Ö. Tuğrul İnançer: Hurafeler cehaletten kaynaklanan sevgisizliğin meyveleridir

01.01.2020
A+
A-

Mustafa Akar LACİVERT DERGİ SAYI:30

Hurafeler cehaletten kaynaklanan sevgisizliğin meyveleridir

Efendim hurafe denilince ne anlamalıyız? Bizim hurafelere yaklaşımımız nasıl olmalı?

Aslında biz hurafe namı altında cehalet konuşuyoruz. Hurafenin kaynağı cehalettir. Cehaletin kaynağı sevgisizliktir. Herkes kendine şu suali sormalı: Tahsil hayatımızda en başarılı olduğumuz ders hangisiydi? En sevdiğimiz hocamızın dersiydi. Kim ne derse desin, fizikti, kimyaydı, edebiyattı, tarihti değil en sevdiğimiz hocanın dersi en başarılı olduğumuz derstir. Yani ilim tahsilinde bile sevgi ana unsurdur. Sevgisiz bir toplum olduğumuz için cahil bir toplumuz. Cahil toplumlar da hurafelerle yönetilirler. Hurafelerin çıkış noktası aynı zamanda otoritenin söz dinletmek için uydurduğu dine dayalı yalanlardır. Mesela; ‘eşikte oturma iftiraya uğrarsın’ öyle değil! İftiraya uğramaktan herkes korkar, normaldir. Orada korkutmak var esasında. Çünkü cereyan yapar hasta olursun dediğin zaman, ‘bana bir şey olmaz’ der herkes. Nataşa taarruzu sırasında bizim hemşeriler “Ha pağa bir şey olmaz” diyordu, AIDS öyle yayıldı. Hâlbuki eşikte oturursan cereyana kapılırsın. Bir de tabii işin tasavvuf tarafı var; eşik, Cenabı Ali’nin makamıdır, eşiğe basılmaz. Bir de günlerle ilgili uydurmalar var. ‘Salı sallanır…’ Dünyadaki Müslümanların yalnızca yüzde 20’si Türkçe konuşuyor ve bunların da hepsi salıya ‘salı’ demez. Azeriler mesela demezler. Kazaklar da demezler, onlarda Rusça bir kelime söylenir. Salı sallanır, peki yüzde seksen Urduca, Arapça, Farsça, Boşnakça konuşan insanlar için salı neden sallansın, salı neden uğursuz sayılsın ki? Evet, salı uğursuzdur İstanbul Rumları için çünkü İstanbul salı günü fethedilmiştir.

Ümmi bir kadın olan anneannemin, bir saatten sonra saç taramama, tırnak kesmeme gibi uyarılarını bir düzeni tutturmak için yaptığını düşünürdüm. Modern hayatta bazı şeyler bize hurafe gibi geliyor ama geleneğin içinde de onların bir yeri, yorumu var. Bu anlamda hakikatle hurafeyi birbirinden nasıl ayıracağız?

İlim sahibi olmak demek amel sahibi olmak demektir. Her bildiğinizi yapıyor musunuz mesela… Her yanlış bildiğinizden kaçıyor musunuz? Ne işe yaradı o bilim. Demek ki doğrular ve yanlışlar sadece birer yük. Yaptıkların doğru. Veya yaptıklarına göre değerlendirileceksin ki hadistir, “İnsanlar sizin laflarınıza değil, fiillerinize bakarlar,” buyuruyor Rasulullah Hazretleri. Demek ki bilgi, zannettiğimiz kadar önemli bir şey değil. Şimdi eski zamanın lafının güne gelmesi, Hz. Mevlana’nın sözünü hatırlatıyor; “Düne ait ne kadar laf varsa geçti. Bugün yeni şeyler söylemek lazım.” Yani, gece tırnak kesmek… Yüz sene önce elektrik yoktu. Tırnağını bir derin kaçırdın mı üç gün canın yanar. Bundan ibarettir. Başka bir şey değildir. Hadi sen kendininkini kestin, diyelim bebeğinkini kesiyorsun. E gündüz gözüyle, aydınlıkta kes. En sağlam lamba o zamanlar, petrol lambası o da sürekli titrer. Siz hatırlamazsınız ben petrol lambasıyla büyüdüm. Babamın memuriyeti dolayısıyla köylerde büyüdüm. Adı üstünde pompalı gaz ocağına benzeyen gömlekli lüks lambasının adı bile ‘lükstü.’ Sefer ayında yola çıkılmazmış. Saferle seferi karıştırıyoruz. Hz. Peygamber hicrete hangi gün başladı? 26 Safer’de. Hz. Peygamber’in yaptığı fiilî bir duruma sen nasıl uğursuz dersin? Peygamber’i tanımıyoruz ki!

Kaynaklar meselesini bu yüzden sormak istedik. Mesela insana tuvalet terbiyesi verilirken, özellikle köy gibi yerlerde, belli şeylerden kaçınması gerektiği anlatılır. Bunların insan üzerinde herhangi bir metafizik etkisi var mıdır gerçekten?

Yoktur, laf ola beri gele. “El nezafeti mine’l iman.” Her iman sahibi temiz olur. Bak bakalım Müslümanlara temiz mi? Değil. Ben geçen hafta Hindistan’daydım. Delhi’de Cuma Camii’nde akşam namazı kılmak için gittiğimde ‘Burada namaz kılınmaz dedim’ çünkü kuş pisliği içinde. Bu kadar geldik madem dedik, çocuklardan biri montunu yaydı yere, namazı öyle kıldım. Agra’ya gittim 2002’de, Tac Mahal’i ziyaret ettim. Onun da mescidi var ama namaz kılmadım. Kılınmaz çünkü temizlik yok. Kahire’ye gittim 1988’de. Mescid-i Hüseyin’in olduğu yerin sokağının karşısında tuvaletler var. Sokağın karşısındaki tuvalete giriyor, abdest alıyor, çıplak ayakla sokaktan geçip camiye giriyor. O sokakta kuş pisliği de olur, deve pisliği de olur, at pisliği de olur, eşek pisliği de… Çünkü deve, TIR ve Roolls Royce yan yana gezer Kahire’de. Bu temizlik değil. Bu temizliği temin edebilmek için yok çarpılırsın yok bilmem ne demişler. Bana sorarsan Müslüman toplumu zaten çarpılmış bir toplumdur. Biz çarpılmayı eli ayağı kaymış olarak mı anlıyoruz? Şu anda Müslümana yakışmayan bir ahval içinde yaşıyoruz. Birbirini yiyen Müslümanlar… Birbirlerine karşı izzetli, kâfire karşı zilletli olması gereken Müslümanlar… Bunların hepsinin sebebi cehalettir. Gelenek ve görenek eğer nasa muhalif değilse uyulması gerekli dini kaide gibidir. Ve Rasulullah Hazretlerinin fiilleri nastır. “Peygamber size ne verdiyse onu alın, neden kaçınmanızı istediyse ondan kaçının” diye ayet var. Mesela buyuruyor ki Efendimiz: “Çocuklarınıza hediye aldığınız zaman evvela yaşını gözetmeksizin kıza verin. Sonra erkeğe verirsiniz.” Biz kızın varlığını konuşmuyoruz. Kaç çocuğun var diye soruyorsun herif-i nâ-şerife, “Beş çocuğum var, üç de kız” diyor. Niye sekiz demiyor. Allah rahmet eylesin eski Cumhurbaşkanlarımızdan Sayın Turgut Özal Bey turistik alt yatırımlar yapıp da sahilleri turizme açtığı zaman, sahildeki topraklar verimsiz olduğundan –tuzdan, dalgadan vesaire- kız çocuklarına, yamaçlardaki arazilerin de erkek çocuklara bırakıldığı anlaşıldı. Ama ters döndü iş, damatlar yedi paraları. Hz. Peygamber’in bugünkü sülale-i tâhiresinin kız evlattan yürüdüğünü biliyor muyuz? Ayrıca erkeklik ve kadınlık, Türklük, Kürtlük, Acemlik, Finlilik, Çinlilik insanın iradesiyle olan bir şey mi? Peki, iradeyle olmayan kazanımlara göre niye değerlendirme yapıyoruz. “O Çingene o…” Çingene olayım diye mi dilekçe verdi Allah’a. Evine girdiğin zaman mis gibi sabun kokan Çingene de tanıyorum ben, mavi gözlü sarı saçlı Çerkes, evine kokudan giremezsin. Onu da tanıyorum. Biz dünyada her yaptığımız fiilin hesabını vereceğiz; düşüncenin ya da duygunun değil. Bilginin de değil. Zilzal Suresi’ndeki “Ya’mel” kelimesini hatırlayın, amelden sorulacağız. Bu soruların içinde kız mısın erkek misin, Finli misin Çinli misin, Türk müsün Kürt müsün diye sual var mı, yok. Allah’ın sormayacağı suallere biz kendimiz değer verip insanları ona göre sınıflandırmaya kalkıyoruz, bu hurafe değil mi? Dini kaynaklı olmayan bir hurafe işte.

Hurafe olanla olmayanı nasıl ayırt edeceğiz, hangi kaynağa başvuracağız?

Yegâne kaynak Kuran-ı Kerim’dir. Ama Kuran-ı Kerim -lâ teşbih- anayasa kitabı gibidir. Peki, sen Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nı okusan dilekçe yazmayı öğrenebilir misin? Kuran-ı Kerim’i okuyunca namaz kılmasını öğrenebilir misin? Demek ki, ana kaynak Kuran, tamam ama onu öğrenmenin yolu onu bize tebliğ edenden geçer, onu bize nazil edenden geçmez. Demek ki, anayasa okuyarak hukukçu olunmaz, anatomi okuyarak tabip olunmaz, Kuran okuyarak da Müslüman olunmaz. Ama hiçbir tıp ilmi anatomi kitabına muhalif değildir. Hiçbir hukuk ilmi anayasaya aykırı değildir. Bunun gibi Efendimizin fiilleri ve ondan kaynaklanan içtihatlar ana kaynağa muhalif değildir. İki kitap okuyayım da doğrusunu öğreneyim ucuzculuğundan vazgeçmemiz lazımdır. Yaptığın tahsil için ne kadar ön tahsil yaptın, bir hatırla.

12 sene efendim…

12 sene ön tahsil yaptın, sonra ihtisaslaşmaya gittin. Şimdi maşallah bizim ahali ilmihal bilmeden İbn Arabi okumaya kalkıyor, Mesnevi okumaya kalkıyor… Ayrıca onun da tercümesini okuyor. Her tercüme mütercimin o kitaptan anladığını anlatır, o kitabı anlatmaz. Kuran-ı Kerim tercümelerinden de okuyup ahkâm kesen bir sürü echel var ortalıkta. İşte hurafelerin bütün kaynağı bunlardır. Ve en önemlisi nasıl yayıldı bu hurafeler? Otorite, evvela baba otoritesi; ana, nine, babaanne, abla, ağabey evdeki otorite… Sıkıya geldi miydi “günah” der, “çarpılırsın” der. Devlet otoritesi de kendini Allah tarafından vazifelendirilmiş kabul eder. Mesela III. Murat Han, III. Mehmet Han, I. Ahmet Han dönemindeki Celali isyanlarında Karayazıcıoğlu gibi Abdülhalim gibi vesaire adamları tetkik ederseniz hepsinde “Allah bizi adaleti sağlamaya gönderdi” bahanesini bulursunuz. Devlete isyan ediyor, halifeye isyan ediyor; “Allah beni dünyayı düzeltmeye gönderdi” diyor. Şu Amerika’daki herif gibi… Hep otorite temini için uydurmalar. Sıkıya geldi mi Peygamber’i görüyorlar hemen rüyalarında. Efendimizi tarif etti bana biri, rüyamda gördüm dedi. “Bir tarif et bakalım gördüğünü” dedim. “Böyle aslan gibi, bembeyaz sakalları da var.” Beyaz sakal der demez müdahale ettim. Efendimiz göçtüğü zaman mübarek yüzünde 18 tane beyaz kıl vardı. Bembeyaz değildi, kır bile değildi sakalı. Şakaklarında ve dudağının iki tarafında.

Naslarda olmasa da gelenekle gelen ve insanların edep dairesine girmesini sağlayan bazı alışkanlıklar var. Siz bunları modern hayatta yaşamaya kalktığınızda meseleye akılcı yaklaştığını iddia eden insanlar bunların hepsine birden hurafe diyorlar. Bunun hakkında neler söyleyebilirsiniz efendim?

Halt ediyorlar. Halt etmek, karıştırmak demektir. ‘Halita’ karışım demektir, halt etmek de ‘karıştırmak’ demektir. Bir kere, aklını kendine rehber edinenler ancak akılsızlardır. Akıl, rehber değildir. Mevcudu muhafazaya yarar, yol göstermeye yaramaz. Gönül yol gösterir adama.

Efendim az önce bahsettiğim tam da buydu. Gelenekten gelenle, cehaletten gelenle, muhabbetten kaynaklanan hurafeler arasındaki ayrımı nasıl yapacağız?

Şimdi “Ananıza babanıza öf bile demeyin” mealinde bir ayet var. Daha teferruatını yazmamış, niye? Mesela evlilik hayatının nasıl gideceğini kime soracağız? Ben karımı nasıl seveceğimi birine mi soracağım. Falanca kocasını nasıl seveceğini birine mi soracak. Nasıl istersen öyle sev. Çok namaz kılın diye ayet var mı? Çok oruç tutun diye… Allah’ı çokça zikredin diye var ama.

Geçen günlerde daha evvel Türkçesini okuduğum Muzaffer Ozak’ın İrşad kitabının İngilizcesini okudum. Türkçesini çok sevmeme rağmen İngilizcesinden hiç lezzet alamadım ve sanki ders kitabı çalışıyormuşum gibi geldi bana…

Ömer Nasuhi Efendi’yi bilirsiniz. Çok önemli bir âlimdir. İlmihal’ini ve tefsirini biliriz. Peki, altı ciltlik Hukûk-i İslâmiyye ve Istılâhât-ı Fıkhıyye Kamusu’nu bilir misiniz? Hâlâ benzeri yazılamamış bir kitaptır. Evveli de yoktur. İrşad’ın birinci cildi çıktığı zaman dükkâna gelmiş, böyle kapıdan girer girmez Efendi ayağa kalkmış, “Buyurun” demiş. Nasuhi Efendi, “Oturmaya gelmedim, bir şey sormaya geldim; ben senin kitabını okudum. İçinde bilmediğim hiçbir şey yok, ama oğlum sen bunun içine ne koydun, her okuduğumda ağlıyorum,” demiş. Tercümede bu bulunmaz. Onun için sohbetlerimde mutlaka ayeti okurum, mutlaka hadisi okurum, mutlaka Mesnevi’nin orijinalini okurum, sonra konuşurum. Çünkü onların aslının aklen anlamadığımız, gönülle anladığımız bir irfani algılatması vardır. Gelelim senin ilk sorduğun temizlikle ilgili hurafelere… Hz. Peygamber’i tanısak bunların hepsi çözülür. Mesela buraya bir erkek çocuk işediğinde üzerine sadece bir kova su dökmekle, ayrıca silmek ve yıkama olmaksızın temizlendiğini biliriz. Kız çocuk işerse o akıtılacak. Peki, kız ve erkek çocuğun idrarını laboratuvara soktuğun zaman, ikisinde de aynı şey var, fark ne? Başka bir şey söyleyeyim: Bir ağaç hastalandı, meyve ağacı ya da gölgelik; gebe kısrak gece uyuduktan sonra sabahleyin ilk idrarı alınıp o ağaca dökülürse ağaç düzelir. Mesela ikinci idrarı bir şeye yaramaz. Peki, gebe olmayan bir kısrak, olmaz. Aygır, olmaz. Gebe kısrak olacak. Bunlar henüz ilmin aklının ermediği şeylerdir. Bunlar ilhâmât-ı Rabbâni ile bazı kullara bildirilir, o kullar da kullanırlar veya başkalarına bildirirler. Buna henüz laboratuvar akıl erdirecek seviyeye yükselmedi. İsmail Hakkı Bursevi’nin Rûhu’l Beyân’ını tercüme ettiler. Önsözüne bir şey yazdılar; “Bugünün ilmiyle açıklanması mümkün olmayan bazı hususlara bu kitapta yer verilmemiştir.” Hiç okumadım. Sen Bursevî’nin aklının erdiği şeye akıl erdiremiyorsan kitaptan onu çıkarmaya ne hakkın var. Türk müfessirler içinde Cami’ül Ezher’de ders kitabı olarak okutulan iki tane tefsir vardır. Biri Ebussuud Efendi tefsiri, diğeri İsmail Hakkı Bursevî tefsiri. Ve Bursevî tefsiri yalnızca doktora talebelerine okutulur. Ama bizim doktor profesörlerimiz bugünün ilmiyle açıklanması mümkün olmayan hususata yer verilmemiştir diyor. İlim, zannettiğimiz kadar ileri değildir. Darwinizm ne yazık ki düşüncemize de tesir ediyor, eskiden herkes geriydi şimdi biz ileriyiz, Delhi’deki Kutup Minar 1204 yılında yapılmıştır. Hâlâ onun kadar yüksek minare dünyada yok. Yaptıran da Türk’tür tabii. Kutbettin Aybek. Nasıl ileri, nasıl geri… Bugün fezaya gidiliyor falan. Peki, Aborjinler nasıl yaşıyor? Ağaç kovuğunda, mağarada… Orta Afrika’da mikroptan arınmak için sığır tezeği yakıp onun külüne bulananlar hâlâ yaşıyor. Maymundan gelmişiz; laf! Ben Peygamber torunuyum, maymun torunu olmayı tercih edenler devam edebilirler. Hz. Âdem’e 100 sayfalık bir suhuf nazil edildiğini biliyor muyuz? Bilmiyoruz toplum olarak. “Yazı bilmem ne zaman icat edildi” diyor. Peki, Hz. Âdem nasıl okudu o kitabı? İşte akıl bu kadar işe yarar. “Akıl, öyle bir acizdir ki, sadece acizlere yol gösterir.” Söz benim değil, Hz. Mevlana’nın. Herhalde akılsız bir adam değil. Ayrıca çok önemli bir Hanefi fakihidir malum. O tarafını kimse bilmez. Ben bunu Konya’da söylediğim zaman eski Cumhurbaşkanımız Sayın Abdullah Gül Bey özel olarak otele geldi, “Ya dedi, biz hiç böyle bilmiyorduk.” E, bilmiyordunuz tabii dedim, toplum olarak iki tane kitap karıştırmıyoruz ki. Hz. Mevlana, yiyelim içelim dönelim. Hümanistmiş! Abdülkadir el-Kureyşî ismindeki tabakat müellifinin el Cevâhirü’l Mudıyye fi Tabakati’l Hanefiyye isimli bir kitabı vardır. O kitabın birinci ve ikinci cildinde hem Sultan Veled Hazretlerinin hem Hz. Pir Efendimizin tercüme-i halleri vardır. Yani cevher kıymetindeki Hanefi fakihleri… Hz. Mevlana’nın fakih olduğunu kimse bilmiyor. Hatta utanmadan Hz. Şems’e kadar mollaymış, Hz. Şems’le mutasavvıf olmuş. Hz. Şems’le karşılaştığı zaman Hz. Mevlana babasının halifesiydi zaten. Yani Kübrevî tarikatında bir mürşidi kâmildi. Sonra Kübrevî tarikatında kâmil bir mürşit olarak içtihat etti, Mevlevî piri oldu. Çünkü her pir kendi tarikindeki seyr-i sülûkunu tamamlamadan içtihat edemez. Niye bu kadar çok tarikat var, niye bu kadar çok mezhep var? Mezhebin ne olduğunu bilmiyor ki. Usûl-ü fıkıhta değil fürû-u fıkıhta olduğunu bilmiyor ki. Yani göz doktoruna gittiğin zaman camın numarasını doktor tespit eder. Kuran-ı Kerim budur işte. Senin gözünü açmak içindir. Ama nasıl çerçeve seçeceğin sana kalmış. Fakat ulemadan tavsiyeler alırız. Teferruat dediğin şey önemsiz algılanıyor. Hiç çerçevesiz gözlük gördün mü?

Zaten teferruatı da hurafe diye dışlamaya kalkıyorlar…

Al o zaman iki cam tut böyle elinle. Ne elini yıkayabilirsin, ne sayfa çevirebilirsin. Böyle bir hayat var mı? Gözlük bir misal. Sultan Mahmut zamanında gözlük gelmiştir bize. Ama cam var, pertavsız kullanıyorlar. Yani misalleri verirken günümüzün şartlarına göre misal verebiliriz. Mesela biz bütün peygamberlere inanırız. Bunu anlatırken benim Büyüğüm öyle anlatırdı. Seri bağlı ampuller gibidir peygamberler. Bir tanesini gevşetirsen hepsi söner. Peki, elektrik olmadan, seri bağ ve paralel bağı bilmeden bu misali veremezsin. Ama biz peygamberlerin hepsine inandığımızı böyle bir misalle anlatınca… Yani “İsa’yı tanımıyorum ben” deyince Rasulullah’ı da tanımıyor olursun. Misali güncelleştirmek… Onun için çok tefsir yazılır. Yoksa hepsinin hakikati aynıdır.

Dediklerinizden şunu anlıyorum; hükümler var bir de bunların hikmetleri var. Ama biz bunları birbirinden ayırt ediyoruz. Bazen hükümler üzerine daha fazla duruyoruz mesela ve işin hikmetini göz ardı ediyoruz. Veya kendimiz hüküm vermeye kalkıyoruz.

Doğru söylüyorsunuz. Biz, evvela her şeyi taklitle öğrendik. Yürümeyi nasıl öğrendin, emekledin, taytay yaptın, yürüdün. Ama hep annenin, ablanın, babanın, komşunun elini tutarak. Daha bir el tutmadan evde yürümeye başladın, sokakta da yürümeye başladın ama karşıdan karşıya geçerken mutlaka elini tuttular. Sonra öğrendin. Kaç sene yürüyeceksin kendi başına? 80 sene, 100 sene… Peki, ebedi hayata yürüyüşü kimsenin elini tutmadan mı yapabileceğini zannediyorsun. İşte yürümeyi taklit ederek öğrendik, namaz kılmayı taklitle öğrendik. Benim oğlum benle beraber namaza dururdu, secdeye gidince geride kaldığından emekleyerek gelirdi, sonra ayağa kalkınca ulan bu sefer de babam geride kaldı diye pıt pıt geri gelirdi. Ben de azıcık gülerdim. Böyle öğrendi, taklitle öğrendi namaz kılmayı. İşte hükümleri evvela taklit ederiz. Sonra hikmetini öğreniriz, daha sonra o hikmete uygun hükme muhalif olmayan davranış biçimi haline getiririz. Bugün sünnet deyince herkes Rasulullah’ın yaptıklarının aynısını yapmak zannediyor. Geçen sene aralık ayında Konya’da eksi 15 derecede beyaz giyimli bir sürü adam, kadın… Sonra otelde konuşuyoruz. Niye hepiniz beyaz giyiyorsunuz diye sordum, “sünnet” dediler. “Nerede yaşıyorsunuz siz” dedim, işte Fransa’da İsviçre’de vesaire.

Peygamber Aleyhisselam orada doğsaydı beyaz mı giyerdi. Ayrıca Huneyn Gazvesi’nde Efendimizin kıyafetini biliyor musunuz? Yo nereden bilecekler. Onlar sufi Mevlevîler. Mevlevî ama Müslüman değil! Koyu kahverengi bir entari, arasında beyaz çizgileri olan siyah keçi kılından yapılma aba giymişti Rasulullah o seferde. Çünkü ocak ayında yapıldı o sefer. Ocak ayında Taif çok soğuk olur. Gece don bile yapar çünkü 2800 metre yüksekliktedir. İşte o mevsimde Taif’te Efendimiz kıl aba giyiyor, kalın ve rengi siyah. Efendimiz kırmızı baş bağlamıştır. Beyaz bağlamıştır, sarı bağlamıştır. Her renk bağlamıştır. Mukallitlikte kaldığımız zaman hadislerden de sünnet-i seniyyeden de bir şey alamayız. Onun hikmetine akıl erdirip, mevsime ve iklime uygun giyinmenin sünnet olduğunu öğreneceğiz. Rasulullah orucunu hurma ile açarmış. Tabii Efendimizin sofrasında kivi, mango, kavun, karpuz, üzüm her şey var da hurmayı tercih ediyor, zaten hurmadan başka bir şey yok ki. Ama buna sünnet demek… Sakal da böyledir. Ebu Cehil de sakallıydı. N’olacak şimdi?

Soğuk bir iklimde beyaz giyip üşümemiz hurafedir yani…

Hikmetine akıl erdirmeden kendimiz hüküm veriyoruz işte. Hikmete uygun davranmak için biraz feyiz sahibi olmak lazım. O da muhabbetle olur. Muhabbet insanı sevdiğine benzemeye çalıştırırsa muhabbettir, yoksa menfaattir. Ben seni, sen beni sev diye seviyorsam, bunun adına alış veriş derler. Muhabbet demezler.

Bir de astroloji meselesi var. Yıldızların insanın üzerinde etkisi olduğu söyleniyor. Buna yaklaşımımız nasıl olmalı?

Gök cisimlerinin insan üzerinde tesiri olduğuna hiç şüphe yok. Bizim ibadet vakitlerimiz bile Güneş’le alakalıdır. İnsanın yeryüzünde bulunduğu nokta ile Güneş arasındaki açıya göre namaz saatleri hesaplanır. Bu içtihadî bir meseledir. Ne birilerinin o doğru bu yanlış demesine ne de Diyanet’in buna bir ses çıkarmamasına sebep teşkil etmez. Sadece İmâm-ı Âzam Ebu Hanife Hazretlerinin şahsi içtihadı olarak 17 tane ikindi namazı vakti vardır. İmâm-ı Muhammed’i, İmâm-ı Ebu Yusuf’u karıştırmıyoruz. Hepsi doğrudur. Efendimiz Hazretlerinin müezzini deyince herkes papağan gibi Bilal-i Habeşî der. Biraz meşgul olanlar Abdullah bin Ümmü Mektum’u söyler. Efendimizin zamanında Mekke’de namaz kılınmıyordu sanki. Var mı Mekke müezzinini bilen? Sokaktaki adama sormayın, müezzinlere, imamlara sorun bilmezler. Çünkü araştırmaya yönelik bir tahsil algılamamız yok. Ebu Mahzure’dir Mekke müezzini.

Hocam bir de ezanın makamlarla okunması mevzuu konuşulurken, hemen birileri musiki haramdır diyor…

Musikinin haram olduğu hakkında konuşanlar, Rasulullah’ı tanımadıkları için böyle konuşuyorlar. Şimdi TV’de münasebetsiz film seyredersen günah senin mi makinenin mi? Ne alakası var. Ama alet ve vasıtalara din etiketi yapıştırıp kendimiz kenara çekiliyoruz. Saçmalığın dik alası. Musikiyi bilmem ne oynatmak için kullanırsan haramdır. Ezan okurken kullanırsan helaldir. Musikinin haram olduğunu kim söylüyor. Şimdi Huneyn’den dönerken Efendimiz, Cirane mevkiinde ganimet dağıtımıyla ilgili birtakım pürüzler oldu, ama Efendimiz orada ihramlanıp umre yapacak. Namaz vakti geldi, ashabı kiramdan bir zat ezan okumaya başlarken… Oraları hâlâ maalesef öyle. Bir de şimdi dört tekerlekli atv denen motosiklet kiralıyorlar. Ben içime sindiremiyorum. Her ziyaret ettiğimde sinirleniyorum. Bizimkiler de her Arap’ı ashabı kiram zannediyor. Tabii Türkiye’de 18 sene ezanı, haccı yasak edersen, Kuran okumayı yasaklarsan sonra 1940’lı yıllarda haccı açtığında oraya gidenlerin hepsi Arapları fakih zannettiler. Hepsi İmâm-ı Âzam maşallah. Benim Arap’tan da Acem’den de alacak hiçbir şeyim yoktur. Onlara ben verdim. İmâm-ı Âzam, İmam Buharî Türk değil mi? En yüksek medeniyet eserlerini yapanlar Türk Müslümanları değil mi? Babür Şah’ı ne kadar biliyoruz? Liselerde Babür Şah okudunuz mu, okumadınız. Tüh böyle maarifin içine! Hâlâ okutmuyorlar Babür Şah’ı. İngiliz kraliçesinin tacındaki Kûh-i Nur elmasının -dünyanın en büyük elmasıdır- Hümayun Şah’ın mezarından çalınma olduğunu biliyor muyuz? Babür’ün oğlu Hümayun Şah. Ha elhamdülillah bir Hintli avukat dava açtı İngiliz devletine iade edin diye. Sonu yok ki… Sen şimdi internette güzel bir lafa rastlasan altında hemen Hz. Mevlana yazıyor. Ben kardeşlerime söylüyorum, lütfen sorun o sözü yazan kişiye, Hz. Mevlana’nın hangi eserinin hangi sayfasında okudun diye, bakalım ne cevap verecek.

Ebu Mahzure’de kalmıştık hocam…

Ebu Mahzure’ye dönersek… Orada bir genç grubu var. Efendimiz gelince kayalıkların arkasına saklanıyorlar. Ezan okunduğunu duyunca da ezanla dalga geçiyorlar. Ashaptan bir iki giden olunca, Efendimiz durduruyor. Sonra mübarek kendisi yaklaşıyor. “Çocuklar gelin bakalım, çıkın o kayanın arkasından. Ne güzel siz de okudunuz. Oku bakayım sen de.” Bir tanesine sen bir daha oku diyor. Normal hava okutuyor, maval okuyorlar yani. Maveldir onun aslı. Bizim çobanlar kaval çalarlar, Arap çobanları mavel okurlar. İnsan sesiyle. Bütün develer de tanırlar çobanlarını. Ben bizzat Medine deve pazarında şahit oldum. Pazardaki bir deve doğuramıyor, bas bas bağırıyor. Başındaki adam; “Çobanını çağırın” dedi. Geldi, adam başladı okumaya. Böğüren deve sakinleşti. Biraz sonra yardımsız doğurdu. Ebu Mahzure’ye bir daha oku bakalım dedi işte Efendimiz, o yine mavel okuyor. “Şimdi benim dediklerimi melodili oku” diyor, ezanı talim ettiriyor. “Ne güzel okudun” diyor, yüzünü seviyor… Biz şimdi namaz kılacağız diyor Efendimiz, “Biz de kılalım” diyor Mahzure. Nasıl kılınacak, bizim yaptıklarımızı tekrar edin. Bak taklitle öğretme. Sonra dağılacaklar. Giderayak “Ya Rasulallah” diye hitap ediyor, önce “Muhammed” diyordu. “E sen bana Rasulullah” dedin. “Tamam, inandım sana” diyor Mahzure. “Her dediğin doğrudur. Ama bir ricam var. Bana diyor bir yazı yaz, Mekke’de ezanı hep ben okuyayım.” Efendimiz peki deyip yazıp mühürlüyor. Gönderiyor. Sultan Aziz dönemine kadar Ebu Mahzure’nin sülalesi Mekke’de baş müezzindir. Sultan Aziz döneminde sülalede erkek çocuk kalmadığı için bitmiş. Bu ne? Ses güzelliğinden ve melodi yapmasından Rasulullah onu tercih ediyor. Hadi bakalım şimdi söylesinler, teganni midir değil midir diye? Efendim, Kuran-ı Kerim okunurken teganni yapılırsa manayı bozma ihtimali varmış. İhtimal vardır diye kötü mü okuyacağız. Bir sürü adam böğürüyor ezan diye. Mikrofonu ağzının içine sokuyor bangır bangır. Neden? Entelektüel aileler çocuklarını imam ve müezzin yapmıyorlar da ondan. Estetik duygusu yok. Hep köy çocukları. Köylülük ayıp değil. Köyde doğmak ayıp değil. Köylü kalmak ayıp. Süleyman Demirel köylüydü mesela. Cumhurbaşkanlığı bile yaptı ama köylüydü. Şehirli olamadı o adam. Turgut Özal mesela şehirliydi, her şeyi yakıştırırdı kendine, şortu da, smokini de… Taşımak şehirliliktir, medeniyettir. Köylü kalanlar her şeyi taşıyamaz. Hâsılı Efendimizin Medine’deki müezzini Bilal-i Habeşî ezanı güneşin doğmasına yakın okuyor. Hz. Abdullah imsak geçer geçmez okuyor. Efendimiz hiçbirine seninki doğru, seninki yanlış demiyor. Ama ümmete, ashaba bir şey söylüyor. “Namazı Abdullah’ın okuduğu zaman kılabilirsiniz ama orucu Bilal’in okuduğu zaman tutun” diyor. Merhametinden olabilir ama içtihat genişliği. İşte vakitler bile kati değil içtihadidir. O zaman ne kavgası yapıyorlar bunlar. İnsanların aklını kurcalıyorlar. Peki, aklını kurcalayanlar bu kurcalanmış aklı ve soru işaretlerini gidermek için ne yapıyorlar, hiç! O öyle dedi, bu böyle dedi. Bugün ilim de böyle. Her yazılana kaynak göstermek lazım diyorlar akademide. Bunu ortaya koydunuz mu ilim yapmış oluyorsunuz. Sen ne diyorsun? Ben çok tez okudum. İki sayfalık sonuç yazmış, o öyle dedi, bu böyle… Hatta eski Türkçeyi Latinize edince yüksek lisans yapmış oluyorlar. Çünkü nakillik, hoparlörlük ve papağanlık ilim zannediliyor. Hangi insanın bir zorluğunu gideriyorsun, delilleriyle. İlim budur. İşte böyle olmaz. Hurafe sadece bu nevi yanlışlıklar değil, sistemin içinde de hurafeler var.

Konuşmalarınızdan birinde Rasulullah Efendimizin ayın ortasında oruç tuttuğunu söylemiştiniz. Bunun gök cisimlerinin hareketiyle bir alakası var mıdır?

Med ve cezir hadisesi en çok dolunay zamanında olur. Ben Amerika’da gördüm hayret ettim. Boston’ın karşısında bir yarımadada konaklıyoruz. Deniz kenarında ev, iskele var, gayet güzel. Sabah bir kalktım deniz ta ileriye gitmiş, iskelenin ayakları görünüyor. Ev sahibi de istiridye topluyor ama bildiğin sokaktan topluyor. Sonra yavaş yavaş bir buçuk iki civarında gelmeye başladı deniz, sonra birden hızlandı, akşamüstü dört-dört buçuk civarında dün akşamki yerine geldi, hayret ettim. Peki, senin vücudunun yüzde 70’i su, bu kadar suyu yükselten alçaltan suyun çekim kuvveti senin vücudunda bir şeyler yapmıyor mu? İşte onun için Rasulullah ayın ortasında oruç tutmayı tavsiye buyuruyor, neden? O ayın çekim kuvvetinin sendeki suya yaptığı etkiyi dengelemek için. Ve tabii yıldızlar. Bunların tesirlerini inkâr etmek abestir ama bunlardan gaibi öğrenmek, fal tutmak hatadır. Her falcı yalancıdır. Bak eski tabiri de var; “Küllü müneccimin kezzap.” Bütün müneccimler yalancıdır. Ancak Osmanlı saray teşkilatındaki müneccim başını da böyle zannediyorlar. Hayır, o eşref saati ayarlar. Mesela 1422’de II. Murat Han İstanbul’u kuşatmıştır. Ve her ordunun ordu şeyhi olur. O seferle beraber gider ve döner. Mesela İsmail Hakkı Bursevî Efendimiz iki defa Avusturya seferine katılmıştır. İkincide yaralanmıştır, gazidir yani. Şemsettin Sivasî keza ordu şeyhidir. Nureddinzade Muslihiddin Efendi Zigetvar Seferi’nin ordu şeyhidir, Akşamseddin İstanbul Muhasarası’nın… İşte o muhasaranın da ordu şeyhi Bursa’daki Emir Sultan’dır. O zamanın tarihçisi bir zat surdan görerek yazmıştır o tarihi. Pazartesi günü öğle namazını kıldıktan sonra uzun boylu, sakallı bir adam ve arkasındaki 400 kişilik bir atlı kuvvet hücuma geçtikten sonra ordu hücuma geçti. Emir Sultan’ı anlatıyor. Niye öğle namazından sonra? İşte bu eşref saatidir. Devlet idarecileri içinde padişah dâhil vezirinden tut da harem ahalisine kadar… Harem denilince herkes cariye zannediyor onları ama öyle değil. I. Elizabeth’le Safiye Sultan arasında çok ciddi devlet hususunda mektuplaşmalar vardır. I. Elizabeth kraliçe ama Osmanlı Sarayı’nda kraliçe padişahın karısı değil, anasıdır. Üstelik de Safiye Sultan babaanne. Kösem Sultan da sonra babaanne. İkisinin de sonu iyi değildir ama ahiretlerini bilmem. Kösem Sultan çok muhterem bir hanımdır. Yeni Camii’ye gidip bakıverin. Hem namaz kılıyorsun, hem onu yaptırana laf söylüyorsun. İşte bu yıldızların, gök cisimlerinin insana olan tesirini bir tarafa bırakıp bundan gaipten haber alma hali taşıyanlar aldanıyorlar.

Her türlüsünü reddetmeliyiz değil mi?

Tesiri vardır, o başka bir şey gaipten haber almak başka. Şimdiye kadar yapılan kehanetlerin hangisi doğru çıktı. Ege’de bir köye gittiler, Şirince’ye, n’oldu? Hiç. Mesela tarihlerde III. Mehmet’in bir meczupla karşılaşıp -III. Mehmet çok dindar bir adamdır- 56 gün sonra bir şey olacak demesini ölümüne yormuştur ama 43 gün sonra vefat etmiştir. Bu hurafelerin büyükçe bir kısmı israiliyattan gelir. Bir kısım hurafeler de Anadolu’nun eski dininden geçmiştir. Yani mesela “Bir işe nasıl başlarsan öyle devam eder.” İşte “Yılbaşında sevgilimle olayım da ömür boyu devam etsin” meselesi oradan çıkmıştır. Putperest kaynaklıdır. Zaten yılbaşı da Hıristiyan kaynaklı değil putperest kaynaklıdır. Hiçbir Hıristiyan inancında 31 Aralık Hz. İsa’nın doğum günü değildir. Ulum-u hamse denilen beş tane ilim vardır, bu ilim uluhiyyet ilmidir. Allah’tan başka kimse bilmez, Rasulullah dâhil.

Bir de nazar meselesini sormak isteriz, o da hurafe ile karıştırılır oldu şimdilerde?

Nazar vardır. Asr-ı Saadet’te nazarı kuvvetli bir adam var, deveyi deviriyor bakınca… “Şu deveyi de devir bir göreyim” diyor Efendimiz. Bakıyor bakıyor kan ter içinde kalıyor devrilmiyor. Çörek otu yüklü o deve. İkincisi, nazar ayeti var mı, var, demek ki nazar var. Peki, gelelim nazar boncuğunun hikmetine. İşte o hurafe değildir, o da bir cehalettir. Görme hadisesi bir optik fizik hadisesidir. Işık olmazsa görmeyiz, demek ki fizik var ve optik var. Renklerin görüş mesafesi birbirinden farklı. Amerika’da bütün ambulanslar sarı renktir, neden sarı, en uzaktan görünen renk sarıdır çünkü. Mavi, tevhidin nurunun rengidir. İşte insan yapımı diye değer verilmeyen mavi ve sarı boncuk, gözümüz ilk baktığında gözün ilk nazarını alır. Zehrini alır. Kadınlar neden parlak ziynet eşyası kullanırlar? Her kadın cazibe sahibidir, bilaistisna. Göz ilk defa parlak yere bakar. Şömine yandığı zaman en çok oradaki ateşe bakarsın. Bir de tabii anasır-ı erbadan biri hava, su, ateş, toprak ya sende o alevden var. Çünkü hem ahenk oluyorsun, niye akvaryuma saatlerce bakıyorsun, niye akan dereye ve niye manzaraya saatlerce bakıyorsun. İşte bu sana ilk bakanın gözünün zehrini, kolundaki parlaklık, burnundaki hızma, kulağındaki küpe alır. Ama bir başka hurafe nedir biliyor musunuz, o nazar boncuğunu mesela çocuğun kundağının içine koymak, hiçbir faydası yok. Göz görecek, mesele odur.

Bazı hurafe olmayan inanışları da hurafenin içine atanlar var. Mesela türbe ziyareti gibi…

Bütün mesele Peygamber Efendimizi tanımamaktan kaynaklanıyor. Ama ben bu derdimi misalleriyle ispat ederim. Aleyhisselatu Vesselam Hazretleri mesela Hz. Hatice’nin kabrini kaç defa ziyaret etti. Sayısı belirsiz. Mekke’yi fethettiği gün ikindi namazından sonra Hz. Hatice’nin kabrine gitti mi? Taif’ten dönünce gitti mi? Medine’ye dönerken gitti mi? Uhud’a kaç kere gidiyor, haftada bir aşağı yukarı. Uhud’a gidince Hamzacığını, Mus’abcığını ziyaret etmiyor mu? Cumartesi günleri o da en az 15 günde bir Kuba’ya gidiyor. Orada Efendimizin akrabaları vardır. Daha sonra ashaptan da bazıları gömülmüştür. Peki, Rukiyeciğinin, İbrahimciğinin, Abdullahçığının kabrini ziyaret etmedi mi? Bana biri şunu sordu, Rasulullah gidip de Kuran mı okumuş onların başında… Rasulullah zamanında Mushaf var mıydı? Efendimiz, Kuran okunurken sallanmayın Yahudiler gibi demiş. Ulan onlar hafız, hafızlar sallanmaz ki! Öğrenmek için çocuklar sallanır. O Kuran-ı Kerim’in içindeki ahenk var ya, işte o seni sallandırır öğrenirken, ayrıca gayret alırsın. Mesela TV’de seyrediyorsun, mevlit okuyor hafız efendi kürsüden ya da mihraptan, sallanıyor mu, sallanmıyor. Hâsılı hurafeler sevgisizlikten kaynaklanan cehaletin meyveleridir.

Vakit ayırdığınız için teşekkür ederiz.

ÖMER TUĞRUL İNANÇER KİMDİR?

1946’da Bursa’da doğdu. Orta tahsilini Bursa’da tamamlayıp İstanbul Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Muhtelif şirketlerde müşavir-avukatlık yaptıktan sonra 1991 yılında Kültür ve Turizm Bakanlığı İstanbul Tarihi Türk Müziği Topluluğu’nda sanatçı-müdür olarak çalışmaya başladı. 2011 Haziranı’nda yaş haddinden emekli oldu. Tahsili sırasında özel olarak müzik dersleri aldı. Çeşitli radyo ve televizyon programlarında misafir sanatçı olarak yer almış olup, yurtiçi ve yurtdışında birçok müzik faaliyetinde bulundu. Tasavvuf konusunda da yine yurtiçi ve yurtdışında pek çok konferanslar verdi, seminerlere katıldı. Ayrıca çeşitli makaleleri, röportajları ve sekiz kitabı yayımlanan Ömer Tuğrul İnançer evli ve biri psikolog, diğeri ekonomist olan iki çocuk babasıdır. Yayımlanmış eserleri: Gönül Sohbetleri (2005), Sohbetler (2006), Vakte Karşı Sözler (2006), Gönül Gözü (Kenan Gürsoy ile birlikte, 2006), Şarkılar Seni Söyler (Ahmet Özhan ile birlikte, 2007), Dinle Neyden (2009), Muhabbet Peygamberi: Hz. Muhammed (2010), Hazret-i Mevlana: Bir Muhammedî Âşık (2012)

LACİVERT DERGİ .