimden, aptallığımdan”

“Birazcık vakıf olsaydım, bilebilseydim eğer”

“Bu sözlerden bende hiç olamazdı eser”

Hakikate erişen gerçekle yüzleşen herkes gibi öncelikle hissettiği pişmanlık ve utanç oldu. Nasıl bilgisizce kötü sözler söylediği aklına geldikçe utancı büyüyor onu telafi edebilmek için çırpınıyordu. Önce düşman gibi gördüğü, kendine eziyet ve işkence yaptığını düşündüğü atlı adama kendini affettirmek için çırpınıyordu.

Çoğu zaman anlamadığımızı veya yanlış anladığımızı fark ettiğimizde durum böyle olur. Geri dönüşü olmayan hatalarımızdan böyle pişman oluruz. Hiç değilse bir tarafını düzeltme çabası içine gireriz. Yaşanmışı yok edemez, zamanı geri döndüremeyiz. Ama sözle yıktığımızı sözle yeniden yapabiliriz gibimize gelir. Bazen sonuç verir bazen hiç faydası olmaz bu çabanın. Ama asıl önemli olan gerçeği görebilmemizdir.

Gerçeği görebildik mi, ne zaman gördük, ne kadar zarara uğradıktan, kimleri kırdıktan, neleri yıktıktan sonra gerçeğe ulaştık?

Uykumuz dostlarımızı düşman, düşmanlarımızı dost zannedecek kadar koyu bir gaflet perdesinin arkasında mı bırakmıştı bizi? İyilikleri kötülük, bize sağlık ve diriliş verecek şeyleri eza ve eziyet mi saydık?

Hangi tehlikenin ne kadar farkına vardık? Hangi tehlike için ne tedbir aldık?

“Ey iyilik kendinde huy olmuş zat! Keşke seni övseydim”

“İmayla dahi olsa durumunu bana söyleseydin”

“Fakat sen beni susarak dövdün konuşmadın”

“Vurdun da bütün dünyamı başıma yıktın”

“Aklım başımdan gitti, sersemledim”

“Bu arbede yüzünden sarhoş gibiydim”

“Affet beni ey güzel huylu, beni bağışla”

“Sözlerimin farkı yoktu deli saçmasıyla”

“Hepsi bir tarafa” dedi ağzına yılan kaçan adam, “bari şu mübarek insana kendimi affettirsem. Beni bu büyük korkudan, dehşet anından, felaketten kurtarışına duyduğum minneti münasip bir lisanla anlatabilsem.”

Sığınabileceği tek şey bilmemesiydi. “Eğer bilseydim” diye başlarsa cümleye söylediği kötü sözlerin etkisi azalır gibi gelmişti. “Ama sende hiç bir şey söylemeden topuzla vurmaya giriştin, keşke söyleseydin, ben bu kötü sözleri söylemez, bu ayıbı bu kusuru işlemezdim.”

Atlı Bey şöyle cevap verdi o zavallıya

“Söyleseydim öyle düşerdin ki korkuya”

“Korkudan ölürdün yılanı söylese idim”

“Zehir değil korku olurdu ölüm sebebin”

“Evet, öyle bir tehlikeye düşmüştün ki değil kurtulmak, haberin olsa o tehlikenin büyüklüğü seni öldürürdü. Korkudan ölürdün.

Bilmemen senin için daha iyiydi.“

Atlı adam yılanı çıkarmaya uğraşmak yerine bağırıp çağırsa idi durum böyle olmazdı. “Aman kalk, bak ağzından içeriye zehirli tehlikeli bir yılan girmekte” feryadı o zavallıyı helâk edebilirdi. Bazı şeylerin bilgisi, bilgisizlikten daha tehlikelidir. Bu yüzden bazen sükût söylemekten hayırlıdır. İnsan idrakinin kaldıramayacağı gerçekler vardır. Bunlara “sır” tabir edilir. İdrak büyüdükçe “sır” azalır. Bir çocuğa asla anlaması mümkün olmayan bir anlamı anlatmaya çalışmak hem boşa çaba hem çocuğa zarardır. İnsanı sırlara vakıf olabilecek hâle getirmek için uzun zamanlar süren terbiyeden geçirirler. Tasavvufta “seyri sülûk” tabir edilen süreç budur. Bünyeyi kaldırabileceği yüke hazırlamak demektir.

Sonra Atlı adam şöyle devam eder.

Hazreti Peygamber Şöyle buyurdu bil

“İçinizde öyle bir düşman var ki gizlidir”

“Anlatsam o düşmanı cesurlar korkar”

“Akıllı diye bilinenlerin aklı şaşar”

“Gönül defterinden niyaz silinir”

“Namaza oruca güç kalmaz kesilir”

Kedinin eline düşmüş fare gibi çaresiz kalır

Kendini kurdun pençesine düşmüş bir kuzu sanır

Ne tedbir alacak akıl kalır onda ne de güç

Bu düşman hakkında bir söz artık söylenir mi hiç?

Hikâyede anlatılan hadisenin neyi simgelediğini yavaş yavaş anlamaya başlarız bu sözlerden sonra.

“İçinizde öyle bir düşman barındırıyorsunuz ki” denmektedir, “onun korkunçluğu kelimelere sığmaz. O düşmanla mücadele etmenin öyle bilinen yiğitlikle, cesaretle, cengâverlikle alakası yoktur. Öncelikle bilmeniz gereken o düşmanın gücüdür. Tehlikesinin büyüklüğüdür.”

İçinizde taşırsınız. Sizi ele geçirir. Öyle çaresiz kalırsınız ki kurdun eline geçmiş kuzu, kedinin pençesine düşmüş fareye döner hâliniz. Bu düşmanın büyüklüğünü anlatmak yerine ondan nasıl kurtulacağınızı öğretmektedir öncelik.

Konuşmak, bağırıp çağırmak yerine işe koyulmak lazımdır.

İşte suskunluğun sebebi budur.

O düşmandan seni kurtaracak güçte, maharette, akılda olan üstün insanlar bu yüzden boş sözlerle vakit geçirmez. Hemen kendilerindeki mevcut üstün özelliklerle işe koyulurlar.

Ebu Bekir Rebabî gibi sessizim ve susmuşum ben

Davut gibi demiri elimle yumuşatırım işte bu yüzden

Böylece imkânsız gibi gelen şeyleri mümkün kılarım

Kanatsız kuşlara uçacakları kanat takarım

Yüce Allah “Elim onların elinin üstünde” demişti

Elimiz hakikatin olduğu yere kadar erişti

Elimize iktidarın ve kudretin feyzi doldu

Artık yedi kat gökyüzünü dolaşsa çok mu?

Elimizin hüneri gökyüzünde bile ayan oldu

Haydi, “inşakkül-kamer / Mehtap yarıldığında” ayetini oku

Bu el bir misaldir zayıf akıllar anlama yaklaşsın diye

Zayıf bir akla ne fayda olur kudreti şerh etmede?

Uyku bertaraf olduğunda ancak anlayacaksın

“En iyisini Allah bilir” ayetiyle sözü tamamlayacaksın

O üstün insanlar, peygamberler ve Allah’ın veli kulları, mucizeler ve kerametler gösterecek kudrette olanların gücü, âlemlerin Rabbinin onlara verdiği hasletlerdir. Davut’un soğuk demire hamur gibi şekil veren elinin sırrını “Allah’ın eli onların elinin üzerindedir” ayetinden anlayabilirsin. Buradaki mesele “kudret” meselesidir. Kolay anlaşılacak bir mesele olmadığı için “el” tabiri geçmektedir. Zayıf akıllılara faydası olsun diye bu tabir kullanılır. Yoksa bahsi geçen kudret ele muhtaç olmayacak bir kudrettir.

İşte o sonsuz, o aklın ihata etmekte çaresiz kalacağı mutlak kudretten gelen imkânla bazı insanlar o büyük düşmandan kurtulmanın yolunu öğretebilirler. Belki ne yaptıklarını açıklamaz, belki genellikle susar, belki sana eza ve eziyet gibi gelen işleri teklif edebilirler. Ama bilmen gereken şudur:

Bir: onlar mutlak kudretin kendilerine verdiği izin ölçüsünde bizden çok güçlü insanlardır.

İki: dövmeleri, vurmaları, eza ve eziyet gibi gelen tekliflerde bulunmaları içimizdeki yılanı dışarı çıkarmak, onun zararından ve tehlikesinden bizi korumak içindir.

Bilmiş olsaydın eğer içindeki yılanı mümkün olmazdı

Ne çürük elmayı yiyebilirdin ne becerebilirdin kusmayı

Sen haddi aşan küstah sözler söyledikçe

Ben dua ediyordum “Rabbim işim kolaylaştır” diye

Hem sana sebebi söylemeye yoktu iznim

Hem seni terk etmeye yoktu kudretim

Sadece dua ve virdim vardı Taif seferindeki gibi

“Rabbim kavmime hidayet ver, bilmiyorlar ki”

Senin kötü sözlerin ve beddualarının sebebi düştüğün tehlikeden haberinin olmamasından idi. Benim suskunluğum ise içindeki yılanı çıkarabilmek içindi. Senin kötü sözlerine hiç aldırmadım. Her cümlene karşılık “Rabbi yessir / Rabbim işimi kolaylaştır” diye dua ettim. Kötü sözlerine kızıp da seni bırakıp gitmem mümkün değildi. Tehlikenin büyüklüğünü söylemeye ise iznim yoktu.

Hani Hazreti Peygamber (s.a.v.) Taif şehrine gitmişti de oranın ahalisine içlerindeki yılanı anlatmaya çalışmıştı. Onlardan bir ücret istemiyordu. Ellerinden bir şeylerini almaya da çalışmıyordu. Tek yaptığı onları hakikate çağırmaktı. Fakat onlar onu dinlemediler. Bağırıp çağırdılar. Mani olmaya çalıştılar. Taşladılar. Mübarek ayaklarına taşlar isabet etti.. Kanını akıttılar. O ise sadece “Rabbim bunlara hidayet ver, gazap etme, yaptıklarından dolayı cezalandırma, bilmiyorlar, cahilliklerinden, anlamadıklarından, içlerindeki yılana mahkûm olduklarından böyle yapıyorlar” diye dua ediyordu.

Atlı adamın bu açıklaması üzerine;

Secde etti o iç derdinden kurtulan adam

Dedi “Ey ikbalim! Ey halâskarım! Ey Hazinem!”

“Ey aziz insan! Hak versin mükâfatını senin”

“Sana teşekküre gücüm yetmez çaresizim”

“Sana bu şükrün hakkını Allah versin”

“Bende onu söyleyecek ağız yok, dilsizim”

Bil ki böyledir gerçek akıl sahiplerinin düşmanlığı

Zehri bile can için bal gibidir

Bu hikâyede anlatılan uyuyan adam, varlık sahnesinin bu dünya hayatındaki bölümünden geçmekte olan insandır. Bu dünya hayatı birçok hakikatin gizli kaldığı uyku hâlidir. “İnsanlar uykudadır, ölünce uyanırlar” hükmü ölümle geçilen diğer boyutta birçok şeyi hakikatiyle algılayabileceğimizi işaret etmektedir. Uyku hâlinde insan nasıl korumasız ve savunmasız ise nasıl tehlikelerden bihaber ise öyledir. Bu tehlikelerin en büyüğü içinde taşıdığı, büyütüp beslediği, çoğu zaman farkında olmadığı “nefsidir”

İnsanın nefsi adeta içine kaçmış kara, zehirli, korkunç bir yılan gibi tehlikelidir. Tabiatı zehir ve ölüm, kötülük ve ziyandır. Tek başına var olamaz. Var olmak için bir insan bedenini kullanmak zorundadır. İnsanı konakçı gibi kullanır. İnsan bedenine güç ve enerji veren bu azılı düşmanın hayatını devam ettirecek kısmından yararlanmak yerine onun emri altına girerse hayatını harcamış olur. Onun emri altına girmesi çok kolaydır. Çünkü o bedenin haz merkezidir. Her hazzı o üretir, o büyütür, kendi de büyüyen hazdan beslenir. Beslendikçe ihtiyacı artar. Her hazzın insana etkisi nefsin beslenme şeklini açıklar. Bu döngü insanı insan yapan iradesini köreltir. İnsan neden ve niçin sorularını bırakıp nasıl sorusuna yapışır.

Çünkü asıl tehlike onun ne kadar azılı, ne kadar tehlikeli, ne kadar korkunç ve hangi boyutta zarar verebilecek oluşuna dair bilgisizliktir. Düşmanını tanıyamayan, ona karşı bir savunma düzeneği kuramaz, yenilir ve o düşmanın vücut ülkesini işgaline mani olamaz.   İstiklâlini kaybeder, köleleşir.

Atlı süvari, Allah’ın veli kullarından biridir. İrşat eden mürşit, talibin seyri sülûkunu sevk ve idare eden kılavuz, rehberdir. Akıllıdır, hünerlidir, Allah’ın kendisine nasip ettiği gücüyle kudret ve kuvvet sahibidir. Sıradan insanlar gibi değildir. Çok konuşmaz, övgüye de sövgüye de aldırmaz. Kurtarıcıdır. Teferruatla uğraşmaz sadece işini yapar.

Onun teklif ve tavsiye ettiği şeyler çoğu zaman insana eza ve eziyet gibi gelir. Riyazet, aç kalmak, hayatın değer verilen şeylerinden uzaklaşmak, yalnızlık ve suskunluk, gözlerini kendi içine çevirmek, erbain çıkarmak, vird ve zikre devam, hazların hepsini terk gibi her bir insana ve her bir mürşide göre değişen terbiye sistemlerinin asıl amacı insanın içinde konaklayan o azılı düşmanın dizginlerini ele geçirmektir.

İşte diyor ki Hazreti Pir, dostunu ve düşmanını belirlerken bu ölçüyü kullan. Dostun sana iyi davranan, senin duymak istediklerini söyleyen değildir. Dostun seni tehlikelerden koruyan, seni düşmanlarına karşı savunandır.

Akıllı dostun eza ve eziyeti ahmak arkadaşın verdiği keyif ve neşeden daha hayırlıdır.