ABD VE İSLAM

03.08.2014
252
A+
A-

ABD VE İSLAM

“Amerika’da Başkan Barack Obama’ya yakınlığıyla bilinen Center For American Progress (CAP) adlı düşünce kuruluşunun hazırladığı rapor, İslam düşmanlığını körükleyen gerçek dışı yayınlara maddî destek veren vakıfları ortaya çıkardı. 6 aylık çalışmanın ürünü olan ‘Korku Şirketi: Amerika’daki İslamofobi Ağının Kaynakları’ başlıklı raporda, dezenformasyon yapan yayın organlarına son 10 yılda 42,6 milyon dolar aktaran kurumların hep aynı olduğuna dikkat çekiliyor. Sayısı az olan İslam karşıtı bu kuruluşların, kamuoyu ve politikacılar nezdinde etkisinin tahmin edilenden çok yüksek olduğunun altı çiziliyor.”

Yukarıdaki satırlar, Amerika’da İslam karşıtı faaliyetleri konu edinen bir haberin giriş kısmıdır. Aydoğan Vatandaş, bu konuda yürütülen çalışmaları anlatırken bununla yetinmez ve meselenin detayları üzerinde de durur:

“Amerika başta olmak üzere dünyadaki tüm müslümanları derinden etkileyen 11 Eylül saldırılarının 10. yıldönümü öncesinde hazırlanan rapor, Wejehat Ali, Eli Clifton, Matt Duss, Lee Fang ve Scott Keyes gibi saygın araştırmacılar tarafından kaleme alındı. Raporun, ülkeyi olmayan şeriat korkusu ile manipüle etmeye çalışan aşırı sağcıları durdurması için fırsat olmasını temenni eden araştırmacılar, “islamofobik söyleme sahip kuruluşların küçük ancak çok etkili olmaları dikkat çekici. Yazdıkları ABD’nin ötesinde, dünyadaki tüm ırkçıları etkiliyor.” ifadelerini kullanıyor. Raporda dezenformasyon faaliyetleri yaptıkları belirlenen “az sayıdaki ama etkili” bu isimlerin, Norveç’i kana bulayan saldırgan Anders Brevik’e de kaynaklık ettiklerine dikkat çekiliyor. Breivik, yaptığı katliamın sebebini anlattığı manifestosunda, İslam karşıtlığını körükleyen dezenformasyon çalışmaları ile bilinen Jihad Watch adlı blogun sahibi Robert Spencer’den 162 kez, David Horowitz ve Pamela Geller’dan ise 12 kez alıntı yapmıştı. Rapor, Breivik’in etkilendiği bu isimlerin, İslam karşıtı dezenformasyon çalışmaları yapan ve maddi açıdan en fazla desteklenen kuruluşlarda çalıştığını ortaya koyuyor. Raporda görüşlerine başvurulan eski CIA görevlisi ve terör uzmanı Marc Sageman, bu tür dezenformasyon çalışmalarının Breivik’in terörizmine altyapı sağladığı ve bunun sonuçlarının ağır olabileceği uyarısında bulundu. Vergi dairesinden alınan verilerle hazırlanan rapora göre İslam karşıtı dezenformasyon çalışmalarına en çok yardım yapan kurumların başında, 2007’den bu yana 21 milyon 318 bin dolar destek vererek dikkatleri üzerine çeken Donors Capital Fund adlı kuruluş geliyor. Bu fonun sağladığı kaynakların İslam düşmanlığını körükleyen Middle East Forum, Clarion Fund, Investigative Project on Terrorism ve David Horowitz Freedom Center adlı kuruluşlara gittiği vurgulanıyor. Listede 3. sırada yer alan The Russell Berrie Foundation adlı kuruluşun aynı zamanda çok sayıda Yahudi yardım kuruluşunu desteklediği belirtilirken, Yahudi asıllı Daniel Pipes tarafından yönetilen Middle East Forum’a da 273 bin dolar aktardığı hatırlatılıyor.

Raporda Peter King, Allen West, Michele Bachman, Sue Myrick, Renee Elmers ve Paul Broun gibi Amerikalı siyasetçilerin bu dezenformasyon uzmanlarının argümanlarını gündeme getirerek yaygınlaşmalarını sağladıkları ifade ediliyor. Raporda bu tür dezenformasyon çalışmalarına Pat Robertson, John Hagee, Ralph Reed, Franklin Graham gibi dini kanaat önderlerinin de eşlik ettiği belirtiliyor.”

Raporda söz konusu dezenformasyon faaliyetlerine medya dünyasından Fox Haber Kanalı, David Horowitz Freedom Center, Pamela Geller ve Atlas Shrugs, Washington Times, The National Review, Christian Broadcast Network, Clarion Fund, Rush Limbaugh, Sean Hannity, Mike Savage, Glenn Beck, Mark Levin, Bryan Fischer gibi kişi ve kurumların destek verdikleri vurgulanıyor.

Washington Post Gazetesi’nin ABC News ile birlikte yaptıkları bir araştırma sonucu Amerikalıların yüzde 49’unun İslam hakkında olumsuz kanaatlere sahip olmasının ve bu oranın 2002’den bu yana yüzde 39 artmasının nedeni olarak da bu organize dezenformasyon faaliyetlerinin sonucu olduğu vurgulanıyor. Yine bu dezenformasyon faaliyetlerinin bir sonucu olarak, Time dergisinin bir araştırmasına göre, Amerikalı seçmenlerin sadece yüzde 28’i Müslümanların Anayasa Mahkemesi’ne seçilebilmesini onaylıyor. Ülke nüfusunun 3’te biri ise Müslümanların başkanlık yarışına katılmasını doğru bulmuyor.”

“Kendi içinde çürümeye yüz tutmuş bir din anlayışını diriltmek yerine, boşluktaki insanları kurtaracak tek yol olan İslam’a karşı yürütülen bu saldırının aslında kendilerini intihara sürükledikleri nasıl düşünülemez anlamak mümkün değildir.

Biz meselenin boyutlarını fazla genişletmeden, Türk toplumunun da kısmen yakından tanıdığı bir ismin bu konudaki düşüncelerini aktarmakla yetineceğiz. Graham Fuller, uzun yıllar Türkiye’de CİA Komiseri olarak çalışmış ve Ortadoğu’daki İslami hareketlerin takibinde görev almış bir isimdir. Onun, bu alanda iki önemli eseri yayınlandı: “Siyasal İslam’ın Geleceği ve İslamsız Dünya”, Yazar bu kitaplarında özet olarak şu düşünceyi savunmaktadır:

“İslâm, tanımı gereği, Müslüman dünya için ortak kimlik kaynağıdır… İslâm’ın Yüzyıllar boyunca farklı bölgelerde, farklı insanlar tarafından uygulanışı çeşitli biçimler ve ifade tarzları ortaya çıkarmış” olması onun kendi iç dinamiklerini bozmamıştır. Bunun içindir ki, “Bu kimlik kavrayışının, dünyanın çoğu bölgesindeki eğilimin evrensellikten uzaklaşma ve bölünmüş etnik ve devlet kimliklerine doğru olduğu bir zamanda bile ne kadar cesur ve kapsayıcı olduğunu görmek oldukça çarpıcıdır”

“Esasen, sadece Müslümanlar değil, aynı zamanda Hıristiyanların ve Yahudilerin birçoğu da Batı’daki egemen çağdaş hümanist ahlâk kodunun Batı toplumunu uzun dönemde ayakta tutacak yeterince sağlam bir değer sistemi üretip üretmediğini sorgulamaktadır. Müslümanlar, son tahlilde faşizm ve komünizm gibi tarihin gördüğü en devasa ve gayri ahlâkî ölüm makinelerini üretmiş olan (yine Batı’nın üretmiş olduğu iki ölümcül küresel savaşı belirtmeye gerek yok) Batılı hümanistik yasal ve ahlâkî kodların sağlamlık ve yeterliliğini sorgulamaktadırlar. Avrupalı olmayan hiçbir devlet veya devlet yöneticisi, ne denli vahşi olurlarsa olsun, sebep olunan ölüm oranında Avrupalılarla boy ölçüşemez…”

“Türkiye’nin İslâmî değerler ile siyaset arasındaki sorunların nasıl ele alınacağı konusunda bir örnek model haline gelmiş(tir). Türkiye, bu bakımdan İslâm dünyasında gerçekten tek örnek ülkedir. Türkiye’nin bu alandaki başarısının ehemmiyeti ne kadar vurgulansa azdır, zira Türkiye bölgenin muazzam önemde bir ülkesidir, aynı anda hem Avrupa, hem Akdeniz, hem Kafkaslar, hem Orta Doğu ve hem de Doğu Avrupa’nın bir parçasıdır. Dünyanın bu kadar değişik bölgesiyle bu kadar çok bağlantısı olan başka bir Müslüman ülke yoktur. Türkiye’nin uzun imparatorluk geçmişi, sahip olduğu İslâm kültürünü zengin ve renkli hale getirmiştir. Hakikaten, Türk milliyetçiliğiyle birlikte İslâm, her zaman Türkiye’nin mirasının bir parçası olarak kalacaktır..”

“Açıktır ki İslâm, siyasal İslâm’ı önceler ve siyasal İslâm’ın kaderi ne olursa olsun, İslâm bâki kalacaktır. İslâm, Müslümanlara siyasal İslâm vizyonları formüle etme konusunda ilham verebilir, ancak İslâm özdür ve bütün siyasal yorumlardan bağımsız olarak kalır. İnsanlığın dörtte birinin inancı olarak İslâm, hem bu dünya hem de onun ötesi bağlamında hayat için bir ilham, açıklama, rehberlik, teselli ve potansiyelini iyi kullanmaktan doğan bir tatmin kaynağıdır. Beşerî varoluşu anlamaya yönelik bir yol ve hayata anlam ve düzen kazandıran manevî ilkeler önerir. Endişeleri gideren, âşinâ ve işlevsel geleneksel bir toplum, yaşam tarzı ve görüş açısı sunar. Çoğu Müslüman siyasal İslâm’a yönelirken işe bir din en basit ifadesiyle beşerî manevî varoluşun anlaşılması ve ona bir düzen verilmesinin en iyi yolu olarak İslâm’ın temel alınmasıyla başlar. Dolayısıyla birçok Müslüman için cazibesi ve rolü ne olursa olsun, işin doğrusu, çoğu Müslüman için İslâm’ın en temel işlevinin siyasal değil, dinsel olduğunu hatırlamak son derece önemlidir…”

“Müslüman ülkelerdeki temsili hükümetlerin çoğunun Amerikan çıkarlarına mevcut otoriter liderler kuşağından daha az boyun eğeceklerdir, hele bir de İslâmcılar iktidara gelirse.”

Yukarıdaki ilk bölümde kaygı verecek yardım ve uygulamalara bakarak karamsar olmamız gerekmemelidir. Fuller’in anlattığıyla da iyimserliğimiz bizi sorumluluktan ve dikkatten uzak tutmamalıdır. Bilgi ve iletişim çağında, Batılı ve Amerikalılar nasıl çalışırsa çalışsın, Müslümanlar, duruşları ve yaşayışlarıyla örnek kişilik ve kimlik ortaya koyarlarsa, bütün bunları aşarak insanlığı İslam’ın koruyucu iklimine almak güç olmayacaktır. Çevremizde yer alan Müslüman olduklarını söyleyen ülkelerde sürdürülen ve içimizi sızlatan bu iç çatışmaların tahribatını aştığımız gün gelecek Müslümanlarındır. Yeter ki, yukarıda aktarılan o para kaynakları bu iç çatışlalar için yönlendirilmiş olmasın!..