MESNEVÎ -7- Z. Özlem ABAY 

A+
A-

MESNEVÎ -7-

Z. Özlem ABAY 

ÖMÜR NEYE ADANIR?

Benim sırrım feryâdımdan uzak değildir. / Lâkin göz ve kulakta onu duyacak nur yoktur.

Hazret-i Mevlânâ bu beyitte; ilâhî esrar ve Rabbânî hakikatleri dile getirdiğini, lâkin muhataplarının, bunları anlamaktan mahrum olduğunu söylüyor. Gözler ve kulaklar onun feryâdına bîgâne kalıyor. Çünkü; «Beni anlayacak nur ve idrak kabiliyetleri yok, böyle olunca sırrım anlaşılmıyor.» demektedir. İnsan bu dünyada Hakk’ın halîfesi olma cihetiyle var olmuştur. İnsân-ı kâmil de halîfe sıfatının özellikleri ile halkı Hakk’a çağırmaktadır. Lâkin bunu anlayacak nur ve idrak insanda olmayınca, sadece zâhir ile yetinmektedir. Neyin çıkardığı sesi dinlerken; makamları, besteleri bilmek için nasıl mûsıkîden anlamak gerekirse, insân-ı kâmili doğru anlamak için de irfan sahibi olmak gerekir. Peki nedir irfan?

Sözlükte «irfan»; bilmek, tanımak, ikrâr etmek anlamlarına gelen mârifet kelimesi ile eş anlamlı olarak kullanılmaktadır. “Allah ve O’nun sıfatları fiilleri, isimleri ve tecellîleri hakkında mânevî tecrübeyle doğrudan elde edilen bilgi anlamına gelmektedir.”* Mârifet, Allah’tan kula lutfedilen bir bilgidir. Böyle bir bilgiyle Allâh’ı tanımaya mârifetullah denmiştir.

“Ben cinleri ve insanları ancak Bana ibâdet etmeleri için yarattım.” (ez-Zâriyât, 56) âyet-i kerîmesindeki; «Bana ibâdet etsinler.» ifadesini tasavvuf ehli; «Önce Ben’i tanısınlar öyle ibâdet etsinler.» olarak tefsir etmiştir. Çünkü ibâdet, ibâdet edilenin bilinmesine bağlıdır. Bilinmeyene ibâdet edilmez. Mârifetsiz ibâdet, kuru bir iskelet gibidir.

“Allâh’ın kalbini İslâm’a açtığı bir kimse, Rabbinden bir nur üzere değil mi?” (ez-Zümer, 22) âyet-i kerîmesindeki nur da «mârifetullah»tır. Yani Mevlânâ Hazretleri’nin aradığı nurdur. Demek ki mü’minin kalbinde îman, bir nur şeklindedir. Ve biz kendimizi İslâm’a, yani; Allâh’ı tanımaya açtığımızda çoğalan bir nur var. Allâh’ı tanımak isteyen kişinin de önce Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i ve Kur’ân-ı Kerîm’i tanıması, gönlünü açması gerekir. Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i tanımadan, hadislerini bir şablon olarak hayatımıza uygulamadan, Kur’ân-ı Kerîm’i yaşama gayreti ile okumadan yaşanan bir İslâm’dan bahsedersek; bu sadece kuru bir ifade olur. Çünkü; Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in ahlâkı Kur’ân-ı Kerim’di.

Efendimiz asla hevâ ve hevesinden konuşmamıştır. Hayatını Allâh’ın murâd ettiği şekilde Kur’ân-ı Kerîm’e uygun olarak yaşamıştır. Bizlerin de ince bir anlayış ve firâset ile dinde derinleşmemiz, mârifetullah sahibi olarak Rabbimiz’le yakınlaşmamız gerekmektedir. Efendimiz’in hadîs-i şeriflerinde buyurduğu üzere;

“Allah Teâlâ; her kimin hayrını murâd ederse, ona din hususunda (büyük) bir anlayış verir.” (Buhârî, İlim, 13)

Kalbin Allah ile beraber olması, Allâh’ı isim ve sıfatları ile tanımak, nurları kalplerimizde doğuracaktır inşâallah. Kalbe atılan nurla görme hâli, yani kalp gözüyle gerçekleri müşâhede edebilme hâlidir. Bunun için de kişinin önce kendisini tanıması gerekir. Çünkü nesfini bilen, yani kendini bilen Rabbini bilir. Kendini tanıma, Rabbini tanımada ilk adımdır. Rabbimiz bize ezelde;

“Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” (el-A‘râf, 172) diye sorarak kendini tanıtmıştır. Öyleyse ezelî bir bilgidir mârifet. Âlem-i ervahtan dünyaya, Rabbimiz’e kulluk yapmak için geldik. İşte Mevlânâ Hazretleri, bu Rabbânî sırları feryat ederek anlatmaktadır. Anlaşılmak istemektedir. Sözünü anlayan, hattâ doğru anlayan insan aramaktadır. Sözü doğru anlayabilmek için de, göz ve kulaktan ziyade gönül gerekir. Hazret-i Ali’ye de nisbet edilen bir söz vardır:

“Kalpten çıkan söz, kalbe ulaşır. Ağızdan çıkan söz, kulağı aşamaz.”

