Sibel Eraslan’ın Siret-i Meryem’i üzerine

A+
A-

Sibel Eraslan’ın Siret-i Meryem’i üzerine

Sevgili Lütfü

Tavsiyene uymayıp Sibel Eraslan’ın Sîret-i Meryem’ini okudum. Şimdi sen soracaksın, abi kitap yayınlanalı sekiz yıl oldu, şimdi mi okudun? Ne yapayım, kitapların da kaderi vardır. Her kitap her zaman açmaz kendini okura, vakt-i merhununu bekler. Bizimki de öyle oldu, ancak şimdi okuyabildim.

Şimdi sen yine soracaksın biraz kinayeli olarak, sekiz sene önce yayınlanmış bir kitap için yazmak biraz geç değil mi? Öyle düşünenler olabilir. Hocam bana, bir şey yazmak için hiçbir zaman geç değildir, derdi. Romanı beğenip beğenmediğimi de merak edersin şimdi sen. İstersen bu sorunun cevabını mektup versin.

Her şeyden önce şunu söylememe müsaade et. Sibel Eraslan ve onun şahsında Fatma Karabıyık Barbarosoğlu, Cihan Aktaş, Yıldız Ramazanoğlu, Ayşe Böhürler, Nazife Şişman gibi bir çok ‘dindar’ hanım yazarı çok önemsiyorum ve yaptıkları işlere, verdikleri mücadelelere saygı duyuyorum. Onlar çocukluğumuzda okuduğumuz hidayet romanlarından farklı insana dokunan daha derin ve felsefi romanlar yazdılar. Bu hanım yazarlarımızın, kitapta anlatılan Meryem’in iki bin erkek öğrenci arasında okuyan tek kız olması kadar olmasa da erkek egemen bir yapı içinde, neredeyse tüm yazarların erkek olduğu bir camia içinde, Şule Yüksel Şenler’e selam olsun, çalışarak öne çıkmalarını, çıtayı daha da yükseltmelerini ve kızlarımıza model olarak cesaret vermelerini takdir ediyorum. İstersen sana ismini saydığım diğer isimlerin romanlarını da okur yazarım ama sen şimdi yine bana okumana gerek yok dersin. Galiba okumadan önce sana sormamak en iyisi.

Kitabın ismi ile başlayayım istersen değerlendirmeme. Sîret-i Meryem. Yazarla yapılan bir röportajdan öğrendiğim kadarı ile kitabın isim babası Ömer Lekesiz imiş. Bir roman için çok ilgi çekici bir isim gibi gelmedi bana. Çoğulu siyer olan siretin iki anlamı var sözlüklerde. İlki bir kimsenin ahlâkı, seciyesi, karakteri, dışa akseden davranışı demek. İkincisi ise bir kimsenin kendine has davranışlarını da içine alan hayat hikâyesi, tercüme-i hal, biyografi anlamlarına geliyor. Kitapta Hz. Meryem’in hem ahlakı, seciyesi, hem de hayatı anlatıldığı için isim her iki anlama gelecek şekilde anlaşılabilir. Bu açıdan isim isabetli olarak görülüyor ama ben yine de bir roman için pek uygun olmadığını düşünüyorum. İstiareli bir ismi tercih ederdim. Meryem’i imleyen bir eşya olabilirdi mesela. Veya onun çilesini anlatan bir kavram. Rişte-i Meryem mesela. İsim önermek için çok geç kaldığımın farkındayım, o yüzden bu bahsi burada keseyim.

Kitabı okurken nedense yazarın, erkekler arasında hakkı yenen bir kadının hakkını teslim etmek gibi amacı olduğunu hissettim. Bu açıdan biraz feminist buldum. Hz. Meryem gibi bir ismi çok modern bir kavram olan fenimizm ile birlikte anmak ne kadar doğru olur bilmem ama yanyana gelecek iki kavram gibi durmuyor. Şayet getirirseniz Meryem’i devrinden koparıp bu devrin bir kadını haline getirmiş olursunuz. Bu da Meryem’i layıkıyla tanımamızı engeller. Akla şu soru gelebilir. Yazarlık tam da bunu yapmak değil mi? Evet böyledir ama iddiası Meryem’i Kuran’a göre tanıtmak olan bir kitapta olmamalı. Sibel Eraslan’ın Meryem’i olarak okursak o zaman bir şey söylemezdim. Ama yazar kendi Meryem’ini değil, tarihsel Meryem’i bizlere tanıtma iddiasında.

Sibel Eraslan’ın verdiği bir röportajdan cennetin sultanları hadisinde geçen kadınlar üzerinde çalıştığını, bu çalışmanın sonucu olarak da kitabı yazdığını okudum. Hatice, Fatıma, Asiye ve Meryem’in cennetin sultanları olduğunu toprak üzerine çizdiği çizgilerle gösteren Hz. Peygamber’in sözlerini bir adım ileri götürüyor Eraslan ve peygamberimizin çizdiği dört çizgiden Kabe çıkarıyor ve dört köşesini dört hanım ile işaretleyerek hadisi açıyor. Sibel Eraslan bu dört cennetlik kadının hayatını da yazıyor. Bu dört isme hadiste ismi geçmeyen Hz. Aişe’yi de ilave ediyor yazar. Yazarın yerinde olsam mümin ve öncü hanımlara olan ilgimi devam ettirir, yine bizim geleneğimizde Hz. Peygamber’in annesi olmak dışında hakkında pek bir şey yazılmayan Amine Hatun ile sekiz yaşından evlenene kadar bir anne gibi peygamberimizi büyüten, ilgilenen ve peygamberimizin kızına adını verecek kadar çok sevdiği Ebu Talib’in eşi Fatıma binti Esed’i çalışırdım.

Sibel Eraslan, Hz. Meryem’in hakkının yendiğini, yeterince üzerinde konuşulmadığını düşündüğünden olsa gerek Hz. Meryem’i çok yüceltiyor kitabında. Hz. Meryem’in yüceltilmesine ve takdir edilmesine bir itirazım olamaz. Gerçekten de bir peygamber annesi olan ve dünyada hiçbir kadına nasip olmayacak şekilde bir doğum gerçekleştiren Meryem gerçekten yüce ve değerli. Ne kadar yüce ve değerli olursa olsun devrinin en iyi eğitimini almış bir kadın olarak oğlu İsa’yı da yetiştirdiğini söylemesi ve peygamber olmasında emeğine dikkat çekmesi bana biraz sıkıntılı geldi. Hiç şüphesiz her anne oğluna bir şeyler öğretir. Acaba bir peygamber olan İsa’ya annesi neyi ne kadar öğretti? Onun bir peygamber olmasında annesinin de payı vardır, diyebilir miyiz? Annesini küçük yaşta kaybetse peygamberliği eksik kalır mıydı? Bu sorulara hemen evet cevabı vermek kolay değil. Sibel Eraslan’ın cümleleri eğer yanlış anlamadıysam sanki evet diyor. Dolayısıyla bir peygamberin yetişmesinde annesinin de katkısı olduğunu iddia etmek meseleyi başka noktalara taşıma riskini barındırdığı için bence biraz iddialı ve bu bahislere hiç girmese daha iyi olurdu diye düşündüm. Bunu Meryem’in önemine dikkat çekmek için söylenmiş bir cümle olarak kabul edip üzerinde daha fazla durmayayım.

Kitabın özetini anlatmamı isteme benden, her yerde bulursun. Bir daha yazarak mektubu uzatmayayım. Ama sana şu kadarını söyleyeyim. Kitabın omurgasını Kuran’da adını verdiği surede ve Al-i İmran suresinde geçen Hz. Meryem’le ilgili anlatılan olaylar oluşturuyor. Kitabın beş bölümünün başında Meryem suresinin başındaki mukatta harflerin olması ne demek istediğimi gayet güzel açıklıyor. Hoş mukatta harflerin anlamları üzerinde de durulup Meryem ile bir ilgisi kurulsaydı daha etkileyici olurdu. Kuran’da geçen perde, hurma, yanıbaşında akan sular gibi olaylar nakledilerek adeta Meryem’in isminin geçtiği ayetlerin tefsiri yapılmış. Ben hicap ile ilgili söylenenleri, bugünün kadını ile arasında bağ kurulması bakımından çok değerli buldum. Bence her kadın okumalı, hem de sorgulayarak okumalı. Erkekler okumasın mı diyeceksin, biliyorum. Onlar da okusun ama hiçbir erkeğin yazılanları bir kadın gibi derinden hissederek okuyacağını zannetmiyorum. Bu yönüyle de kitaba Kuran’a göre Meryem’in hayatı da diyebiliriz.

Kuran’da yer almayan veya hakkında bilgi verilmeyen bölümler de diğer kaynaklardan derlenen bilgilerle tamamlanmış.

Kitap için İsa’nın öldürülmesiyle ilgili şu ayet oldukça önemli.

Ve «Allah elçisi Meryem oğlu İsa’yı öldürdük» demeleri yüzünden (onları lânetledik). Halbuki onu ne öldürdüler, ne de astılar; fakat (öldürdükleri) onlara İsa gibi gösterildi. Onun hakkında ihtilâfa düşenler bundan dolayı tam bir kararsızlık içindedirler; bu hususta zanna uymak dışında hiçbir (sağlam) bilgileri yoktur ve kesin olarak onu öldürmediler. (Nisa 157)

Bu ayeti biz Müslümanlar kabul eder ve inanırız. Ancak bugün sayıları oldukça az olan küçük bir azınlık dışında hiçbir Hristiyan bu ayeti kabul etmez. Çünkü onların inançlarının esasını İsa’nı Tanrı’nın oğlu olması oluşturuyor. Bu yönüyle de kitabın Hristiyan okurlardan çok Müslümanlar için yazıldığını söyleyebiliriz.

Biraz da kitabı okurken aklımda kalan bir kaç hususu anlatıp mektubu tamamlayayım.

Kitaba göre vali Pilatüs İsa’yı öldürme konusunda istekli. Oysa kaynaklarda böyle değil. Hatta İsa’yı kurtarmak için bayram günü ölüme cezasına çarptırılmış bir mahkumu affetme yetkisini bile kullanıyor. İsa’nın şansı daha çok olsun diye karşısına halkın istemeyeceğini düşündüğü bir eşkiyayı, Brabbas’ı çıkarıyor. Ancak yahudi din adamlarının tezviratı ve propagandası sonucu halk Brabbas’ı seçilyor ve Ziya Paşa merhumun,

Takdîr-i Hudâ kuvve-i bâzû ile dönmez.

Bir şem’a ki Mevlâ yaka üflemekle sönmez

veciz bir şekilde ifade ettiği gibi Hz. İsa kaderinden kurtulamıyor.

Pilatüs ile ilgili itiraz edeceğim ikinci nokta konumu ile ilgili. Yahudilerin kralı Herodes sanki Platüs’ten daha üst bir konumda imiş gibi bir anlam çıkıyor yazılanlarda. Veya bana öyle geldi. Oysa Roma valisi olan Pilatüs yerel bir yönetici olan Herodes’ten çok daha güçlü ve etkili. Ayrıca Herodes’in çok itimat ettiği ve takdir ettiği Yahya’yı bir kadının sözü üzerine öldürmesi biraz tutarsız geldi bana. Başka şekilde kurgulanmalıydı sanki bu bölüm.

Bir başka olay da Hz. İsa’nın Mecdelle Meryem’le karşılaşması. Kitapta babasını dirilttiği için İsa’ya inandığı yazılı Meryem’in. Oysa kaynaklarda işlediği kabahatten dolayı taşlanarak öldürülmek üzere iken Hz. İsa’nın rastlaması ve taş atmak için toplananlara “İlk taşı içinizde günahı olmayan atsın” demesi üzerine ölümden kurtulmuş ve İsa’nın mümini olmuştu. Hatta bu yüzden İsa hakkında tezviratta bulunmuşlardı Yahudi din adamları.

Meryem’in kaldığı yedi kapı ile girilen bir hücre üzerine söylenen yedi kapı tasavvuftaki yedi mertebe ile ilişkilendirilerek güzel bir şekilde açıklanmış. Yedi kapının ardından bir de bir hicap var ki meselenin tam da özü. Bu konuda daha fazla laf etmemi isteme benden, söyleyemem. Çünkü bundan ötesi ve fazlası izanımın ve idrakimin üzerinde.

Lafı çok uzattığımın farkındayım. Toparlayayım.

Kitabı bir roman olarak çok beğendiğimi söyleyemem. Bazen romandan çok bir tarih kitabı okuduğum hissine kapıldım. Belki buna yazarın dipnot kullanma ve metin içinde ansiklopedik ve tarihsel bilgi vermesi neden olmuştur. Ayrıca ben olsam Meryem’in dramını Meryem’in ağzından veya Merzanguş’un ağzından verirdim. Veya her bir bölümü o bölümde önce çıkan bir kahramanın ağzından naklederdim. Daha etkili olurdu sanki. Bu haliye kısas-ı enbiya veya evliya menakıbnamesi gibi olmuş.

Sonsöz.

“İnşallah hürmetsizlik etmiyorumdur” diye defalarca ruhaniyetlerinden de özür dileyerek yapıyorsunuz bu işi. Çünkü çok yüksekler, çok güzeller, çok kâmiller”

Böyle düşünen biri nasıl bir roman yazabilir?

Sorup duruyordun ne düşünüyorsun diye. Umarım sorunun cevabını almışsındır.

Baki selam ve hürmet

İsmail

ETİKETLER: