Abdullah Akın: Ama biz her şeye satih yaklaştığımız gibi bu konuya da öyle yaklaşıyoruz. Konya, sema merasimi, evrensellik, gel ne olursan gel, bir de Şems. Başka da bir şey bilmiyoruz.

09.10.2020
74
A+
A-

İlim artı irfan mükemmel bir medeniyet demektir

Sayı konumuz olan Anadolu İrfanını ve bu irfanın başta gelen mayalarından olan Hazreti Mevlânâ’yı Şiar Dergisi Yayın Koordinatörü Abdullah Akın Bey ile görüştük.

Röportaj: Yavuz Sert

İrfan kavramı ile başlayalım, irfan ne demektir , ilimden farkı nedir ?

– Lügat açısından baktığımız zaman her iki kelimenin kökü olan “aleme” ve “arefe” fiilleri bilmek anlamına geliyor ama nasıl bilmek, nasıl tanımak? Arapça’nın çeşitli nüansları  vardır. İlim daha çok belgelere ve kanıtlara dayalıdır. Arefe ise somut ya da soyut herhangi bir şeyi her ciheti  ile tanımak, vakıf olmak demektir. Mesela Kur’ân-ı Kerim’de ayet ile sabit, Allah Teâla Hz. Adem’e eşyanın  isimlerini talim ettirmiştir, öğretmiştir. Burada alleme fiili kullanılır,  allemel esma… Buna karşılık bir hadis-i kutside ise Allahu Teala’nın zâtı için “Men arefe nefsehu fekad arefe Rabbehu” denmiştir. Burada da arefe bilmek anlamındadır ama derinliğine bilmek kastedilmiştir. Her kim ki kendi nefsini,  özünü, iç soyut dünyasını iyi bilirse Rabbini de o şekilde bilir. İlim ile irfan birbirlerini bütünleyici kavramlardır. Her alimin arif olması gerekmez ama her arif olması gerektiği kadar alimdir.

Kur’ân-ı Kerîm’de ilim ve âlim kelimeler i geçerken irfan ve arif geçmiyor. Aynı şekilde Allah’ın isimler i arasında Âlim var ama Arif yok?

– Cenâb-ı Hakk’ın isimlerini sadece Kur’ân-ı Kerîm’de tâdat edilmiş, oradan ulemanın tespit ettiği isimler olarak biliyoruz. Ancak Cenâb-ı Hakk’ın sadece 99 ismi şerifi yoktur, sonsuz sayıda ismi vardır. Ayrıca isimler ve sıfatlar arasında bağlantılar vardır. Her esma bir sıfatın kelimeye dökülmüş halidir. Onun zatında ilim mutlak olduğu ve her şeyi etraflıca bildiği için derinlemesine ayrı bir bilgi O’nun zatı için nâkıslık olarak ele alınmış olabilir. Allamel esma ayetindeki ilim fiiline baktığımız zaman öğretti anlamındadır. Allamel formunun arif için olanı tariftir yani izah etmektir. Tarif bir noktada kendi idrak etmiş olduğunu bir başkasına kelimelerinin  iktifa ettiği kadar anlatabilmendir. Tarifin üzere karşındaki kişi kendi irfan düzeyini oluşturur. Bu nedenle burada daha çok beşeri bir münasebet vardır. Talim olduğu zaman ben sana bir şeyi birebir anlatır,  öğretirim. Ama tarifte nesnel veri yoktur, sadece tarif vardır.

Anladığım kadarı ile hem Kur’ân’da hem hadisi şeriflerde geçen ilim mutlak ilim olduğu için irfanı da kapsıyor sank i?

– Şöyle bir örnek verelim. Bugünkü eğitim sistemimiz aslında maarif olarak isimlendirilmişti. Maarif de arefe kökünden geliyor. Arefe bir şeyi derinliğine,  her şeyini ihtiva edecek şekilde ve o kişinin  kendi idrak düzeyi ile arif olmasına, tanımasına diyoruz. Daha sonra bunun adına eğitim dendi. Eğitimin kelime anlamı ise eğmek, iğdiş etmek. Bu şu demektir, eğitmek karşındaki nesili kendi istediğin şekilde eğmek bükmek, ona hiç bir yol tanımamaktır. Bu yeni sistem, eğitim ve öğretim kavramlarının bir araya gelmesi ile oluştu. Bugün hala kurul olarak adı var, eskiden ise talim ve terbiye kavramlarından oluşan ve adına maarif dediğimiz bir sistemimiz vardı. Talim ilimden geliyor malumunuz. Terbiye Arapça’da rub fiilinden geliyor, anlamı tohumun şişmesi, yeşermesi ve büyümesi. Mürebbi, rab kelimeleri aynı kökten gelir. Eğitimci istediği şekli ile tohumun cihetine bakmadan ne almak istiyorsa o mahsul için gerekenleri yapar. Terbiyeci ise tohumu ektikten sonra onun hassasına  uygun imkanları yaratır. Sonra o kendi istidatına göre büyür. Eskiden kitaplardan değil hocalardan mezun olunurdu. Şimdi sadece bilgi ve onun aktarımı var.

–  İrfan kavramını böylece netleştirmiş olduk. Peki, Anadolu irfanı nedir, nelerden beslenmiştir ?

– İrfanımızı Anadolu irfanı olarak belirtmemizin nedeni elimizde bu toprakların kalmış olmasıdır. Bizim kültür, irfan ve idrak coğrafyamız siyasi sınırların çizmiş olduğu haritalardan ibaret değildir. Bizim hattımız Buhara’dan Bosna’ya, Bahçesaray’dan Fizan’a kadardır. Doğudan batıya, kuzeyden güneye… Anadolu irfanı diyoruz ama bizim Anadolu’nun üç katı büyüklüğünde irfan coğrafyamız vardı. Kaşgar’dan Kandahar’a kadar, Belh’den Tebriz’e kadar o coğrafya bir “Türkistan” coğrafyasıdır. Biz elimizde son kalan toprak olduğu için “Anadolu İrfanı” diyoruz ama ben buna “Türk İslâm İrfanı” demeyi tercih ediyorum. Galat-ı meşhur lügat-i fasihten evladır. Anadolu İrfanı güzel, hoş, meramını anlatan bir kavram. İrfan neydi tekrar edelim, nesnel olan veya olmayan her şeyi etraflıca, hakkıyla, olması gerektiği şekli ile bilmektir. Örneğin bir binek hayvanının fizik hesapları yaparak ne kadar yük taşıyacağını hesaplamak ilim  işidir, direnç noktaları vardır, hayvanın gücü vardır, buna göre hesaplanır. İrfan ise o hayvana taşıyabileceğinden çok yük yüklememenin tabii insanlık  durumu olduğunu herhangi bir bilgi olmadan idrak edip, sezebilmek ve uygulamaktır. İlim artı irfan mükemmel bir medeniyet demekttir. Kalıcı bir medeniyetin oluşumunda  insan değerini en merkeze koyacak en önemli faktör irfandır. Bir toplumun her türlü değerini tamamı ile en ince noktasına kadar bilmek, buna arif olmaktır. Anadolu irfanını  toplum olarak düşünürsek Türklerin genetik bir komünal, paylaşımcı, koruyup kollayıcı yapısı İslâm’ın ahlaki değerleri ile  bir araya geldikten sonra bahsetmiş olduğumuz bu geniş coğrafyada Türk İslâm medeniyetini, kültürünü ve Türk İslâm irfanını oluşturmuş oldu. Hayatta gördüğümüz bazı örneklerde seçici davranıyoruz ve ona Anadolu irfanı diyoruz. Mesela sosyal deneyler yapılıyor, giysileri yerinde birine yemek ısmarlayan simitçi çocuk için Anadolu irfanı diyoruz. Acaba kaybettiğimiz bir değer olduğu için mi böyle örneklerle açıklıyoruz irfanı. Jung bazı değerlerin genetik aktarıldığını söyler. Bu durum bazı atasözlerine de yansımıştır:  Arap’ın cimrisi, Türk’ün korkağı olmaz gibi. Bizim genetik kültür kodlarımızda bu altyapı var. Biz dünyayı Avrupa merkezli tanıyoruz. Mesela Amerika’nın keşfi diyoruz, Amerika Avrupalılara göre keşfedildi, orada yaşayan yerli halk birileri ile karşılaştı,  onlar da yeni birilerini keşfettiler ama onların zararına oldu. Bu yaklaşımın sonucu olarak bir sınır  çiziliyor, Şark ve Garb diye. Şark ve Garbın kesişme noktası Anadolu’dur. Hala Anadolu Asya’da mı Avrupa’da mı tartışılır.  Şarkta, elbette kanunsuz değil ama, daha çok toplumun otokontrolü yöntemi ile her şeyi kanunlara bırakmadan toplumun kendi etiği ile  bir arada yaşanır. Batı ise yaptırımlarını kanunlar üzerine oturtur. Örneğin bizdeki vakıf sayısı  kadar hiçbir yerde vakıf yoktur. Çünkü Avrupa sosyal devleti kanunlar ile oluşturmaya çalışırken Doğu en küçük çekirdekten başlayacak önce komşusu sonra mahallesi, sonra beldesi, şehri, ülkesi ve coğrafyası ile  halkın üst bir güce ihtiyacı olmadan organize olduğu bir sistem vardır. Kırmızı ışıkta geçilmez, yere çöp atılmaz kuralları için konan ağır yaptırımlarını kaldırın görün bakın Avrupa ne hale gelir. New York’ta birkaç saat elektrik gitse milyonlarca dolarlık talan olur derler, tüm gözlem duracağı için. Batıda devlet tamamen kontrol edici, bizde devlet temel şartları belirledikten sonra alt düzeydeki yaşama sorunları insanların kendi aralarında halletmesini teşvik etmiştir. Bu yüzden din, dil, kavim farklı olmasına rağmen milliyetçilik  akımlarına kadar neredeyse sorunsuz bir şekilde bir arada yaşamışız. Bunu yaşatacak şey de bilgi değildir, irfandır. Köyde okuma yazma bilmeyen bir çiftçinin dahi toplumun kendisine öğrettiği ve kendi içinden gelen hissiyat ve ahlakî değerlerle bu uygulamaya dahil olduğu bir çerçevemiz var. Kısacası garb kanunların,  şark ahlakın coğrafyasıdır. 1925’den sonra çok hızlı bir şekilde asrî ve batılı olalım diyerek tabiri caizse üstümüze olmayacak bir kısmı bol bir kısmı dar gömlekleri giyip arzı endam etmeye çalıştık. Karga, keklik gibi yürüyeceğim derken yürümeyi unuttu misali ne şarklı olabildik ne garplı. Bu yüzden bu tip irfan göstergesi olan, insanların kendi fıtratından gelen iyilik düşünceleri ile  karşılaştığımız zaman Anadolu irfanı diye övünüyoruz. Ama bunun zıttı da oluyor. Özellikle manevi hisleri suistimal  ederek dolandırıcılık yapan birini görünce de nerede bu Anadolu irfanı diyoruz. 99 depremi olduğu zaman yağmacılar, hırsızlar  da vardı ama gördük ki oranları çok azdı yüzde bir diyelim. Ama kalan yüzde 99’umuz bir olduk, yekvücut olduk. Benzer durumu 15 Temmuz’da da gördük, siyasi görüş, ekonomik farklar ortadan kalktı insanlar  bir araya geldi. Bunun altındaki maya da Anadolu irfanıdır.

Tasavvuf yollarının bu mayadaki yerleri nerededir ?

– Türklerin tarihi anlamda müslüman oluşları ile  derviş oluşları çok yakın zamanlardadır. Biz Anadolu’ya kurumsal bir İslâm düşüncesini getirmedik. Bizim taavvuf kültürümüzün temelinde Yesevîlik vardır. Biz İslâm’ı Anadolu’ya Yesevi dervişleri ile kurumsal olarak gelmeden önce getirdik. Henüz daha bireysel olarak Alparslan Malazgirt’e veya ondan önce Pasinler’e, Artukoğulları Mardin’e akın yapmadan önce Yesevi dervişler buralara çoktan gitmişlerdi. Osmanlıya baktığımızda da aynı şeyi görüyoruz. Bir devlet bir yerleşim yerine önce askeri olarak gider, bu askeri sistemi idari bir sisteme dönüştürerek kalıcılığı hedefler. Oraya mülki anlamda yerleşir ve orayı kendi kültür ve yaşam coğrafyası haline getirir. Bu işgal değildir. O coğrafyayı kendi öz toprağından farksız hale getirme meselesidir. İşte Orhan Gazi Rumeli’ye geçmeden çok önce Sarı Saltuk Dobruca’ya kadar gitmişti. Sadece o değil, Fuat Bey kolonizatör derviş diyor bu ismi beğenmiyorum, biz alperen Türk dervişleri diyelim, alperen dervişler henüz orada idari, mülki bir varlık oluşturmak üzere devletin organları gelmeden, sivil toplum kuruluşu olarak oradaydılar, adeta devlet oraya geldiğinde zaten alperen dervişlerin elinde İslâma hazır mayalanmış bir kitle buldu. Trabzon’un Türk toprağı oluşu Kosova’nın Türk toprağı oluşundan yüz elli sene sonradır. Ama bugün Kosova Türk kültür coğrafyası değil gibidir ama Trabzon öyledir. Önemli olan buralarda kalıcılığı yaratacak unsurlardır. Din, insanın olduğu her yerde ahlak ve nasihat çerçevesinde büyümektir. Hz. Peygamber din nasihattir  diyor, din güzel ahlaktır diyor. Birleştirelim,  din güzel ahlakla ilgili nasihat  vermektir. Bunu en güzel suretle yapmak için Yesevi dervişleri, Yesevilikten gelen Bektaşi dervişleri, Vefai dervişleri henüz devletin gelmediği zamanlarda gayrimüslimlerin arasına girip, onlara güzel örnek olup, onların dertlerine derman olup, onların o feodal yapı içerisinde çektiği sıkıntılara  çözüm üretip zaten bu toprakları Türk İslâm medeniyetinin kurulması için hazır  hale getirdiler. Onun için Anadolu’ya ayrı bir şey geldi diye düşünmeyelim. Türklerin Anadolu’ya gelişinde, orduların atlarının önünde dervişlerin ayak izleri vardır. İrfanımızı oluşturan unsurları sac ayağı gibi düşünürsek en önemlilerinden biri de mutlak suretle dergahlardır, zaviyelerdir, tasavvuf ve tekke kültürüdür. Bize ait Türk-İslâm tasavvufudur. Biz Türkler göçebe bir toplumduk. Büyük bir medeniyet kurabilme imkanını ancak İslâmla müşerrref olduktan sonra bulabildik. İlk yapılara baktığınız zaman şunu görürsünüz, cami etrafında mutlaka medrese, tekke ve arasta vardır. Cami ortak noktadır, bu noktanın bir yanında ilim  vardır, bir ucunda tekkeler yani irfan vardır, bir ucunda da olmazsa olmaz medarı maişetin sağlanabileceği arasta çarşı yapıları vardır.

Hz. Mevlânâ’ya geçersek, Hz. Pîr hakkında çok şeyler söylenir, konuşulur ama onu hakkı ile tanıyor muyuz?

– Hz.  Pîr’i çok az tanıyoruz. Çünkü bir bardak kabın içerisinde ummanı tarif etmeye çalışıyoruz. O bir bardak kap bugün Hz. Mevlânâ’ya giydirmeye çalıştığımız evrensellik,  hümanizma, insan hakları gibi beşerin kendi ürettiği değerler. Velilerin öyle bir özelliği vardır, herkes bir ciheti ile  Hz. Mevlânâ’ya yakınlık bulur. Kimine şiiri ile kimine semaı ile  kimine aşkı ile… Ama bu durum, bunları bütün halinde görmemize engel olmamalıdır. Hz. Mevlânâ her şeyin başında bir Veliyullah yani İslâm velisidir. Ne yazık ki Hz. Mevlânâ’yı evrensellik  ve hümanizma kabına sığdırmaya çalışanlar,  Hz. Mevlânâ’nın İslâmî cihetini -ki asıl Mevlâna’yı Mevlânâ yapan budur- görmezden geldiler ve muhayyel bir Mevlânâ portresi çizmeye çalıştılar. Romanlarla, filimlerle, belgesellerle ortaya konmaya çalışılan budur. Gel ne   olursan gel Hz. Pîr’e ait olmasa da ona yakışan bir sözdür. Düşünce olarak bunu der ama “gel, geldiğin gibi kal” demiyor, “dönüş, insan  ol” diyor. İslâm ahlakının  öngördüğü şekilde insân-ı kâmil ol. Hz. insan kavramını bilmeyen Hz. Mevlânâ’yı anlayamaz. Hz. Mevlânâ hakkında bir takım anlatım problemlerimiz var. Örneğin Hz. Şemsle olan ilişkisi. Divân-ı Kebîr’e bakınca bir beşerin aklının  idrak edeceğinin ötesinde ulvî, lâhutî, müthiş bir muhabbet görüyoruz. Ancak şu var ki, Hz. Mevlânâ sanki Şems’ten önce hiç yokmuş da, Şems’in topraktan yoğurup haşa var ettiği bir varlıkmış gibi sunuluyor. Halbuki Şems-i Tebrizî’nin  Konya’ya geldiği tarihte Hz. Pîr 37 yaşında olmasına rağmen bir Kübrevî şeyhi olarak dervişleri var, medresede kürsü sahibi, talebeleri var. İlk şeyhi aynı zamanda hocası ve pederi Sultanu’l Ulema Bahaeddin Veled hazretleri,  daha sonra Kayseri’de medfun Seyyid Burhaneddin Muhakkik Tirmizi hazretleri pederinin halifesi. Her ikisi de mükemmel alim, her ikisi de Kübrevi şeyhi.

Hz. Mevlânâ Şems’ten önce zühd ve takva dönemindeydi Şems’ten sonra aşk dönemine geçti deniyor. Bir defa aşk mayası tohumu olmayan adam, aşkı coşturur mu? Kübreviyyeye mensup olan meşayih, yolun başı Hz. Pîr Necmeddin Kübra dahil, aşktan bihaberler miydi? Hz. Mevlânâ’nın pederi, ilk şeyhi,  ikinci şeyhi aşktan bihaber miydi? Hz. Mevlânâ tüm kabloları, tesisatı döşenmiş, ampulleri hazır, her şeyi hazır bir devre gibiydi, birinin  fişe takması gerekiyordu o Hz. Şems oldu. Hz. Mevlânâ bir yerde şöyle demiştir, eğer pederim Sultan Veled on sene daha muammer olsaydı Şems’e ihtiyaç duymazdım. Hz. Mevlânâ’nın  devasa eserleri vardır. Divân-ı Kebîr başlı başına bir olay, Mesnevîsi bir edebiyat şaheseri.  Ama Hz. Mevlânâ kendini şu beyitler ile tarif ediyor: Men bende-i Kur’ânem eger cân dârem Men hâk-i reh-i Muhammed muhtârem Eger nakl kuned cüz in kes ez güftârem Bizârem ez u vez an suhen bizârem Bu can bu tende oldukça Kur’ân’ın bendesiyim, Muhammed Mustafa’nın yolunun tozuyum. Kim ki benden bundan başkasını naklederse ondan da, o sözlerden de şikayetçiyim. Hz. Mevlânâ’nın kendini böyle tanımladığı yerde biz müslüman veli Hz. Mevlânâ’dan yola çıkamazsak onu anlayamayız. Evet, her insanın  zâhirî ve bâtınî tekamül süreleri olduğu gibi Hz. Mevlânâ’nın da vardı. Ama 1241’de Seyyid Burhaneddin hazretlerinin   alem-i cemale göçmeden bir yıl önce Hz. Mevlânâ’ya irşat ve ilim icazeti ile mücehhez kıldığını düşünürsek, Hz. Şems gelmeden beş sene önce mürşid olarak Konya’da olduğunu görürüz. Orada cilvey-i rabbani olarak Hz. Mevlânâ’nın içinde kaynayan aşk coşkunluğunu dışarıya doğru taşıyacak oluğu açan, o yanmaya hazır kandilin fitilini  yakan Hz. Şems olmuştur. Bir de şuna bakalım, Hz. Şems Konya’ya 1244 sonlarında geldi, 1248’de ise gitti. Arada da gitme gelmeler var. Demek ki yaklaşık dört senelik bir birliktelik var. Hz. Mevlânâ 67 yıl yaşadığına göre coçukluğu çıkartırsak elli senelik bir hayatta dört sene gibi Hz. Şems var, peki kırk beş senede ne var? Hz. Şems’ten sonra Hz. Pîr’in otuz yıl kadar ömrü var. Bu esnada Selahaddin Zerkubi hazretlerini,  Hüsamettin  Çelebi hazretlerini  yerine kaim makam olacak şekilde yetiştiriyor, kitaplar yazıyor, ilmi derslerine devam ediyor. Bunun haricinde o zamana kadar fıtratında olan ama zuhur etmeyen semaı ve sema ile birlikte bütün güzel sanatları  bir araya getirecek bugünkü ayinin temelini atıyor. Hz. Pîr, Şemsle aralarındaki ünsiyetten  kaynaklanan  bir takım hususiyetle   mensup olduğu Kübreviyye yolu üzerine bir takım içtihatlarda bulunup Mevlevilik yolunu piri oluyor. Hz. Mevlânâ’nın sahip olduğu ahlaki, insanı  özellikler sair pîranda yok mu, var. Ama bazıları bir takım özelliklerle teşehhür  ediyorlar. Mesela Hz. Ahmed er Rıfai kerametleri ile, Hz Şah-ı Nakşibend zühd ve takva ile, Hz. Mevlânâ da aşk ve muhabbette biraz daha tebeyyüz etmiş, öne çıkmış bir zat. Bu sebeple aşkın piri demişler ama bunların hiçbiri İslâm çerçevesinin  dışında değildir.

Hz. Pîr deyince akla hep aşk geliyor ama aynı zamanda bir fakih ve geçimini de bu yoldan temin ediyor değil mi?

– Evet hayatının  sonuna kadar geçimini müderrislikle sağlamıştır. Hiçbir zaman ilim yolunu da bırakmamıştır. Hayatını   Hz. Mevlânâ kadar bildiğimiz az zat vardır. Kendisini  gören Feridun Sipehsalar ile başlayıp, oğlunu ve torununu gören Eflakî hazretleri, bizâtihi oğlu Sultan Veled hazretleri Hz. Pîr hakkında bilgileri eserlerinde yazmışlardır. Ama biz her şeye satih yaklaştığımız gibi bu konuya da öyle yaklaşıyoruz. Konya, sema merasimi, evrensellik, gel ne olursan gel, bir de Şems. Başka da bir şey bilmiyoruz.

Hz. Pîr ’in Hz. Şemsle ilişkisinin tasavvuftaki yeri nedir , buna sohbet şeyhliği mi deniyor?

– Bunu Arif Nihat Asya çok güzel söylemiş: “Senden el aldığım gün sana vermiştim izin/Hem müridi hem şeyhi olduk birbirimizin” Burada unutulan  şey şu, sadece Hz. Mevlânâ değişmemiştir, Şemsi Tebrizi de değişmiştir. Biz bunu bizatihi Hz. Şems’in kaleminden çıkan makalatından biliyoruz. Hz. Mevlânâ’daki zahirde görünen değişim sırasında Hz. Şems de değişmiştir. Şemsi Tebrizi bir Kalenderî şeyhidir. Fiili anlamda şeyhlik yapmamıştır. Hz. Şems günlerce yalvarıyor, ya rabbi, beni velilerinden  biri ile karşılaştır diye. Sonra manevi işaret ile Konya’ya geliyor. Sohbet şeyhliği  bu zaten. Ne kadar Hz. Şems Hz. Mevlânânın sohbet şeyhi ise Hz. Mevlânâ da Hz. Şemsin sohbet şeyhidir. İki denge arasında bizim vakıf olamadığımız ancak onların kendi manevi lezzetlerine malik oldukları bir sohbet ve zevk alışverişi  vardır.

Hz. Mevlânâ deyince akla Şems geliyor ama etrafında başka önemli isimler  de var. Mesela Mesnevi’nin  bir ismi Hüsaminame, Hüsamettin Çelebi var, Selahattin Zerkubi var. Bu isimler i de analım.

– Hüsamettin Çelebi Ahi Türkoğlu diye maruftur. Babasının vefatından sonra ahiler kendisine bağlanma arzusundalar ama o çok genç yaşlarda, Şems’in gelişinden bir iki sene evvel Hz  Mevlânâ’ya bağlanmıştır. Kendisine ahi lideri olmasını isteyenlere  de hz Mevlânâ’ya gitmelerini söylemiştir. Hz. Mevlânâ ile çok genç yaşta karşılaşmış, onun elinde yoğrulmuştur. Hüsamettin Çelebi, Hz. Mevlânânın vekilharcıdır. Dergahın bütün geliri gideri onun elinden geçer. Hz. Mevlânâ o kadar itibar etmiştir ona. Hz. Mevlânâ hem ilmi hem edebi eser yazımına bizatihi  Hüsameddin Çelebinin teşviki ile başlamıştır. Hz. Mevlânâ’nın  irşadının umumi hale getirilmesine vesile olan Mesnevii Manevi fitilini  yakan kişi Hüsameddin Çelebi hazretleridir. Hüsameddin Çelebi’nin, Hz. Mevlânâ üzerinde Hz. Şemsten az bir tesiri yokyur. Nasıl ki Hz. Mevlânâ, Divân-ı Kebîr’in ismini o muhabbetle Divan-ı Şemsi Tebrizî koymuştur, Mesnevisine de Hüsaminame ismini vermiştir. Veliyullah  arasında zaten öyle bir şey yoktur ama bu durum gösteriyor ki Hz. Pîr için Hz. Şems ve Hüsameddin Çelebi arasında bir fark yoktur. Selahaddin Zerkubi hazretleri  de var. O da Seyyid Burhaneddin Tirmizi hazretlerinin   dervişlerinden olup yaşça Hz. Pîrden büyük ama ona bağlanmış olan biridir. Hz. Pîr ile Hz. Şemsin sohbet meclisleri onun evinde olmuştur. Konya esnafından bir kuyumcudur. Hz. Şemse göre Hüsameddin Çelebi ve Salehaddin Zerkubinin şöyle bir farkı vardır, Kübrevi usulünden Hz. Mevlânânın içtihatları  ile seyri sülukları Hz. Mevlânâ’dandır. Arapçada bir kaide vardır sohbet eden kişiler karşılıklı olduğu zaman buna musahiplik derler. Karşılıklı sohbet için bir denklik gerekir. Rahmetli Muzaffer Efendim öyle dermiş, akranım kalmadı. Sen şimdi dağda bir çobanla konuşsan iki koyunun çeşidi, üç ağacın türü dersin sohbet biter. Peki onlar neden günlerce her tür sahada sohbet edebiliyorlar, çünkü birbirlerinin denkleri. Hz. Şemse böyle yaklaşmak lazım. Hz. Pîr ile ilgili hem kurgu romanları hem de diğer tür birkaç kitap karıştırdım. Baktığım zaman tüm kitaplar Eflakî Dedenin kitabını kaynak gösteriyorlar , o kitap da S ipehsalar r isalesini kaynak almış. Buna rağman kurgu kitaplara baktığımız zaman faklı kurgular görüyor uz. Özellikle Hz Pîr’i yanlış tanımaya vesile olacak şekilde çok duygusal bir dünya var bazı kitaplarda, bunu nasıl değer lendir ior sunuz? – Romanın bir kapasitesi var, ulaşabileceği insan sayısı fazla değildir. Görsel sanatlarda, sinemalarda bilginin yanlış aktarılması çok daha önemlidir. Edebiyat ve görsel sanatların kendine ait kaideleri vardır, dramatik bir yapı isterler. Bu dramatik yapı için elinizdeki malzeme yeterli olmazsa o gerçek malzemeye bir şeyler katarsınız, dışarıdan karakter eklersiniz  veya gerçek tarihi karakterlere ilave fiiller ve sözler eklersiniz.   Duvara tosladığımız yer burası. Bunu “bizim mahallenin”   hoş görmesini kabul edemiyorum. Örneğin en çok ilgi gören tarihi dizilerden biri Muhteşem Yüzyıl ona birçok eleştiri gelmişti. Şimdi bizim kendi değerlerimizi anlatacağımız yakın zamanda Diriliş Ertuğrul vardı, Kuruluş Osman var, yapımcı ve senaristlerini   kısmen tanıyorum, defaatle de uyardım aslında. Şimdi de Büyük Selçuklu Uyanış geldi, orada da benzer şeyleri yaşıyoruz. Niye tarihi karakterleri olduğundan farklı gösterme yoluna gidiyoruz. Hz. Mevlânâ için de aynı şey geçerli. Elimizde Hz. Mevlânâ portresi ile ilgili çok fazla nakil var. Sahih Ahmed Dedenin Tevarihi’l Mevleviyye var, Mevlevilik tarihi, günü gününe bir çok şeyi aktarır. Ayrıca Sultan Veled’in İbtidanamesi Hz. Şemsle birebir ne konuştuklarını anlatır. Hz. Şems’in makalatı var. Ancak birkaç tane Mevlevilikle ilgili uzman sayılan kişiler var, biri de ne yazık ki Abdülbâki Gökpınarlı, bunların bir takım heyezanlarını gerçek kabul edip kurgularına yerleştiriyorlar. Örneğin bir tane İran filmi var, Kimya diye, henüz gösterime girmedi. Burada muhayyel bir Kimya anlatımı var. Malum Kimya Hz. Mevlânâ’nın üvey kızı. Şemsi Tebrizi ile nikahlanıyor,  kısa süre sonra da rahatsızlanıp   vefat ediyor. Bu arada bir de Hz. Mevlânâ’nın küçük oğlu Alaaddin var. Kaynakların bize tam olarak ne olduğunu aktarmadığı bir gerginlik var Alaaddin ile Hz. Şems arasında. Abdülbâki Bey bunu her ne hikmetse sadece Eflakide geçen, Alaaddin Çelebi’nin bir gün Şems’in hücresinin  önünden geçerken ona “delikanlı bir daha buradan geçme senin bacaklarını kırarım” gibi bir sözüne dayanarak Alaaddin’in Kimya’ya açık olduğunu Şems ile evlenince Şemse diş bilediğini, yine Eflakî’nin uzak anlatımına dayanan bir rivayete göre de birkaç Şems’e düşman kişi ile Şems’i öldürdüğünü aktarıyor. Bu dramatik yapı için bulunmaz bir nimettir.

Mesnevi  şerhi ve mesnevihanlık kültürü ne zaman başlamıştır, H z. Pîrden sonra hemen şerhler yazılmaya başlanmış mı?

– Mesnevihan kelime anlamı ile mesnevi okuyan olsa da onu şerh eden anlamındadır. Mesnevi şerhleri Hz. Pîr’den yaklaşık iki asır sonra başlamıştır. Önce Farsça sonra Türkçe çok sayıda şerh yazılmış. Ancak bunlardan çoğu ya Mesnevî’nin  bir bölümünü veya birinci cildinin şerhidir.

İsmail Hakkı Ankaravi hazretleri ilk defa tüm mesneviyi şerh etmiş, Hz. Şârih lakabını almıştır. Ondan sonra yazılan şerhler arasında tüm Mesnevî’yi Türkçe şerh eden eser sayısı dört veya beştir.

Sizin kendinize yakın gördüğünüz şer h hangisi?

– Ankaravî şerhini  yakın bulurum ama halen Türkçe’ye latin harfleri ile aktarılmadı. Ama benim için hem anlama hem tekâmül açısından herkes Tâhirü’l Mevlevî der ama bana sorarsanız Ahmed Avni Konuk’un tam Mesnevî şerhi en mükemmel şerhlerden biridir. Efradını cami âyârını mani bir şekilde bir şerhtir. Hazret gerçekten büyük adam. Hem Füsusu hem Mesnevî’yi şerh olarak okunabilecek yakın zamanda yazılmış en önemli eserlerdir.

Mevlevilik  yolunun kurumsal olması Hz. Pîrin hayatında mı oldu yoksa sonra mı?

– Zaten bir dergah kültürü vardı. Hz. Mevlânâ bir Kübrevi şeyhi. Ancak Hz. Pîr Kübrevi seyrü süluku görürken usul kelime-i tevhid usulü olmasına rağmen kendisi “bizim Sultan Veled’den aldığımız zikir İsm-i Celâl’dir” demiştir. Sanki Sultan Bahaeddin Veled Hazretleri’ni  müctehid gibi görüyoruz burada. Sultan Veled, aşkın en bariz izhari olarak gördüğümüz semaa Hz. Mevlânâ’yı teşvik edenin Hz. Şems olduğunu söylüyor. Bunun yanında farklı rivayetlerde öncesinde de sema ettiği de var. Mesela Selahaddin Zerkubi’nin kuyumcu dükkanındaki çekiç sesleri üzerine sema etmesi anlatılır.  Bugün Mevleviliğin ayırıcı vasfı olan sema ise çok sonra şekillenmiştir.   Eflakî’de özellikle okursanız, Hz. Pîrin çok sema ettiği, etrafındakileri de teşvik ettiği anlatılır.   Ama sistemsel esasları kurumsallaştıran Sultan Veled hazretleridir. Daha sonra pîr dediğimiz Pîr Ulu Arif Çelebi, Pîr Hüseyin Çelebi bugünkü anlamı ile sema mukabelesi ve Mevleviliğin ritüelleri ateşbaz veli makamı   gibi kurumları oturtmuşlardır. Safi Arpaguş hocanın Mevlevilikte manevi eğitim kitabında bunların detayları var. Bunlar Hz. Pîr   zamanında yok, olsa aktarılırdı. Tarikatlarda iki nokta vardır, bir tarafta işin maneviyatı varken diğer tarafta da kültür vardır. Tekkelerde ayinler,  aynı zamanda edebiyat, musiki, nakış, hat sanatı ile bir kültür oluşmuştur. Bizler hicaz ve kufe ekolu olan tarikatların kültürlerini Türkleştirdik. Bugün hala bizim Anadolu kadiriliği, Anadolu rıfailiği, Anadolu sadiliği Irak’taki, Suriye’deki kadirilikten, rıfailikten farklıdır. Kendi kültür dokumuzla tarikat usulleri  iç içe geçmiştir. Mevlevilik müesseleşirken kültürünü de beraber getiriyor, doğal olarak her zaman üzerine   bir şeyler ekleniyor. Hz. Mevlânâ zamanında hanendeler hazretin şiirini  makamla okuyorlar, biri ney üflüyor, rebab çalıyor, Hz. Mevlânâ da sema ediyor. Sema esnasından  ismi celal zikrine devam ediyor. Ama bunun bir standartı yok. Şunu diyebiliriz, manevi ciheti itibari ile Hz. Mevlânâ zamanında esasları oluşturulmuş, daha sonra da Sultan Veled, Ulu Arif Çelebi, Pîr Adil Çelebi, Pîr Hüseyin   Çelebi zamanlarında o dönemin şartlarına göre kurumsallığa ulaşmıştır.

Kardelen Dergisi 106. Sayı