Söz gönülden çıkıyorsa adresine, yani gönle ulaşır. Eğer sadece dilde ise kulağı aşıp gönle ulaşamaz. Söyleyen kadar dinleyenin de gönlü ile dinlemesi önemlidir. Bazen bir bakış bile yeter ârif olana.

Dil ve göz sürekli zâhirî dünya ile irtibat hâlindedir. Bu da gönlü meşgul eder. Bu uyaranlarla beraber olan gönül, Allah ile buluşmada sıkıntı çeker. Bu yüzden insanın sürekli gönül âlemine yönelip, gönlün dağılmasına fırsat bırakmaması gerekir. Sürekli dış dünyaya yöneldiğimizde, kalp dış dünya ile meşgul olur. Kalbe dış dünyadan sürekli akışlar, mâsivâyı kalpte çoğaltır. Gözün her şeye ve her yere bakması, dilin her aklına geleni konuşması, irademizi zayıflatır. Bu yüzden geceler çok önemlidir. Özellikle gece yapılan ibâdetler, zikirler gönlü Allah ile birlikteliğe hazırlar. Füyûzat kalbe, geceleri akar. Hikmet, geceleri kalpte toplanır. Uyanık bir gönle sahip olmak için, Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in üsve-i hasene hayatını çok iyi okumamız gerekiyor. Nasıl yaşamış? Öncelikleri neler olmuş? Ömrünü neye adamış?

“Bir ömür neye adanır?”

İşte Mevlânâ Hazretleri bu adanmışlığın sırlarını veriyor bize. Bahtiyar kullar zümresinden olmanın sırrının; ilâhî vecd ile dolu olarak, Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in yolunda yürümekten geçtiğini, eserlerinde feryat edercesine anlatıyor.

Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in açık tebliğin başladığı yıl, Safâ Tepesi’nden Kureyş kabîlesine seslenirken dile getirdiği hakikatler, bugün de tazeliğini korumaktadır:

“Ey Kureyş cemaati! Ben size, önünüzde şiddetli bir azap günü bulunduğunu ve Allâh’a inanmayanların o çetin azâba uğrayacaklarını haber veriyorum. İşte ben sizi, o çetin azaptan sakındırmak için gönderildim.” (Bkz. Buhârî, Tefsir 26; Müslim, İman 348-355; Ahmed, I, 281-307)

Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-; bütün bir ömrünü, Rahmeten li’l-Âlemîn olarak; «Ümmetî!.. Ümmetî!..» diye yaşamıştır. Varlık nûru bir hadîs-i şeriflerinde şöyle buyurmuştur:

“Bana hayat bahşeden Allâh’a yemin ederim ki; siz ya iyiliği emreder, kötülükten nehyedersiniz yahut da Allah kendi katından üzerinize bir azap gönderir. İşte o zaman duâ edersiniz ama duânız kabul edilmez.” (Tirmizî, Fiten, 9)

Peygamber Efendimiz’in ömrünü adadığı, tebliğ idi. Allâh’ın yeryüzünde varlığının ve birliğinin şâhidi idi. Gönül ehli, hâlden anlayan kişilerin İslâm’ı anlatmasına ihtiyacımız var. Gönüllerimiz İslâm’ın tevhid sırrına muhtaç.

Şefkatin ve rahmetin kaynağı Rabbimiz; kullarının Hak dîne daveti ve Hak dînin anlatılmasında; hikmet, güzel nasihat, en güzel şekilde muamele, yumuşak bir lisan ve engin bir merhamet istemektedir. Bu sayede dikenlerden gonca devşirebilmek mümkün olmaktadır. Bu sayede karanlık çehreler aydınlanacak ve sînelerde İslâm’ın nûru parlayacaktır. İslâm’ın girdiği gönül, bir nur bahçesine dönecektir inşâallah.

Mevlânâ Hazretleri’nin de bu minvalde sırrını bizlere açması duâ ve niyâzı ile. Eşrefoğlu Rûmî’nin dediği gibi;

Deprenmeden dil dudak,
Sözü işiten gelsin…

_______________________

* TDV İslâm Ansiklopedisi, Mârifet maddesi.

 

MESNEVÎ -7-

ETİKETLER: