MEVLÂNA’YA GÖRE RAMAZAN VE ORUÇ

Doç. Dr.

yakupsafak@hotmail.com

www.yakupsafak.com

 

Özgeçmiş

Yakup Şafak, 14.12.1959 tarihinde Samsun’da dünyaya geldi. İlk ve orta öğrenimini bu şehirde tamamladıktan sonra 1978-1979 öğretim yılında kaydolduğu Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Fars Dili ve Edebiyatı Kürsüsü’nü 30.06.1982 tarihinde bitirdi.

 

1982-1983 öğretim yılında Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Fars Dili ve Ed. bilim dalında yüksek lisans eğitimine başlayıp “Çehâr Makâle’de Dil ve Üslûp” konulu tezinin vererek 10.04.1985 tarihinde mezun oldu. Yüksek lisans öğrenimi sırasında 04.04.1983 tarihinde Atatürk Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Fars Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı’na araştırma görevlisi olarak tayin edildi. Bu üniversitede doktora eğitimini tamamlayarak 06.05.1991 tarihinde “Sürûrî’nin Bahrü’l-maârif’i ve Enîsü’l-uşşâk ile Mukayesesi” isimli teziyle edebiyat doktoru ünvanını aldı. Aynı yıl Eylül ayında Yardımcı Doçentlik kadrosuna atandı.

 

11.09.1992 tarihinde ise Selçuk Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Doğu Dilleri ve Edebiyatları Bölümü Fars Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı’na tayin edildi. Burada 14 yıl öğretim üyesi olarak görev yaptıktan sonra kendi isteğiyle 22.8.2006 tarihinde emekliye ayrıldı.

 

Bu zaman içinde Selçuk Üniversitesi Selçuklu Araştırmaları Merkezi ve Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü’nde yönetim kurulu üyesi olarak birkaç yıl görevde bulundu. Adı geçen Merkez’deki Uzluk Arşivi’nin tasnifinde görev aldı. 19.2.2015 tarihinden itibaren Kırıkkale Ün. Fen-Edebiyat Fakültesi Doğu Dilleri ve Ed. Bölümü, Mütercim-Tercümanlık Farsça ABD’ında öğretim üyesi olarak çalışmaktadır. 13.03.2019 tarihinde Klâsik Türk Edebiyatı alanında doçent olmuştur.

 

Son yıllarda Mevlâna ve Mevlevîlik alanındaki faaliyetlerini artırmış, bu alanda da çeşitli birçok kitap ve makale yayınlamış, kültürel etkinliklere katılmıştır. Farsça’nın yanısıra orta seviyede İngilizce ve Arapça bilen Şafak, evli ve dört çocuk babasıdır.

 

A+
A-

“SIR LOKMASI”

MEVLÂNA’YA GÖRE RAMAZAN VE ORUÇ

Bilindiği gibi yüce Mevlâ, kendisinin mazharı olacak bir varlık yaratmayı murad etmiş; birçok aşamadan sonra onu ete, kemiğe büründürüp ruhundan üflemiş ve insanı, yaratıkların en şereflisi kılmıştır.

Mutlak doğru, mutlak iyi ve mutlak güzel olan yüce Allah, bu nimetlerin bilinmesi için zıtlarını yaratmayı da dilemiş; bunun en önemli örneklerinden birini de ruh ile nefsi, yani mana ile maddeyi birleştirerek göstermiştir. Nitekim manevi varlığımızın, yani ruhumuzun karakteri, aslını aramak ve bütüne ulaşmakken; maddî varlığımızın karakteri, hayatın her alanına açılmak, her türlü zevkten nasibini almaktır. Buna göre rûhun istikâmeti meselâ bir ağacın köküne, tohumuna doğru ise; nefsin istikâmeti dallara, çiçeklere, meyvelere doğrudur.

İkisinin amacı da kendini gerçekleştirmek, arzularına erişmek olan bu zıt karakterleri bir bünyeye sığdıran ve melekleri ruha, Şeytan’ı na nefse yardımcı olarak tayin eden yüce Yaratıcı, bu imtihana insanoğlunu davet etmiş; onun kısmî istiklâlini sağlayan cüz’î iradesini, sonuçtan mesûl tutmuştur. Yani kulun, efendisine yönelmesini, onu arayıp bulmasını ve kendisini idrâke çalışarak kulluğunun gereğini yapmasını istemiştir. Tabiatıyla bu çağrıya uyup ruhunun sesine kulak verenler için meleklerden daha yüksek bir derece; nefsinin ve bayağı zevklerin baş döndürücü fırtınasına kapılanlar için de hayvanlardan daha aşağı bir dereke öngörülmüştür.

Âyet-i kerîmede “Ben insanları ve cinleri ancak bana ibadet etsinler diye yarattım” buyuruluyor. Arapça “ibâdet” kelimesinin lügatte iki manası vardır. Birincisi kul olmak, kulluk yapmak, yani Yaratıcı’ya ve hayatın sahibine tam manasıyla itaat etmek, emrettiklerini yapıp menettiklerinden uzak durmak demektir. İkincisi ise Türkçemizde yaygın olan manasıyla belirli şekillerde tapınmak ve tazim göstermektir. Hz. Pir, Mesnevi’nin muhtelif yerlerinde ibadetlerimiz hakkında şöyle diyor:

Bil ki tanıklar için tezkiye lâzımdır! Senin dâvanı kabul etmek, tanığı tezkiyeye bağlıdır. (Mes.5/252)

Bu namaz, oruç ve cihad inanca tanıklık etmektedir. (5/183)

Kul, günde beş kere “namaza gel, feryat et!” diye davet edilir. (5/1599)

Müezzinin “Haydi felâha” demesi yok mu? O felâh, bu ağlayış, bu sızlayıştır. (5/1600)

Hakk’ın huzurunda, gözyaşı dökerek ayakta durmak, kıyamet gününde kabirden kalkıp mahşer yerinde dikilmeye benzer. (3/2148)

Allah “Secde et de yaklaş” buyurdu. Bedenlerimizin secde etmesi, canlarımızın O’na yaklaşmasına sebeptir. (4/11)

Allah mülk ve saltanat sahibidir. Kendisine baş eğene, bu topraktan yaratılan dünya şöyle dursun, yüzlerce mülk, yüzlerce saltanat ihsan eder. (6/664)

Melek gibi Allah’ı tespih etmeyi kendine gıda yap da onlar gibi ezadan kurtul! (5/298)

Oruca sarıl, sabret; orucu terk etme, her an Hak’tan rızkını bekle! (5/1749)

Açlık sıkıntısı, hem lâtiflik, hem hafif bir hale gelme, hem de Allah’a yalvarıp ibadette bulunma bakımından diğer illetlerden elbette daha iyidir. (5/2830)

Yoksullara bağışta bulundun, zekât verdin, elinle bir hayır yaptın mı, bu iyilikler öbür dünyada ağaçlık, çayırlık, çimenlik olur. (3/3460)

Peygamber (a.s.) buyurdu ki: “Bu yol için amelden daha vefalı bir arkadaş, bir yoldaş yoktur.” (5/1051)

İbadet edenlerdeki doğruluk, takvâ ve yakîn rengi, ebediyen bâkidir. (6/4712)

Şurası muhakkaktır ki ibadetlerimiz, hem bizleri yoktan var eden, sayısız nimetler bahşeden yüce Yaratıcı’mıza gönülden teşekkür ve minnet duygularımızı ifade etmek içindir; hem de karakteristik özelliği kendi istiklâlini sağlamak, kayıt altına girmemek ve gönlünce zevklere garkolmak olan nefsi, disiplin altına sokmak ve onu, Hak yolunda eğitmek içindir.

Ömür boyu yaşam biçimi, fikirlerinin ve sözlerinin canlı şâhidi olan Mevlâna Hazretleri, daima insanları ruhun istikâmetine, yüce Yaratıcı’ya, onun Peygamber’inin yoluna, gerçek özgürlüğe, huzura ve barışa çağırmıştır. O’na göre insan, tabiatte ham halde bulunan ve içerisinde maden cevheri olan bir mineral topağına benzer ve ideal manada ancak aşk potasında ıstırap ve sırla yoğrulup eriyerek saflaşabilir: “Bu riyâzetler, bu cefalar ocağın gümüşü tortudan ayırması içindir.” (1/232) “Derd çekmeden dermana eremezsin. Can vermedikçe cânânın vuslatına yol bulamazsın.”

Kuşkusuz insanın en büyük zaaflarından birisi midesidir ve en etkili ıslah yolu da midesinden geçer. Bizleri maddî varlığımızın baskısından ve kasvetinden kurtaracak en önemli, en kutsal vasıtalardan biri de oruçtur: “Ey sayılan, sevilen gümüş! Şu sayılı günler ocağında ateş, oruç kıvılcımlarıyla seni sızdırır, ayarı tam bir hale getirir.”(DK.2/183)

İşte bu sebepledir ki Hz. Mevlâna oruca ve az yemeye özel bir önem verir; “Cebrail (a.s.)’ın kuvveti mutfaktan değil! Bu ağzı kapadın mı başka bir ağız açılır; o ağız sır lokmalarını yer, yutar. Beden aç olmadıkça harekete geçmez. Tok bedeni ıslah etmeye kalkışmak, soğuk demiri dövmektir âdetâ. Beden azığı, canın azıksız kalmasına sebep olur. İlkini azaltmak, ikincisini çoğaltmak gerekir. O halde nurla gıdalan, göze benze. Ey insanların hayırlısı, meleklere uy!” (3/6-7,3747; 5/145,297) der.

Hatta o, Ramazan ayını bayram sevinciyle karşılar:

“Oruç ayı geldi, padişahın sancağı erişti. Çek elini yemekten; can sofrası, can gıdası geldi. Can tabiattan kurtuldu; tabiatın eli bağlandı. İman ordusu geldi, azgınlık ordusunun kalbini yardı.” (DK.4/336)

“Ekmeğe karşı yum ağzını, şeker gibi oruç geldi çattı. Yiyip içmenin hünerini gördün, bir de orucun hünerini seyret. Şeytan’ın bütün tedbirleri, bütün düzenleri, hileleri, bütün okları, oruç kalkanına çarpar da kırılır gider.” (DK.2/183)

“Yemekten, içmekten ağzını yum, gök sofrasına koş. Oruca sarıl, sabret. Yüceler yemeğini ercesine bekle!” (5/1749,1754)

Ne mutlu oruçlarını bu şuurla ve bu şevkle tutup iftar edenlere!

Dr. Yakup Şafak